Celal hoca / Amed
Mücadele tarihinde çok az rastlanacak ölçüde bir yozlaşma ve çürüme ile karşı karşıyayız. Bu yalnızca bir gerileme değildir; aynı zamanda mücadele iddiası taşıyan bir yapının kendi karşıtına dönüşmesi, hatta kimi yönleriyle karşıtının da gerisine düşmesi anlamına gelen tarihsel bir savrulmadır.
Ortaya çıkan yapı, hiçbir zaman gerçek anlamda öz eleÅŸtirel olmayan; buna karşılık gücünü derin ve kapalı iliÅŸki aÄŸlarından alan bir karakter taşımaktadır. Bir yandan “karşı” olduÄŸunu iddia ettiÄŸi siyasal ve devletçi yapılarla benzeÅŸen, öte yandan onların içinde kendine yer arayan bir yönelim söz konusudur. Bu yönelim, hareket içinde yeni konfor alanları yaratmak isteyen kliklerin ve çıkar gruplarının oluÅŸmasına zemin hazırlamaktadır.
Bu klikler yalnızca örgütsel bir sorun değildir; aynı zamanda siyasal bir sistemdir. Hareket içinde belirli merkezlere dayanarak güç devşiren, yerel uzantılarıyla kadrolaşan ve bu kadrolaşmayı kişisel çıkar alanına dönüştüren bir ilişki ağından söz edilmektedir. Siyasal mücadele alanına sızan bu unsurların bir kısmı, halkın fedakârlıkları üzerine kurulan mücadele alanını para, ilişki ve kişisel menfaat üzerinden yeniden şekillendiren bir pratik geliştirmiştir.
Tam bu noktada Abdullah Öcalan’ın “entegrasyon” eleÅŸtirisi yeniden hatırlanmalıdır. Öcalan’ın geliÅŸtirdiÄŸi entegrasyon kavramı yalnızca devletle açık bir uzlaÅŸmayı ifade etmez. Entegrasyon, çok daha derin bir süreci anlatır: Mücadele içinde ortaya çıkan bazı kesimlerin, farkında olarak ya da olmayarak, sistemin siyasal ve toplumsal mantığını içselleÅŸtirmesi.
Öcalan’ın analizlerinde entegrasyon üç düzeyde gerçekleÅŸir.
Birincisi zihinsel entegrasyondur. Bu aşamada birey veya kadro, mücadele adına konuşsa bile düşünme biçimi giderek sistemin mantığına benzemeye başlar. Devletçi siyaset anlayışı, iktidar merkezli düşünme tarzı ve halkı edilgen bir kitle olarak görme eğilimi bu zihinsel dönüşümün işaretleridir.
İkincisi kurumsal entegrasyondur. Bu aşamada hareket içinde oluşan yapılar, giderek devlet ve sistem kurumlarına benzeyen bir örgütlenme tarzı üretir. Bürokratikleşme, kapalı karar mekanizmaları, klikleşme ve hesap vermezlik bu sürecin en belirgin göstergeleridir.
Üçüncüsü ise siyasal entegrasyondur. Bu aşamada artık hareket içinde ortaya çıkan bazı kesimler, sistemle doğrudan çatışmak yerine onun içinde yer bulmaya çalışan bir pratik geliştirir. Siyasal alanı halkın özgürlük mücadelesinin aracı olmaktan çıkarıp kişisel veya grupsal güç alanına dönüştürürler.
Bugün ortaya çıkan tablo, Öcalan’ın yıllar önce iÅŸaret ettiÄŸi bu üçlü entegrasyon sürecinin pratik sonuçları olarak yorumlanmaktadır.
Mücadele içinde ortaya çıkan bazı kesimler, halkın temsilcisi olduklarını söylerken gerçekte kendilerini sürekli yönetici olacak bir sınıf gibi konumlandırmaktadır. Halk ise onların gözünde çoğu zaman yalnızca mobilize edilecek veya yönlendirilecek bir kitle haline indirgenmektedir.
Bu zihniyet, eleştirilen iktidar tarzının başka bir biçimde yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir.
Bu yapının beslendiÄŸi merkezler de tartışma konusudur. Özellikle PKK içinde “Türkiye masası” olarak bilinen yapının siyasal alan üzerindeki etkisi uzun zamandır konuÅŸulmaktadır. Türkiye sahasındaki politik kadrolaÅŸma, yerel örgütlenmeler ve siyasal temsil mekanizmaları üzerinde bu yapının belirleyici rol oynadığı iddiaları dile getirilmektedir.
Aynı ÅŸekilde Avrupa’daki örgütsel çevrelerin ve çıkar gruplarının da bu iliÅŸkiler ağında belirli bir rol oynadığı yönünde tartışmalar bulunmaktadır. Avrupa sahasında oluÅŸan maddi ve siyasal imkanların, yerel siyasal yapıların ÅŸekillenmesinde etkili olduÄŸu ve bazı kadroların bu iliÅŸkiler üzerinden güç kazandığı sıkça dile getirilmektedir.
Yerel siyaset alanında ortaya çıkan kadrolaşma biçimi de bu bütünün bir parçası olarak görülmektedir. Belediye başkanları, encümenler ve parlamenter siyaset içinde yer alan kadroların yaşam tarzları, ilişki biçimleri ve siyasal pratikleri bu nedenle yalnızca bireysel değil yapısal bir soruna işaret etmektedir.
Bu tablo içinde en çarpıcı örneklerden biri olarak Dilan meselesi gündeme gelmiÅŸtir. Dilan’ın yaÅŸamı ve ölümü etrafında ortaya çıkan tartışmalar, hareket içindeki mekanizmaların nasıl iÅŸlediÄŸini sorgulayan bir noktaya ulaÅŸmıştır.
Hazırlanan raporların içeriği, raporların kimler tarafından hazırlandığı ve hangi bilgilerin esas alındığı konusunda ciddi sorular ortaya çıkmıştır. Raporların bazı gerçekleri ortaya çıkardığını savunanlar olduğu gibi, bazı kesimler de bu raporların gerçeği gizlediğini düşünmektedir.
Özellikle Saliha Aydeniz’in adı bu tartışmalar içinde sıkça anılmıştır. Onun siyasal konumu ve bu süreçteki rolü hakkında farklı deÄŸerlendirmeler yapılmaktadır. Bu deÄŸerlendirmelerin bir kısmı sert eleÅŸtiriler içerirken, bir kısmı ise bu tartışmaların açık ve ÅŸeffaf biçimde yürütülmesi gerektiÄŸini savunmaktadır.
Mesele yalnızca bireyler meselesi değildir. Asıl mesele, hareket içinde oluşan kliklerin ve güç merkezlerinin nasıl çalıştığıdır. Bu klikler zaman zaman en dürüst insanları hedef alarak onları itibarsızlaştırma ve tasfiye etme yöntemlerine başvurabilmektedir.
Oysa bu mücadele, en başından itibaren yoksul halk çocuklarının fedakârlıklarıyla büyümüştür. Dağlarda yaşamlarını ortaya koyan genç kadın ve erkeklerin fedakârlıklarıyla.
Bu nedenle mücadele içinde ortaya çıkan her yozlaşma yalnızca politik değil, aynı zamanda tarihsel ve ahlaki bir sorundur.
İşkenceler, ölümler ve sürgünlerle dolu bir tarihin ardından ortaya çıkan bu tablo birçok insan için büyük bir hayal kırıklığı yaratmaktadır. Çünkü halkın beklentisi, bu mücadeleden daha temiz ve daha adil bir siyasal kültürün doğmasıydı.
Buna rağmen halkların hafızası güçlüdür.
Kimin nerede durduÄŸunu unutmaz.
Ve bütün yozlaşmalara rağmen, Kürt halkının özgürlük arayışı devam edecektir.
Çünkü kirli olan kalıcı değildir.
Çürüyen ayakta kalamaz.
Son sözü her zaman halkın vicdanı söyler.


