Celal Hoca Amed
Tarihte bütün değişim isteyen önderlikler, belli bir zaman dilimi içinde halkın öncü lideri, düşünsel paradigması, olmazsa olmaz ruhani gerçekliği olur. Gerek peygambersel çıkışlar, gerekse daha sonraki dönemlerde olan önderlerin gelişimi, belli bir düşünsel formasyon temelinde kendini ifade eder. Bütün çıkışlar daha güzel bir yaşama evrilmesini esas alır.
Hz. İsa, Yahudilerin Roma egemenliği ve onun sistemine karşı balıkçılar ile birlikte bir çıkış hedefler. Sonuç Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi ve havarilerin takip ve baskılara uğraması ile sonuçlanır. Buna rağmen Hz. İsa’nın felsefesi ve öğretisi, Pavlus’un da etkisiyle sürdürülür ve Hristiyan dünyası diye bir dünya yaratılır. Hz. Muhammed her ne kadar ümmet bağlamında bir düşünceyi savunmuş ise de, İslam’ın gelişimi aynı zamanda Arap birliği ve yeni bir siyasal egemenlik düzeninin oluşmasına hizmet etmiştir.
20. yüzyıl bir aydınlanma yüzyılıdır. Büyük değişimler, entelektüeller ortaya çıkar. Dünyaya yeni düşünsel paradigmalar yaratılır. Marks, Engels ve anarşist teoriler ortaya konulur. Emek-sermaye çelişkisi üzerine kafa yorulur ve bunun mücadele ayakları oluşturulur.
Paris Komünü, 1871 yılında Paris’te sosyalist, devrimci ve farklı radikal akımların kısa süreli iktidar deneyimi olarak ortaya çıkar. Yüz gün değil, yaklaşık 72 gün sürer. Ama kısa sürmesine rağmen tarihte büyük bir iz bırakır. Çünkü ilk defa iktidarın aşağıdan, halkın örgütlü güçleri tarafından kurulabileceğinin bir deneyimini ortaya koyar. Sonra Ekim Devrimi gelir. Lenin önderliğinde Rus siyasal entelektüelleri ile yoğun tartışmalar eşliğinde bir devrim gerçekleşir. Fransız burjuva devriminden sonra belki de en büyük halk ihtilallerinden biri devrimi devralır.
Devrim arifesinde Lenin’in çabaları, uluslararası yönelim, iç muhalefet ve kendi Bolşevik Partisi içerisindeki tartışmalar, devrimin nasıl bir siyasal yapı kuracağı sorununu sürekli gündemde tutar. Lenin’in ölümünden sonra ise iktidar mücadelesi başka bir aşamaya girer. Stalin giderek parti ve devlet mekanizmalarını kendi etrafında merkezileştirir. Troçki, Zinovyev, Kamenev ve daha birçok eski Bolşevik tasfiye edilir. Moskova davaları, idamlar, sürgünler ve korku siyaseti devrimci bir toplum yaratma iddiasının içine yerleşir.
Burada sorun yalnızca bir kişinin kötülüğü değildir. Bir zihniyet sorunudur.
Devrimi yapanların, mücadele edenlerin, savaşanların yerine, devrim adına karar veren bir bürokratik mekanizma geçmeye başlar. Üreten biziz, yöneten de biz olacağız diyen işçi ve halk kesimleri, giderek kendi kurdukları iktidarın dışında bırakılır. Devrimin ruhu ile devletin kurumsallaşması arasında büyük bir uçurum meydana gelir.
Savaşı kazanan, mücadele eden ve devrimi gerçekleştirenler, salonda oluşan Stalinist zihniyete yenilir. Kendileri adına kurulan devlet tarafından yönetilen bir yapı haline gelirler.
Çin’de de benzer bir iktidar merkezileşmesi başka biçimlerde ortaya çıkar. Mao döneminin sonunda Lin Biao olayı ve daha sonra Kültür Devrimi’nin önemli aktörlerinden olan Dörtlü Çete’nin tasfiyesi, devrimci iktidarın kendi içindeki mücadelelerin ne kadar sertleşebileceğini gösterir. Burada da devrim adına kurulan iktidarın, kendi devrimci kadrolarını nasıl tasfiye edebildiği görülür.
Stalin döneminde Zinovyev ve Kamenev’in “düşman” ve “ajan” olarak suçlanıp idam edilmeleri de aynı iktidar mantığının başka bir örneğidir. Devrimin kendi çocuklarını yemesi meselesi burada ortaya çıkar.
Bunlar birer kocaman ülke. Sınırları var, kurumları var. Kurumsal yapılarını devam ettirmek için yaptıkları ve kabul edilmeyecek pratiklerdir bunlar. Önderlik ile toplum arasındaki ilişki bozulduğunda, önderlik toplumun özgürleşmesinin aracı olmaktan çıkar, toplum önderliğin devamının aracına dönüşür.
Kürdistan’da durum daha farklı koşullarda olmakla beraber benzer bir sorunu yaşadı.
Toplumsal özgürlük ve bağımsız bir demokratik yapı gelişmeden, önderlik sorunu kişiselleştirildiğinde, bu iki anlayışın bazı biçimleri Kürt siyasal hareketinin tarihinde de görüldü.
Salon PKK’sine ve onun uygulamalarına karşı çıkıldığı için, demokratik siyaset içinde önderliğin kolektif bir yapı olması, şahsi bireysellerin tasarrufunda olmaması gerektiği söylendiği için Semir ve Enver Ata öldürülür. Samiha Aşkın, Resul Altınok, Dilaver Klavuz ve daha birçok insanın akıbetleri üzerine ağır iddialar ortaya atılır. Dönemin farklı kaynaklarında PKK içindeki tasfiyeler, infazlar ve işkenceler konusunda çok sayıda anlatım bulunmaktadır.
Burada benim esas üzerinde durduğum kişi isimlerinden daha büyük bir meseledir.
Saha içinde yapı birbirleriyle uğraştırılarak, herkes birbirine karşı kıyasıya bir mücadele içine konulur. Herkes birisinin yanında olmak, fedaisi olmak için çırpınır. Suçlamalar alır başını gider. Köylülük sahaya egemen olur. Köylülüğe talimatlar ile pratik sahada insanlar üzerine yürünür. Ve karşı yapı büyürken yanlış çizgi küçülmeye başlar.
Tanrısal güçlere her zaman kurbanlar gerekiyor.
Yıllarca “Kör Cemal pratiği” diye bize yutturulan şey, aslında salon PKK’sı tarafından formüle edilen bir zihniyetin sahaya yansımasından başka bir şey değildir.
Dördüncü Kongre sürecinde Mehmet Şener, Kazım Kulu, Sarı Baran ve o dönemdeki konsey yapısının aldığı kararlarla birlikte yapılmaya çalışılan değişim, müthiş gelişmelere gebe olan, savaşın hem politik hem askeri sahaya açılmasını sağlayan, demokratik bir yönetime ve önderliğe evrilme imkânı taşıyan bir süreçti.
Ancak dışarıdan gelen müdahaleler ve örgüt içindeki güç ilişkileri, bu sürecin önünü kesti. Sonuç devrimcilerin sonu, salon yapının kazanımı ile sonuçlandı.
1999 Şubat İmralı süreci ile birlikte ise paradigmatik bir önderlik dönüşümü başladı.
Pazarlıklar ve oluşan yeni süreç…
Artık gerilla ile oynama, mevzilerini bıraktırıp güneye geçirme, güneyden sahaya dönüşleri zorlayan gelişmeler, Türkiye’nin kalekollar yapması, hava ve teknik üstünlüğünü geliştirmesi, gerillanın kendi alanında giderek hapis hale gelmesi ve savaşın mutfağın içine taşınması…
Bütün bunların sonucunda binlerce insanın ölümü, büyük tahribatlar ve halkı yasa boğan açıklamalar ortaya çıktı.
Sonra şehitler üzerine barış edebiyatı geliştirilecek.
Anaların gözyaşları ve duygusallığın propagandası yapılacak.
Salon PKK’sının silahşörleri, geçmişte yaşamını yitirenlerin anılarına bağlılık adına “barışı güçlendirelim” diyecek.
Ama burada esas soru başka:
Önderlik kimin için vardır?
Halkı kendi iradesine bağlamak için mi?
Yoksa halkın kendi iradesini yaratması için mi?
Önderlik, eğer toplumun düşünme yeteneğini kendi üzerinde topluyorsa, orada artık önderlik değil, toplumsal iradenin merkezileştirilmesi vardır.
Önderlik, eğer insanların kendi aklıyla karar vermesinin önünü açıyorsa, orada başka bir şey vardır.
Gerçek önderlik, kendisini büyüten değil, toplumu büyütendir.
Kendi etrafında fedailer yaratmaz.
Kendi düşüncesinin mutlak doğruluğunu isteyen bir yapı kurmaz.
Saha insanını birbirine kırdırmaz.
Kendi varlığını sürdürmek için sürekli kurban istemez.
Çünkü devrim, bir kişinin sonsuza kadar yaşaması değildir.
Devrim, insanın kendi iradesine kavuşmasıdır.
Ve önderlik, bir gün kendisine ihtiyaç kalmayacak kadar özgür bir toplum yaratabiliyorsa gerçek anlamına ulaşır.
(Makale içerikleri tamamen yazarın sorumluluğundadır. Sitemiz, bu görüşlerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.)


