GÜNEY KÜRDİSTAN ZİYARETİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

400 Kürt aydını adına PKK’nin Güney’den çıkması için bir deklarasyon yayımlandı. Düzenlenen toplantıda Güney Kürdistan’a bir heyetle ziyaret kararı alındı. Bu heyetin Kasım ayının son haftasında Güney Kürdistan’ı ziyaret etmesi olumlu bir yankı yarattı. Ben de bu 400 kişiden biriydim. Ziyaretin asıl nedeni PKK’nin Güney Kürdistan’da yarattığı rahatsızlıkları ve terörü yerinde protesto etmek ve Bölgesel Hükümete destek vermekti.

Atılan bu adım başarılıydı. Sivil bir inisiyatif idi. Bu tür eylemlerin devamı çok önemlidir. Son seçimlerde PKK dışındaki parti ve örgütlerin ittifakı halkın desteğini almış ve Kürt yurtsever ve demokratların siyasi cesaretini arttırmıştı. Ancak bu parti ve örgütler bu olumlu iş birliğini daha ileri götüremediği gibi seçim sonrası tekrar âtıl duruma düştüler. Seçim ittifakını geniş tabanlı bir inisiyatife maalesef dönüştüremediler.

Kürt parti ve örgütlerinin PKK’ye bakış açıları değişmiyor. PKK “Kürt ve Kürdistani” kabul ediliyor. Bu kabulleniş PKK’ye güç kazandırıyor. Zaten silahlı savaşın verdiği bir destek var. Taşeronluğunu yaptığı güçlerin de desteğini alıyor PKK.

PKK, Kürt Federe Devletinin bağımsızlık referandumuna karşı olduğunu ilan etti. Bağımsızlık ilan edilirse bağımsız devlete karşı savaşacaklarını söylüyor PKK.

Türkiye’de PKK’nin siyasi sözcülüğünü yapan HDP’nin en yetkili ağızları Kuvay-i Milliye ruhuna sadık olduklarını söylüyorlar. Seçimlerde Kürt ve Kürdistan lehine hiçbir şey demediler. Seçim deklarasyonlarında Kürt ve Kürdistan’dan hiç söz etmediler. Bundan sonra da söz edeceklerini hiç sanmıyorum. Böyle bir beklenti içinde de değilim.

PKK, devlet nezdinde asli görevini yerine getirdi; 1965-1980 yıllarında yaratılan Kürt demokratik muhalefetinin parçalanması ve dağılmasında önemli bir rol oynadı. Var olan demokratik Kürt örgütlerini hedef aldı. Kürt yurtsever ve demokratlarını alenen katletti. Var olan siyasi yapılanmaları düşman ilan etti.

PKK, kendisi dışındaki örgüt ve partileri hiç ciddiye almadı, almayacak da. Silah zoruyla yaratmış olduğu taban giderek zayıflıyor, hem silahlı savaşa hem de HDP’ye güven azalıyor.

Kürt siyasi yapılanmaları PKK ile değişik zamanlarda bir araya gelerek sözleşmeler imzaladılar. Bunların hiçbiri uygulamaya konmadı. PKK bu sözleşmeleri hemen ardından yok saydı.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Kürdistani parti ve örgütler PKK’yi “Kürt ve Kürdistani” sayarak ona yaklaşımlarda bulundu hatta bazen de ittifaklar kuruldu. Bunlar da genel olarak bir koltuk edinmenin ötesine gitmedi.

Var olan Kürt siyasi oluşumlarının bir sivil inisiyatif oluşturamadığı için örgütlü olmayan diğer Kürt yurtsever demokratları harekete geçirdi. 400 Kürt aydınının bir deklarasyon ile Federe devletin hükümetine destek vermesi, PKK’nin Güney Kürdistan’da işgalci olduğunun altının çizilmesi ve PKK’nin buradan çekilmesi talebi çok haklıdır.

Sayın Mesut Barzani’nin kardeş kanı dökmeyeceğine dair yemini yerinde bir davranıştır. Bu nedenle de Güney Kürdistanlı örgütler arasında uzun yıllardır çatışma olmuyor ve kardeş kanı dökülmüyor.

PKK’nin “kardeş” olup olmayacağı konusunda her Kürt vatandaşının kendisine göre bir değerlendirmesi vardır mutlaka. Bu anlamda IKDP’nin düşünceleri nedir bilmiyorum. Medyadan izlediğim kadarıyla PKK’ye “kardeş” gözüyle bakıyor ve bu nedenle de PKK’nin tek taraflı saldırılarına silahla karşılık vermiyor. Takdir edilmesi gereken bir davranıştır. PKK bu olumlu davranışa karşılık “bağımsızlık ilan edilirse bizi karşılarında bulurlar” diyor. Kardeşlik bunun neresinde?

Kürtlerin kendi yaşadıkları ülkelerde örgütlenmesi ve diğer parçalardaki örgütlenmelere müdahale etmemesi gerekir düşüncesindeyim. Bu anlamda karşılıklı saygı ve dayanışma çok önemlidir. IKDP’nin siyasal başarı elde etmesi adına diğer parçalardaki partilerin herhangi bir olumsuzluk yaratmamak için pasif kalması takdir edilmesi gereken bir davranıştır. Bunun için en güzel örnek İKDP(İran KDP)’nin yıllardır sabır ve metanetle herhangi bir eylemde bulunmamasıdır. Takdir edilmesi gereken bir davranıştır. PKK bunun tam aksini yapıyor; “Kürtlük” adına Güney Kürdistan’a yerleşiyor, kendisine yer edinmek için yerli halkı yerlerinden yurdundan ediyor, misafirperverliğe karşılık pêşmergeleri katlediyor. PKK bir an önce Güney Kürdistan’ı terk etmelidir. Tabanında yurtsever Kürtler olmasına rağmen bu tabanı yönetip yönlendiren anlayışın Kürtlükten, Kürdistani olmaktan çok uzaktır. Ben PKK’nin bir Kürt örgütü olduğuna ne dün inandım ne de bugün böyle bir inancım vardır.

400 Kürt aydınının bir deklarasyon ile sivil bir inisiyatif başlatması bu anlamda çok önemlidir. Gönül isterdi ki böyle bir inisiyatif Kürt parti ve örgütleri tarafından başlatılsın. PKK’nin “Kürt ve Kürdistani” olma anlayışı bu parti ve örgütleri böylesine önemli bir inisiyatiften uzaklaştırıyor. Bu anlayış Kürt parti ve örgütlerinin gelişiminin de önünde çok büyük bir engeldir. Bir mucize beklemenin bir anlamı yok. O mucizeyi kendimizin yaratması gerekir. Cesaretle tavır almak, yanlışları eleştirmek, seçimlerdeki gibi iş birliği fırsatlarını iyi değerlendirmek gerekir. Siyasi parti ve örgütlerin asıl görevleri temsil ettiği halkın siyasi öncülüğünü yapmak değil midir? Böyle giderse korkarım Kürt siyasi parti ve örgütlerimiz giderek daha da zayıflayacak ve pasifleşecek.

400 Kürt aydının atmış olduğu bu sivil adımın olgunlaştırılması ve geniş tabanlı bir sivil inisiyatife dönüştürülmesi gerekir. Umarım bu anlamda gereken adımlar atılır.

Alanya, 5 Aralık 2020

Necdet Gündem

2 thoughts on “GÜNEY KÜRDİSTAN ZİYARETİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

  1. TÜRKİYE’DE KÜRT SORUNUNDA YENİ ÇÖZÜM PERSPEKTİFLERİ

    Türkiye’de Kürt sorunu ile ilgili düşüncelerimi sunmadan önce Kürdistan’ın diğer parçalarındaki sorunların çözümü konusunda kendimi yetkin görmüyorum. Her parça kendi sorunlarını çözebilmeli ve siyasi adımlarını da kendi yetkinlik sınırları içinde atmalıdır. Parçalar arası dayanışma ve işbirlikleri mutlaka olmalıdır.

    Kürt siyasi hareketinin 1960’lı yıllarda, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için getirdiği istemler ile 1970’li yıllarda getirilen istemler arasında bir uçurum farklılığı görülür. İlkinde çok renklilik yoktur, bir tek siyasi parti vardır; KDP. Bu partinin siyasi programında, Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için şu siyasi istemler ileri sürülmekte idi; 1) Türkiye’ye demokrasi, Kürtlere kültürel özerklik, 2) Yerel yönetim. Bu siyasi programda, ayrılıp yeni bir devlet kurma istemi yoktur. İkincisinde ise Kürt siyasi hareketinde çok renklilik göze çarpar ve çözüm için de değişik istemler ileri sürülür; bağımsızlık, federasyon. Bu iki istem de sömürge tanımlamasından hareket edilerek ortaya konmuş, ant-sömürgeci savaşım ön plana çıkarılmış, savaşımda silahlı yöntem benimsenmiş, tüm stratejik istemler de buna göre belirlenmiştir.

    Günümüz Kürt siyasi hareketleri incelendiğinde, gerçekliklerimizi fark edenler, koşullara göre çözüm üretmekte, mücadele yöntemlerinde daha gerçekçi düşünerek demokratik savaşımı ön plana çıkarmakta, 1970’li yılların katı tavırları giderek terk edilmektedir. Bu olumlu bir gelişmedir. Dünyadaki değişime ayak uydurmaktır. Uzlaşmacı, barışçı ve demokratik çözüm anlayışı giderek hakim bir anlayış olmaktadır biz Kürtler için. Bu anlamda HEP, DEP, DBP, Kürt Dem. Plat., DKP, HAK-PAR, PAK, KDP gibi siyasi inisiyatiflerin ortaya çıkması çok önemlidir, Kürt siyasi yaşamında önemli mihenk taşlarıdırlar.

    Kürt siyasi hareketinde silahlı savaşımı ön plana çıkaran hareketler, çağın gerektirdiği değişimleri yapamadıkları için giderek eridiler, bölük-pörçük oldular, marjinalleştiler. Bunlardan PKK hareketi, Ortadoğu’nun totaliter rejimlerinden de aldığı destekle güçlendi, örgütlenmesini ve siyasi yaşam tarzını da bu ülkelerdeki yaşam tarzına uyarladı, Suriye’de bir Suriyeli, Irak’ta bir Iraklı, İran’da bir İranlı gibi hareket etti. Şam’da ve Bağdat’ta Baaslaştılar, İran’da mollalara uydular. Türkiye’de de sözüm ona Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı savaştılar ama Kürtleri bir yok oluşa sürüklerken, devletin çok güçlü bir konuma gelmesi için olanaklar yarattılar. Kemalist anlayışa entegre oldular. Bu terörist hareket, Kürtlerin demokratik kazanımlarını sıfırladı, kendisi dışındaki tüm Kürt siyasi grup ve örgütleri hain ilan ederek onlara karşı da savaş ilan etti. Süreç içinde tek başına her şeye “hakim” duruma geldi. Siyasi gelişmelerin önünde önemli bir engel oldu. Gelişmeleri bloke etmeye başladı. Kürtlerin parlamenter savaşım içinde yer almamaları, yeni yapılanmada Kürtleri muhatapsız bırakma politikasını devletle birlikte çok başarılı bir şekilde uyguladı, uyguluyor.

    Kürt siyasi hareketinin öncü kadroları, 1980 askeri darbesiyle göçmen konumuna düştü. Avrupa’nın değişik ülkelerine yerleşen bu kadrolar, tekrar ülkeye dönmediler. PKK’nin saldırganlığına karşı direndiler, Avrupa’da Kürt lobileri oluşturdular, PKK’nin hem siyasetini hem de yöntemlerini her fırsatta mahkûm ettiler. Kürt halkının siyasi istemleri için kamuoyunu duyarlı kılmaya çalıştılar. Bu kadrolar, Kürt dilinin, kültürünün, folklorunun, tarihinin, Kütçe eğitim ve öğretimin araştırılması ve geliştirilmesi için çok önemli mesafeler kat ettiler. Ancak, ülkeden uzak siyaset yapma istemlerini sürdüren bu kadrolar kendilerini marjinalleşmekten kurtaramadılar. 2002 yılının son çeyreğinde bir araya gelerek merkezi şemsiye bir örgüt oluşturdular- PLATFORM. Demokratik kurumlar da DEM-KURD ile merkezi bir koordinasyon oluşturdular. Ancak buna benzer TEVGER ve MEDKOM gibi merkezi oluşumlar çok uzun ömürlü olamadılar.

    Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde, bugün aşırı istemler hemen hemen yok gibi. Artık hiçbir siyasi hareket bağımsızlığı öne sürmüyor; Türkiye’nin ulusal sınırları içinde çözümler arıyor. Bunlardan PKK ve yandaşı örgütlerin İmralı planlamasına uyumlu “demokratik cumhuriyet” tezi, Kürt sorununun çözümünü sadece demokratikleşmede, birey hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesinde arıyor ve legal uzantısı HDP’ye bu politikasını dayatıyor, uygulatıyor. “Türkiyelileşme” adına Kürt siyasi hareketini atıl duruma, yok oluşa sürüklüyor. Kürtlerin de “Türkiyelileşmesi” adına HDP Kürt sorununu çözmekten giderek uzaklaşıyor. “Kürtler” adına, Kürtlerle yakından uzaktan ilgisi olmayan politikalar üretiliyor. Son dönemlerde HDP eş başkanlarının yaptığı açıklamalar HDP’nin giderek Kemalist bir çizgiye yaklaştığını gösteriyor ki bu anlayış Kürt sorununu çözmekten çok uzaktır.

    PAK, PSK, HAK-PAR, KDP- PLATFORM, KDP-T, KDP-BAKUR, AZADİ HAREKETİ, KKP ve İÖP) gibi bağımsız yapılanmalar da Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü bütünsellik içinde aradılar, arıyorlar. PAK stratejik hedeflerini belirlerken ulusların kendi kaderlerini belirleme ilkesinden hareket ediyor ve Kürt sorununun çözümünde daha geniş bir perspektif sunuyor.

    Türkiye’de Kürt sorunu bugüne kadar ulusal temelde ele alındı ve Kürtlerin bir ulus olduğundan hareket edilerek siyasi istemler öne sürüldü, politikalar üretildi. Ulus olma özelliklerini taşıyan bir halktır Kürt halkı. Bundan hiç kuşkum yok. Bir dil birliği, kültür birliği, toprak birliği gibi özellikleri var Kürt halkının. Bugüne kadarki politikalarda da bu kriterlerden hareket edilerek stratejik istemler ileri sürüldü. Ancak, unutulmamalıdır ki, Kürtler henüz bir ulus değil, uluslaşma sürecinde olan bir halktır. Ulus olma özelliklerini yeni yeni kazanmaktadır. Kürtlerin ulus olma sürecini hızlandıracak bazı kriterlerin oluşmakta olduğunu da biliyoruz. Kürt dili artık bir yazı dili olmuştur. Kürt kültürü ve folkloru araştırılmış, birçok yönüyle belgelenmiş, yarınların eğitim ve öğretimini yapacak kadrolar yetişmektedir. Eksik olan yan ve bence en önemlisi de ulusal talepler doğrultusunda toplu ve güçlü bir muhalefetin olmayışıdır. Kürt halkının uluslaşma sürecini hızlandıracak, onu ciddi bir muhataba kavuşturacak oluşumlardan yoksundur.

    Ancak, değişen dünyamızda ulusal devlet kavramının giderek kaybolduğu bir süreçten geçiyoruz. Ulusal olan devletler de artık ulusallıktan çıkıyorlar. Uluslararası sınırlar giderek önemlerini yitiriyorlar. Kültürler yakınlaşıyor. Bir dil ortaklığı ortaya çıkmaya başlıyor. Hem iletişimde hem de pazarlamada (ekonomide) İngilizce hakim dil oluyor. Çağdaşlaşmanın ve demokratikleşmenin merkezi durumuna gelen AB topluluğunun, ulusal sorunlarda geliştirdiği ve sözleşmelere dönüştürdüğü politikaları var. Bu sözleşmeler BM’nin İnsan Hakları Sözleşmesi’nden hareket edilerek yapılmış ve ulus sorununa başka kavramlarla çözümler getirilmiştir. Avrupa Birliği Azınlıklar Sözleşmesi bu çalışmaların bir sonucudur. Bu sözleşme ile ulusal azınlık sorunları bir iç sorun olmaktan çıkmış, uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Türkiye’de Kürt sorununun bir iç sorun olmaktan çıkıp uluslararası bir sorun haline gelmesi gibi. Ancak, dikkatle incelenirse, AB üyesi ülkeleri, Kürt sorununu ulusal bir sorun olarak değil, etnik bir sorun, bir ulusal azınlık sorunu olarak ele alıyorlar ve Türkiye’ye dayatmalarını da bu temelde yapıyorlar. Bu anlamda biz Kürt siyasilerine düşen önemli görevlerden bir de bu doğrultuda yeni perspektifler yaratmak olmalıdır. Çağı bu anlamda yakalamak, onunla birlikte siyasetler geliştirerek çözümler aramak görevi var önümüzde. Ne olabilir bu?

    Soruya yanıt vermeden önce birlikte AB Azınlıklar Sözleşmesi ve bu sözleşmenin “azınlık” kavramına getirdiği tanımlamayı inceleyim;

    ‘Bu sözleşmenin azınlık kavramının tanımında, Birleşmiş Milletler İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi Alt Komisyonu Raportörü Farncesco Capotorti’nin tanımı temel alınmıştır. Bu tanımlamaya göre azınlık; “… sayısal olarak bir devletin nüfusunun geri kalanına göre az olan, egemen olmayan konumunda bulunan, üyeleri etnik, dinsel ya da dilsel açıdan nüfusun geri kalanından ayrılan özellikler taşıyan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumak amacıyla üstü örtülü bir dayanışma duygusu gösteren bir gruptur.” Bir diğer tanım ise aynı komisyonun üyesi Jules Deschenênes’in tanımıdır. Bu tanımlamada “sayısal olarak az” yerine “sayısal olarak azınlık” ifadesi kullanılmıştır.’
    Ancak Avrupa Konseyi’nin Azınlıkların Korunması İçin Avrupa Sözleşmesi tasarısında (1991) Caportorti’nin tanımı esas alınmıştır. (Erol Kurubaş, Liberal Düşünce Yıl 6 sayı 23 yaz 2001) Avrupa Konseyi Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) tarafından hazırlanan tasarıda, Capotorti’nin tanımından farklı olarak yurttaşlık da azınlık olmanın bir şartı olarak tanımda yer almıştır. Parlamenterler Asamblesi’nin Ulusal Azınlıklara Mensup Bireyler Hakkında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Ek Protokol önerisindeki 81993) azınlık tanımı da aynı unsurları içermiştir.’ (age) Bu tanımlardan hareketle azınlık olmanın temel kriterleri de konmaktadır. Buna göre; 1) Farklılıktır. Bu, dilsel, ırksal, etnik ve dinsel açıdan farklılığı içermektedir. 2) Sayısal unsurdur. Azınlık farklı özelliklerini koruyabilecek ve devam ettirebilecek yeterli sayıya sahip olmalı, ama nüfusun geri kalanından az olmalıdır. 3) Başat olmamalıdır. Azınlıklar nüfusun geri kalan kısmına egemen olmamalıdırlar. 4) Yurttaş olma gerekliliğidir. Yabancılar, göçmen işçiler ve mülteciler azınlık kapsamı dışındadırlar. 5) Azınlıklar öz bilince (azınlık bilinci) sahip olmalıdırlar.

    Yukarıdaki kriterlerden hareket edersek eğer, Kürtlerin Türkiye’de tüm bu özellikleri taşıdığını görürüz. Azınlıkların korunması ve geliştirilmesi için Avrupa Birliğinin referans aldığı üç önemli kuruluş vardır; BM, AGİK/AGİT ve Avrupa Konseyi. Azınlıkların haklarının korunması ve geliştirilmesi doğrultusunda yapılan bu çalışmalar birbirinden kopuk değil, aksine birbirlerini tamamlayan çalışmalardır.

    BM’nin azınlıklar ile ilgili en ileri metni 1966 ve daha sonra da 1976 yılında yürürlüğe giren KSHS(Kişisel ve Sosyal Haklar Sözleşmesi) metnidir. Bu sözleşmenin 27. maddesi çok önemlidir; “etnik, dinsel ya da dilsel azınlıkların varolduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup bireyler, kendi gruplarının diğer üyeleriyle birlikte, kendi kültürlerini yaşama, kendi dinlerini ifade etme, bunun gereklerini yerine getirme ve kendi dillerini kullanma haklarından yoksun bırakılamazlar” Görüleceği gibi sözleşme devletlere azınlıkların haklarının yaşama sokulması açısından bir yükümlülük getirmektedir. Sözleşmenin 1.maddesi çok daha önemlidir. “Kendi kaderini tayin etme”yi ele alan bu madde, grup haklarını ön plana çıkarmaktadır. Bu, ulusal azınlıkların olduğu devletlerde, sözleşmeye imza atılmış ise bir yükümlülük doğuruyor. Bu da ulusal azınlıklar için önemli bir kazanımdır. Sözleşmeye imza atan devletler için 27. madde de kendilerini azınlık olarak kabul eden grupların sözleşmedeki haklarının uygulanması yükümlülüğü var. Bu anlamda hak ihlalleri olduğunda, azınlıklara mensup bireyler BM İnsan Hakları Komitesine başvurabilirler. Bugün bu işi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM) de yapmaktadır.

    BM’nin insan hakları çerçevesindeki çalışmaları, Avrupa’nın tüm devletlerinin Avrupa Konseyi çerçevesinde yapmış olduğu çalışmalarla daha da geliştirilmiş, bu alanda, Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi, Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı (1998 yılında yürürlüğe girdi) ve Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi (1998 yılında yürürlüğe girdi) belgeleri yaşama sokulmuştur. Ancak, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte azınlıklar sorunu, Avrupa’nın barışını ve istikrarını tehlikeye sokar duruma geldiğinden, önlemler alınması için çalışmalara başlanmış, 1991 yılında Avrupa Konseyi Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu, Azınlıkların Korunması İçin Avrupa Sözleşmesi tasarısını hazırlamıştır.

    Avrupa Birliği’nin azınlıklar konusunda bu kadar ciddi çalışmasının esas nedeni, yarının Avrupa’sında demokrasinin geleceğini garanti altına almaktır. Çok renkliliğin, çok sesliliğin ve kültürlerin kaynaştığı, birbirine saygı gösterdiği demokratik bir Avrupa’nın bu farklılıklarla daha zengin olacağını gören AB topluluğu, azınlıkları, resmi dillere zarar vermeden hem kültürel hem de dilsel olarak canlandırmayı hedefliyor. Yapılan sözleşmelerin de temel amacı budur. Bir diğer deyişle Avrupa Birliği, birlik içinde bulunan tüm kültürleri, dilleri ve inançları zenginleştirerek, hoşgörü ve karşılıklı saygının belirleyici olduğu bir gelecek yaratmak istiyor. Bu amaçla 1995 yılında imzaya açılan, 1 Şubat 1998 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi, Ağustos 2000’de 32 devlet tarafından onaylanmış (bunlardan üçü konsey üyesi değildir), 8 ülke tarafından sadece imzalanmış ve 4 ülke tarafından da henüz imzalanmamıştır. Bu sözleşme Avrupa Konseyi ülkeleri için bağlayıcıdır. Bu sözleşmeye göre; azınlıklara mensup bireyler (dikkat edilmesi gereken şey burada kolektif haklardan söz edilmemesidir) zorla asimle edilemezler, kendi dillerinde kurum oluşturma, dillerini öğrenme, bu dilde bilgi edinme ve ifade özgürlüğüne sahip olma, eğitim kurumları açma, ad ve soyadı kullanma hakları vardır. Bu Çerçeve Sözleşme, Türkiye tarafından henüz imzalanmamıştır(!)

    AGİT çerçevesinde yapılan çalışmalarda da azınlıkların korunması için değişik dönemlerde değişik metinler hazırlanmış. İnsani Boyut Konferansı Kopenhag Toplantı Belgesi(1990), Yeni Avrupa İçin Paris Şartı(1990), İnsani Boyut Konferansı Moskova Toplantı Belgesi(1991) ve Cenevre Ulusal Azınlıklara İlişkin AGİK Uzmanlar Toplantısı Raporu(1991), konuya ilişkin metinleri içermektedir. Ancak bu metinlerin hukuksal bağlayıcılığı yoktur ama AGİT çerçevesinde azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin tanınması ve geliştirilmesi işlendiğinden önemlidirler. Bu metinler daha sonra 1990 yılında imzalanan Kopenhag Belgesi için temel oluşturmuştur. Daha sonra da 1991 yılında Ulusal Azınlıklara İlişkin Uzmanlar Toplantı Raporu (Cenevre Raporu) hazırlanmıştır. AB üyeliği için de uygulanması önkoşul olarak kabul edilen Kopenhag Belgesi, ulusal sorunların çözümünü getirmiyor, sadece üyelik için şart koşuluyor. Ancak buna rağmen belgede azınlıklar ile ilgili yaşamsal önemde belirlemeler vardır; anadili kullanma, kendi eğitim, kültür, din kurum ve derneklerini kurma, kendi dinlerinin gereğini yapma ve ibadet etme, anadilde bilgi dağıtma, bilgiye erişme ve bilgi alışverişi, kendi aralarında ve ortak bağları olan diğer devlet yurttaşlarıyla temas kurma hakkı gibi…

    Belge, azınlıklar sorununun çözümü için devletler arasında hukuk devleti ilkesine dayalı diyalog yoluyla işbirliğini öngörmektedir. Bu çalışmaların hem Kürtler açısından hem de diğer ülkelerdeki ulusal azınlıklar açısından önemi oldukça büyüktür. Çünkü; ulusal azınlıklar sorunu artık bir iç sorun olmaktan çıkarılıyor, uluslar arası bir sorun haline getiriliyor. Yani Türkiye’de Kürt sorunu artık Türkiye’nin bir iç sorunu olmaktan çıkmış, uluslar arası bir sorun haline getirilmiştir. Haziran 1991’de Lüksemburg’da yapılan Avrupa Doruğu’nda metne geçen şu satırlar çok önemlidir; “Gerek hakların ihlali konusundaki kaygıların çeşitli biçimlerde dile getirilmesi, gerek bu hakların sağlanması yolunda yapılan talepler bir devletin iç işlerine müdahale sayılmaz”.

    YENİ PERSPEKTİFLER
    1-Avrupa Birliği çerçevesinde ulusal azınlıklar sorununun çözülerek AB topluluğu içinde yeni bir kimlik kazanma hedeflenmektedir. Ulus-devletlerin yavaş yavaş zayıfladığı bu topluluk ülkelerinde AB yurttaşlığı ile bir üst kimlik yaratılmak istenmektedir. Bu, ABD’de yaşayan değişik ulusal azınlıkların “Amerikan” üst kimliği ile kendini tanıması gibidir. Veya yıllardır yurt dışında bulunan Türkiye Cumhuriyeti Kürt vatandaşlarının bulundukları ülkelere entegre olup kendilerini “Almanya Kürdü, İsveç Kürdü, Hollanda Kürdü….” tanımlamaları ile özdeştir bu üst kimlik kavramı. Bu da biz Türkiye Kürtleri için yaşamsal önemdedir. Türkiye’deki şovenizmin ne kadar güçlü olduğu, milliyetçiliğin ne kadar köklü olduğu düşünüldüğünde bunun önemi daha da artar.

    2-Türkiye’de Kürt sorununun çözümü için bugüne kadar ileri sürülen istemleri, yukarıda sözü edilen sözleşmeler çerçevesine göre yeniden biçimlendirmek gerekmez mi? Türkiye AB üyesi olsa da olmasa da sözü edilen sözleşmelere uyma zorunluluğu vardır. Yukarıdaki sözleşmelerin Türkiye tarafından da imzalanması ve uygulamaya sokulması istemi, Kürtleri hem yerel hem de uluslar arası ortamda haklı çıkaracaktır.

    3-Yıllardır inkârcılık üzerine kurulu olan geleneksel devlet politikasına karşı Kürt sorununun, Avrupa Birliği Azınlıklar Sözleşmesi’ndeki şartlar çerçevesinde çözümünü geliştirmek de Kürtlerin çoğunluğunun bugünkü çözüm istemine ters düşmez, aksine bu isteme varmada bir basamak olabilir. Bu sözleşmenin 8. Maddesine göre, sözleşmeye imza atan ülkeler kendi sınırları içinde genel nüfusun %8’i oranında bir halk var ise sözleşmede yer alan ulusal azınlıkların haklarını bu halka verme yükümlülüğü vardır. Bu haklar da kendi kaderini tayin etme hakkından başlayarak diğer demokratik, kültürel ve dilsel hakları içermektedir. Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde ileri sürülmesi gereken de bu olmalıdır.
    Alanya, 3 Haziran 2020
    Necdet Gündem

  2. ULUSAL ÇIKARLARDA ORTAK TAVIR
    Önce 400 Kürd aydının ve daha sonra önce PAK ve daha sonra da onlarca Kürd aydının bir açıklaması oldu. Açıklamaların ortak bir yanı vardı; Kürd ulusal kazanımlarının korunması! Bu çok önemli! Yıllardır belki de ilk defa Kürdler; aydınlar ve siyasiler ortak ulusal bir çıkarda bir araya geliyorlar. Tarafları kutlamak istiyorum. Bu duruş ulusal bir duruştur. Bu duruş ulusal çıkarları ön planda tutmaktır. Bu duruş ulusal bir dayanışmadır.

    Arada çok önemli bir fark olmasına rağmen iki çağrı da çok değerlidir bence. Çağrıların ana bileşeni Kürd ulusal çıkarlarını korumak, Kürd ulusal çıkarlarına sahip çıkmaktır. Bu önemli anlamda hem her iki çağrının hem de PAK adına sayın Mustafa Özçelik’in çağrılarını çok önemsiyorum.

    Bir deyiş vardır: ‘’ Her olumsuzluk peşinden olumlu şeyler yaratır’’ Helepçe’yi hepimiz hatırlarız. Halkımız napalm bombalarıyla bombalandı, kimyasallar kullanıldı ve binlerce yaşlı, genç, kadın ve genç Kürd kardeşimiz katledildi. Hemen ardından Kürd Federe Devleti kuruldu. Çekilen acıları bir nebze de olsa unutturan bir durumdu bu. Büyük fedakârlıklarla elde edilen devlet yapılanmasının gözbebeğimiz gibi korunması ulusal bir görevdir.

    Ezilen bir ulusun aydınları, siyasi ve sivil toplum kuruluşlarının asıl görevi ulusal çıkarları ön planda tutmaktır. Ulusal çıkarlar kesinlikle partiler üstü, sınıflar üstü kabul edilmelidir. Siyasi ve demokratik yapılanmamızda çok renklilik çok önemlidir. Çok renklilik zenginliktir.

    Kürd siyasilerinin, aydınlarının ve siyasi örgütlerinin dikkat etmesi gereken çok önemli bir dönemden geçiyoruz. Göz nurumuz gibi korumamız gereken bir devlet yapılanması var güneyde. Bu devlet yapılanmasını istemeyen, her fırsatta bu yapılanmanın başarısız olmasını isteyen güçler var. Bu güçler doğrudan müdahale etmek yerine taşeron güçlerini devreye sokuyorlar. PKK bu görevi üstlenmiş bulunuyor. Yetkili ağızları yıllardır IKDP ve Barzani düşmanlığı yapıyor. Kürdlerin bağımsızlığını kesinlikle istemediklerini ve bağımsızlık ilan edilmesi durumunda bağımsız devlete karşı savaşacaklarını alenen söylüyorlar. Son dönemlerde provakatif eylemler düzenleyerek gençleri sokaklara döküyor, peşmerge öldürüyorlar. Hem de hiç hak etmedikleri bir yerde köyleri boşaltıyor yerli halkı sürgüne gönderiyorlar. Kerkük gibi Kürdler için hayati önem taşıyan bir kenti Haşdi Şabi ile iş birliği yaparak Federe Devlet yönetiminden kopardılar.

    Yetkililerine sorulduğunda kesinlikle bir Kürd örgütü olmadıklarını; Ortadoğu’nun demokratikleşmesini isteyen bir örgüt olduklarını söylüyorlar. Yan örgütlerinin yetkili ağızları Türkiyelileşmek isteyen, Kürd partisi olmadıklarını bağırarak söylüyorlar.

    Kürdlerin elde ettikleri demokratik kazanımlarının altına dinamit koyan, 1970-1980 döneminde Kürd demokratik ve siyasi örgütlerinin yaratmış olduğu bilinçli kamuoyunu yok olma durumuna getiren bir örgüttür PKK. Binlerce gencin kanını dökmüş, yüzlerce köyün boşalmasına neden olmuş bir terör örgütüdür PKK. Tabanında Kürdler olabilir. Bu onun Kürd olduğu anlamına gelmez. Siyasilerin ve siyasi örgütlerin en büyük zaaflarından biri de budur. PKK’yi ‘’Kürd ve Kürdistani’’ görmekten vazgeçmelidir siyasilerimiz. Bu tavır onların önünü açar. Onları ikilemde olmaktan kurtarır.

    Görülen ve yaşanan bize ulusal çıkarlarımızın ne kadar önemli olduğunu göstermiş bulunuyor. Kürd Federe Devleti’ne destek vermek elbette ki ulusal görevimizdir. Federe Devletin PKK’ye karşı tutumu konusunda öneri sunabiliriz ancak unutmayalım ki tavır alma konusunda inisiyatif onlardadır. Bırakalım Kürd Federe Devleti ve temsilcileri kendi kararlarını kendileri versinler.

    Gelinen bu noktada olumsuzluklar bizi ortak bir noktaya; ‘’ULUSAL ÇIKARLARIN ÖNCELİĞİNE’’ getirmiş bulunuyor. Bunu görmek ve yaşamak beni heyecanlandırıyor, umutlandırıyor. Lütfen bunu fırsat bilelim. Gelin ulusal çıkarlarımızı güçlerimizi birleştirerek daha güçlü bir şekilde savunalım.
    PAK, HAK-PAR ve diğer siyasi Kürd yapılanmalarına bu anlamda çok önemli görevler düşüyor. Bu fırsatı değerlendirelim.
    İstanbul, 22.12.020
    Necdet Gündem

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir