BİR DAVANIN KISA HİKAYESİ…

Bu gün (07. 07. 2021) duruşmam bir (1)  saat gecikme ve gerilimle başladı. Mahkemeye yazılı ve sözlü görüşlerimi sundum. Savcının mütalaasını hazırlaması için duruşma 8 Kasım 2021 Tarihine ertelendi.

Duruşma başlamadan önce Diyarbakır Mahkemesinin önünde Kürdistan24 Televizyonu canlı yayın yaptı. Televizyonda,  davanın muhtevasına, duruşmada dile getireceğim ve şimdi sizinle/kamuoyuyla paylaştığım görüşlerimin kısa bir özetini sundum.

 Duruşmada hiç avukat bulunmadı. Bu kesinlikle yanlış anlaşılmasın. Bu avukat arkadaşlarıma bağlı bir eksiklik değildi. Ben bu korona koşullarında ve Diyarbakır’ın yakıcı sıcağında onlara zahmet vermek istemedim. İlk duruşmada yapılacak fazla bir şey yoktu. Bir hukukçu olarak benim de çözeceğim işlerdi. Yoksa bütün davalarda başta Avukat Sabahattin Korkmaz olmak üzere Avukat Sedat Çınar her zaman yanımda oldular, duruşmalarıma katıldılar. 

Duruşma ile ilgili bilgiyi sosyal medyadan (Facebook ve twitter)’den verdim. Kürdistan’da ve yurt dışında birçok değerli arkadaşım ve dostum yazarak ve telefon ederek desteklerini sundular. Hepsine teşekkürlerimi sunuyorum.

 Sosyal medyada haber alıp duruşmaya bu sıcaklıkta ve yaşlı genç olarak bizzat gelerek izleyen, mahkemede bir konudan dolayı bir sorunla karşılaşan, ama hiç baş eğmeyen, 74’lerden bu yana arkadaşım ve dostum olan Osman Karavil’e daha özel teşekkür ederim.

 Bütün Kürt yurtseverleri, dostlar ve arkadaşla iyi ki varsınız.

 

Kürtlerin statüsü sonuna kadar böyle devam edemez. Milletimiz mutlaka bir gün kazanacak. Özgürlüğüne, bağımsızlığına ve devletine kavuşacak.

                                            *****

 Mahkemedeki yazılı görüşlerimi sizlerle ve kamuoyuyla paylaşacağım.

 KÜRT OLDUĞUM, KÜRTLÜK DEĞERLERİNİ SAVUNDUĞUM, SOSYAL LİBERAL DEMOKRAT BİR KÜRT MİLLİYETÇİSİ OLDUĞUM İÇİN YARGILANIYORUM…

DİYARBAKIR 4. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE,

Cumhuriyet Savcısı’nın hazırladığı 2021/619 Nolu, düşünce ve ifade özgürlüğünü hiçe sayan, kimlik düşmanlığı yapan, ayrımcı davranan, uluslararası hukuka ve anlaşmalara aykırı olarak hazırlanan, Kürtleri yok sayan iddianameyi mahkemeniz de kabul etmiş. Davanın açılması yoluna gitmiş. Beni de duruşmaya çağırmışsınız.

Öncelikle belirteyim ki iddianameyi hazırlayan savcı, “bir Alman, Bir İngiliz, bir İsveçlidir” desem büyük tepki duyulacak ve denilecek ki “sen cumhuriyet savcısına hakaret ediyorsun. Çünkü Cumhuriyet Savcısı bir Türk’tür.” Bu yaklaşımda bir terslik yok. Doğruyu ifade ediyor.

Aynı yaklaşım bizim için geçerli olmuyor. Biz Kürt olduğumuz halde Türk denilmesi, hakaret ve ayrımcılık kabul edilmiyor. Halkın bir kesimini diğer bir kesimin aleyhine kışkırtmış olunuyor.

Cumhuriyet Savcısının hazırladığı iddianame ciddiyetten uzaktır. Suçlama konusu yapılan yazım oldukça temel, önemli, tarihi, sosyolojik bir konuyu tartışma gündemine getirmiş olmasına rağmen, Cumhuriyet Savcısı, yazımın içeriğine ilişkin hiçbir inceleme ve araştırma yapmadan, hukukçu olmayanların bile hazırlayacağı bir iddianame hazırlamış. İki paragraflık bir iddianame ile de mahkum edilmem istenmiş. Üstelik de mahkûm edilmek istenen kişi de bir hukukçu, savcıdan daha tecrübeli 1970’ların avukatı bir kişi. Kendisi onlarca davadan yargılanmış. Bir de onlarca siyasi davada avukat olarak savunma makamında oturmuş. 1960 sonrası Türk Ceza Kanununa giren birçok maddenin değişmesi için mücadele eden, bunlardan dolayı yargılanıp ceza alan kişi. Ceza aldıktan sonra da o Türk Ceza Kanunun birçok maddesi değişmiş, bugün esemesi okunmuyor. Genç savcıların ve hâkimlerin çoğu da bunlarla ilgili bilgi sahibi bile değillerdir diye düşünüyorum.

Yazımın yazılmasının üzerinden 2 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Cumhuriyet Savcısının iddialarının hiç birinin gerçekleşmemesi bile, Cumhuriyet Savcısının geri adım atmasını engellememiş.”Ben bir iddianame hazırlayayım, topu mahkemeye atayım ne olursa olsun” denilmiş. Mahkemelerin enerji kayıpları, kağıt israfları, inceleme ve araştırma konusunda çekecekleri zahmet, bizim mahkemede doğal olarak kapışmamızın kaçınılmazlığı da hesap edilmemiş. Şu an zaman kaybı olan, hiçbir ciddiyeti de olmayan bir dava ile karşı karşıyız.

Üstelik de ortaya sürülen ve mahkemeye tevdi edilen de, üç paragraflık ama hiç anlamlı olmayan bir iddianame.

Açık ki, benim yazımda ifade ettiğim konu oldukça ciddi, üzerinde siyasal, sosyolojik, milletlerin hakları ve ilişkileri, Türkiye’deki çoklu ve çoğulcu millet, din, mezhep, sınıf, düşünce, siyasi düşünce ve kurumlaşmaları göz önüne alarak sonuçlara varılması gereken bir yazı.

Ama savcı açısından sıfır var elde sıfır. Bu yaklaşım, çok büyük bir küçümseme ve büyüklük duygusunu da ele vererek, Cumhuriyet Savcısı kendisini bizim üstümüzde bir yerde konumlandırıyor. Buna hakkı yok. Netice olarak Cumhuriyet Savcısı bizim vergilerimize hayatını iademe ettiren bir bürokrat. Bizim hizmetimizde olan biridir. Efendimiz değil. Hizmetçimiz. Haklar açısından da eşit olan iki kişiyiz.

Cumhuriyet Savcısı, hukuktan, haktan falan bahsetmiş olsa da yargılanan hakkında lehte bir tutum sahibi değil. Onun için karşı iki kampın insanları olarak karşı karşıyayız.

Cumhuriyet Savcısı benim avukat olduğumu bildiği halde, Adalet Bakanlığından hakkımda soruşturmanın açılıp açılmaması konusundan görüş alma gereğini bile görmemiştir.

Mahkemenizin, yerel hukuka, uluslararası demokratik hukuka, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,  düşünce-ifade özgürlüğüyle ilgili diğer uluslararası sözleşmelere aykırı olarak hazırlanmış bu iddianameyi kabul etmesini, bir hukukçu, insan hak ve özgürlükleri savunucusu, demokrat, Kürt dava adamı olarak hayretle karşıladım.

Gerçi bu durum Türkiye Cumhuriyeti Devletinde ilk tezahür eden bir vakıa değildir.  Genel olarak sürekli karşılaşılan bir hukuk dışılıktır. Benim yaşamımda da karşı karşıya kaldığım yüzlerce vakıadan biridir. 

Bu dava hukuk açısından, sosyolojik gerçekler, Türkiye’deki Kürt gerçeği, düşünce ve ifade özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümlerine, diğer uluslararası hukuki sözleşmelere ve bu sözleşmeleri ilgili hükümlerine de aykırıdır. Bundan dolayı bu dava benim için yok hükmündedir. Mahkemenizin de bu davayı yok hükmünde sayarak ortadan kaldırması, son vermesi gerekir.

                                              ******

Gelelim esasa ilişkin görüşlerime.

Ben iddianamede belirtildiği gibi 26 Mayıs 2019 Tarihinde yazımı Kürdistan24 Gazetesinden yazdım. Mahkemenizin sorunu anlaması ve yaptığımız savunmama anlam verebilmek için yazımı aynen aktarıyorum.

19 Mayıs: Kürt gençliğinin bayramı değil, felaketi

 

 2019/05/26 05:19

       

“19 Mayıs Türk Gençlik ve Spor Bayramı”, Türk devletinde ve Kıbrıs Türk kesiminde büyük gösterilerle kutlandı. Devlet şurası, Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın başkanlığında o gün Samsun’da bulundu. Birlikte, birlik ve beraberlik resmi çektiler. Atatürk’e bağlılıklarını ifade ettiler. Türk devletinin varlığını, aralarındaki çelişki ne olursa olsun, birlikte koruyacaklarına dair bir kez daha yemin ettiler.

Aynı gün bir Kürt genci, 19 Mayıs’ın muhtevasının ne olduğuyla ilgili bana soru sordu. Ama ben onun sorusuna cevap vermeden önce, onun bir Kürt genci olarak “19 Mayıs Bayramı” hakkındaki düşüncesini sordum. O Kürt genci, bugünle ilgili Türk tarafı hakkında doğruya yakın bilgi verdi. Bugünün “Türk ulusal kurtuluş savaşının başlangıcı” olduğunu resmi tarih tezinin anlattığına göre ifade etti. Ama Kürtlerle ilgili bugünün olumsuz yanıyla ilgili net ve geniş bir tarih bilgisine sahip değildi. Bunun bir Kürt genci, hatta giderek tüm Kürtler için bir eksiklik olduğundan şüphe yoktur.

19 Mayıs 1919: Mustafa Kemal Atatürk’ün Bandırma vapuru ile Samsun’a çıktığı ve İtilaf Devletleri’nin işgaline karşı “Türk Kurtuluş Savaşı’nın” başladığı gün kabul edilir. Atatürk bugünü bayram olarak Türk gençliğine (Kürt gençliğine değil)  armağan etmiş.

Türk milletinin, milletçe var olma mücadelesine fiilen adımın atıldığı tarih; Türk devletinin temellerinin atıldığı gün kabul edilir. Bugünü bayram olarak kutlamak, Türk milli duygu ve sevgisinin yaşatılması göstergesi olarak ele alınır.

Atatürk’ün, doğum gününü soranlara, 19 Mayıs yanıtı vermesi de bu güne Türkler açısından verilen önemin bir parametresidir. Bundan dolayı sadece 19 Mayıs, kanunla millî bayram olarak kabul edilmiştir.

Resmi tarih tezine göre; 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra Mustafa Kemal 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelir ve Padişahla birkaç defa “vatanın kurtuluşu” hakkındaki düşüncelerini anlattığı görüşmeler yapar. Yakın arkadaşlarına düşüncelerini aktarır. Bu mücadelenin, Anadolu’da başlatılacağı fikrinin hayata geçirilmesi daha avantajlı görülür. Mustafa Kemal Atatürk, 16 Mayıs 1919 da Bandırma vapuruyla yola çıkar ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaşır. İşte bu olay Türk devleti ve yeni iktidar mücadelesinin başlangıcı sayılır.

  1. Kemal ve arkadaşları, bunu milli kurtuluş hareketi olarak tanımlar. Bu hareket başladığı zaman, Bolşevikler Rusya’da iktidarı ele geçirmişlerdi. Bolşeviklerin lideri Lenin de bu hareket hakkında gerçeğe uygun olmayan bir tanımlama yapar. Bu hareketi, mazlum, ezilen, sömürge milletlerin ilk milli kurtuluş hareketi olarak tanımlar ve Rusya olarak Türk devletinin kuruluşuna destek olur.

                                               ******

Kürdistan, Osmanlı İmparatorluğu’nda sınırlı da olsa otonomdu. Kürtler milli haklarına sahiptiler ve sınırlı da olsa milli haklarını özgürce geliştirme olanaklarına sahiptiler. Medreselerde eğitim yapıyorlardı. M. Kemal ve arkadaşları harekete başladıkları zaman Kürtlere, Kürdistan’da Osmanlı İmparatorluğu döneminden daha fazla özerklik tanıyacaklarını ve milli haklarının genişletilmesi için daha fazla olanak sağlayacaklarını ileri sürdüler. Kürt yöneticilerinin büyük bir bölümü, M. Kemal ve arkadaşlarının sözlerine itibar etmedikleri halde, bir kesim Kürt yönetici sınıfı da onları destekledi.

Koçgirililer ve liderleri, ta başından beri M. Kemal ve arkadaşlarına inanmayanlardı.

“Koçgirililer, Dersim bölgesinin geneli gibi, 20’nci yüzyılın başlarına kadar devletle, İstanbul’la pek sıcak ilişkiler içinde olmamışlardı. Sorunlar devletin resmi belgelerinde ağırlıklı olarak ‘asayişsizlik’ başlığı altında toplanıyordu. Ancak 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edilmesiyle ortaya çıkan özgürlük ortamında kurulan Kürt cemiyetlerinden bazıları Dersim’de de faaliyet göstermeye başlayınca, milliyetçi uyanışın ilk filizleri de belirmeye başladı. Koçgiri aşiretleri 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti (KTC) ile temasa geçtiler. 1919’da İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’yle özerklik için görüşenler arasında Koçgiri eşrafından kişiler de vardı.

Şubat 1920’de Koçgirililer, ABD Başkanı Wilson’un ünlü ‘14 İlkesi’nden, savaş sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olmayan halklarına özerklik verilmesini öneren 12 ilkesi uyarınca özerklik taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçti.

Hareketin fikri önderi ise Kürdistan Teali Cemiyeti üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi. Dr. Nuri Dersim’i ve diğer Koçgiri liderlerin hepsi de bölge standartlarına göre iyi eğitim görmüşler, devlet işlerinde tecrübe edinmişler, güzel konuşma ve yazma becerilerine ve en önemlisi milliyetçilik bilincine sahiplerdi. Ancak Koçgiri aşiretlerinin ana kitlesi için böyle bir bilinçten söz etmek imkânsızdı.”

  1. Kemal ve arkadaşları devlet kurma ve iktidar döneminde verdikleri sözleri unutunca, Kürtlerin milli hak taleplerine karşı saldırıya geçtiler. Koçgirililerin taleplerinin yerine getirilmemesi üzerine, 1921’de silahlı mücadele başlatıldı. Ama ne yazık ki bu Kürt silahlı milli hareketi bastırıldı.
  2. Kemal Atatürk ve arkadaşları, 1923’te Lozan Antlaşmasıyla, Kürdistan’ın kuruluşunu öngören Sevr Antlaşması’nı ortadan kaldırdılar, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesine yol açtılar.

Lozan Antlaşması’ndan sonra, Koçgiri silahlı milli ayaklanması, Kürdistan’da milli mücadele, Kürdistan’ın bütün parçaları için bir çığır oldu. Koçgiri milli kurtuluş hareketini, 1925 ve sonrasında gündeme gelen silahlı ayaklanmalar takip etti.

Kürdistan milli ayaklanma hareketleri, tümden kanla ve katliamla bastırıldı. Kürdistan liderleri idam edildi. Kürdistan’ın insansızlaştırılması süreci başlatıldı. Kürtlerin varlığı inkâr edildi. Kürtlerin bütün milli değerleri yasaklandı, gasp edildi. Kürtçe yasaklandı. Kürtçe konuşanlar büyük para ve hapis cezalarına çarptırıldı. Kürt kültürünün gelişmesine, Kürtlerin kendi kimlikleriyle yaşamasına, Kürt çocukları ve gençlerinin kendi dilleriyle eğitim ve öğretim görmesine izin verilmedi.

Kürt gençleri, ülkeleri Kürdistan’ın işgaline yol açan, Kürtlerin inkâr ve yok etme (soykırım) sürecini başlatan, kendi dilleriyle eğitim ve öğretimlerine izin vermeyen, Kürdistan’da özgürce ve kendi değerleriyle yaşamasını yasaklayan sömürgeleştirme sürecine yol açan 19 Mayıs 1919 Türk hareketinin, Kürt gençlerinin bayramı olması düşünülebilinir mi?

19 Mayıs 1919 günü olsa olsa Kürt gençleri için kara ve felaket günü olabilir.

Kürt gençlerinin bugünü kendileri için bayram kabul etmeleri, kendilerinin inkârı, Türk devletinin o gün başlattığı ve günümüzde de devam eden ırkçı sömürgeci siyasetini onaylamak, ulusal değerlerinin katiline âşık olmak anlamına gelir.

                                              ******

1-Her millet farklı değerlere sahiptir. Birbirinden tarih, kültür, dil, yaşam tarzı bakımından farklıdırlar. Bu farklılıklarından dolayı farklı milletlerden bahsedilir. Bundan dolayı ben Kürt millet gerçeğinden hareket ediyorum. Benim görüşlerim Kürtlerin bir millet olarak varlığına dayanıyor. Kürtler de millet olarak başka milletlerden ayrı bir tarihe sahiptir. Bu nedenle de rızaya dayalı olmayan, anti-demokrat kapsamda ilişkili olduğu Türk Milletinden farklı bir tarihe sahiptir.

Kabul etmek gerekir ki her milletin tarihinde farklı olaylar, farklı yaşanmışlıklar, farklı karşılaşmalar vardır. Bu olaylardan bir kısmını acı olaylar, bazı olaylar da neşeli ve sevinçli olaylardır. Türk milleti için de acılı, sevinçli olaylar vardır. 19 Mayıs Bayramı da Türk milleti ve Türk gençleri için sevinçli bir gündür.

Bir milletin sevinç günleri başka milletler için üzüntü günleri olmazlar, olamazlar. Her milletin sevinç günleri sevinçle karşılanır. Ne yazık ki Kürtlerle Türkler arasındaki ilişkiler farklı nitelikte, bir egemen ve bağımlılık, sömürge ilişkisi olduğu için birbirlerine yaklaşım göstermekteler. Bunu da anlamak gerekir.

Türkler için olumlu olan, Kürtler için olumsuz olabiliyor. Kürtler için olumlu olan Türkler tarafından olumsuz nitelendirilebiliyor.

Türkler başka milletlerle ilgili gelişmeler konusunda olumlu yaklaşım içinde olmasına rağmen, Kürtlerle ilgili öyle düşünmüyorlar.

Türkler, başka milletlerin bayramlarına ve başka tarihi olaylarla ilgili olumsuz bir yaklaşım içinde olmamalarına rağmen, son yıllara kadar Kürtlerin Newroz Bayramı’na düşmanlık ettiler. Newroz’da insanlar öldürüldü. Ne zaman ki, Kürtler dışından Azerilerin de Newroz’u kutlamaya ve bayram saymaya başlamasından sonra, Türkiye’de Newroz’a olumlu yaklaşıldı.

Türk Devleti ve bir bütün olarak Türkler, geçmişte başka milletlerin ve günümüzde Filistinlilerin kurtuluş mücadelesine, bağımsızlık hareketine destek vermesine rağmen, Kürtlerin ulusal kurtuluş hareketlerine olumsuz yaklaşmışlardır. Kürt milli kurtuluş hareketlerini düşman ve kendi güvenlikleri için tehdit kabul etmişlerdir.  1970 yılında Irak’ta Baas Yönetimi Kürtlerle Otonomi konusunda anlaşma yaptığı zaman, Türk Devleti karşı çıktı. Otonominin yıkılması aşamasında Cezayir Antlaşmasına destek verdi. Bununla da Kürdistan Otonomisinin yıkılmasına destek vermiş oldu. Yakın zamanda Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna da karşı çıktılar. İran ve Irak yönetimiyle anlaştı. Irak merkezi yönetimine destek vererek Kerkük’ün işgaline yardımcı oldu.

Bu tarihi, toplumsal, sosyolojik, ulusal perspektifte sorunlara baktığım için, 19 Mayıs’ı Kürt gençliği Bayramı olarak nitelendirmedim. Zaten Atatürk de Türklerin atası olarak, 19 Mayıs’ı Türk Gençlerine armağan ediyor. En önemlisi de Atatürk’ün gençliğe hitabesi, “Ey Türk Gençliği” diye başlar. Atatürk o zaman biliyordu ki, Türk Devleti sınırları içindeki Kürdistan’da yaşayan Kürt gençleri de var. Hitabesini ona göre yapardı.

2-Yazımda Osmanlı imparatorluğu döneminde Kürtlerin statüsü, Cumhuriyet öncesi ve sonrası Kürt Türk ilişkileri üzerinde açık ifadeler kullandım. Şöyle dedim: Kürdistan, Osmanlı İmparatorluğu’nda sınırlı da olsa otonomdu. Kürtler milli haklarına sahiptiler ve sınırlı da olsa milli haklarını özgürce geliştirme olanaklarına sahiptiler. Medreselerde eğitim yapıyorlardı. M. Kemal ve arkadaşları harekete başladıkları zaman Kürtlere, Kürdistan’da Osmanlı İmparatorluğu döneminden daha fazla özerklik tanıyacaklarını ve milli haklarının genişletilmesi için daha fazla olanak sağlayacaklarını ileri sürdüler. Kürt yöneticilerinin büyük bir bölümü, M. Kemal ve arkadaşlarının sözlerine itibar etmedikleri halde, bir kesim Kürt yönetici sınıfı da onları destekledi.

Koçgirililer ve liderleri, ta başından beri M. Kemal ve arkadaşlarına inanmayanlardı.

“Koçgirililer, Dersim bölgesinin geneli gibi, 20’nci yüzyılın başlarına kadar devletle, İstanbul’la pek sıcak ilişkiler içinde olmamışlardı. Sorunlar devletin resmi belgelerinde ağırlıklı olarak ‘asayişsizlik’ başlığı altında toplanıyordu. Ancak 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edilmesiyle ortaya çıkan özgürlük ortamında kurulan Kürt cemiyetlerinden bazıları Dersim’de de faaliyet göstermeye başlayınca, milliyetçi uyanışın ilk filizleri de belirmeye başladı. Koçgiri aşiretleri 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti (KTC) ile temasa geçtiler. 1919’da İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’yle özerklik için görüşenler arasında Koçgiri eşrafından kişiler de vardı.

Şubat 1920’de Koçgirililer, ABD Başkanı Wilson’un ünlü ‘14 İlkesi’nden, savaş sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olmayan halklarına özerklik verilmesini öneren 12 ilkesi uyarınca özerklik taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçti.

Hareketin fikri önderi ise Kürdistan Teali Cemiyeti üyesi olan Baytar Nuri Dersimi’ydi. Dr. Nuri Dersim’i ve diğer Koçgiri liderlerin hepsi de bölge standartlarına göre iyi eğitim görmüşler, devlet işlerinde tecrübe edinmişler, güzel konuşma ve yazma becerilerine ve en önemlisi milliyetçilik bilincine sahiplerdi. Ancak Koçgiri aşiretlerinin ana kitlesi için böyle bir bilinçten söz etmek imkânsızdı.”

  1. Kemal ve arkadaşları devlet kurma ve iktidar döneminde verdikleri sözleri unutunca, Kürtlerin milli hak taleplerine karşı saldırıya geçtiler. Koçgirililerin taleplerinin yerine getirilmemesi üzerine, 1921’de silahlı mücadele başlatıldı. Ama ne yazık ki bu Kürt silahlı milli hareketi bastırıldı.
  2. Kemal Atatürk ve arkadaşları, 1923’te Lozan Antlaşmasıyla, Kürdistan’ın kuruluşunu öngören Sevr Antlaşması’nı ortadan kaldırdılar, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesine yol açtılar.

Lozan Antlaşması’ndan sonra, Koçgiri silahlı milli ayaklanması, Kürdistan’da milli mücadele, Kürdistan’ın bütün parçaları için bir çığır oldu. Koçgiri milli kurtuluş hareketini, 1925 ve sonrasında gündeme gelen silahlı ayaklanmalar takip etti.

Kürdistan milli ayaklanma hareketleri, tümden kanla ve katliamla bastırıldı. Kürdistan liderleri idam edildi. Kürdistan’ın insansızlaştırılması süreci başlatıldı. Kürtlerin varlığı inkâr edildi. Kürtlerin bütün milli değerleri yasaklandı, gasp edildi. Kürtçe yasaklandı. Kürtçe konuşanlar büyük para ve hapis cezalarına çarptırıldı. Kürt kültürünün gelişmesine, Kürtlerin kendi kimlikleriyle yaşamasına, Kürt çocukları ve gençlerinin kendi dilleriyle eğitim ve öğretim görmesine izin verilmedi.

Kürt gençleri, ülkeleri Kürdistan’ın işgaline yol açan, Kürtlerin inkâr ve yok etme (soykırım) sürecini başlatan, kendi dilleriyle eğitim ve öğretimlerine izin vermeyen, Kürdistan’da özgürce ve kendi değerleriyle yaşamasını yasaklayan sömürgeleştirme sürecine yol açan 19 Mayıs 1919 Türk hareketinin, Kürt gençlerinin bayramı olması düşünülebilinir mi?

19 Mayıs 1919 günü olsa olsa Kürt gençleri için kara ve felaket günü olabilir.

Açık bir şekilde Kürtler, Kemalistlerin ihanetine uğradılar. Aldatıldılar.

3-Cumhuriyet Savcısı, Kemalistlerin Kürtler hakkındaki bakış açsından hareket ediyor. Kürtleri, millet olarak yok sayıyor. Kürtlerin milli değerlerini yok sayıyor. Türklerin milli değerlerini, Kürtlere ait değerlermiş gibi ele alıyor. Bundan dolayı benim 19 Mayıs Gençlik Bayramı hakkında yazdıklarımı suç kabul ediyor. Toplumun bir kesimini, bir başka kesimine kin ve nefrete teşvik etme olarak tanımlıyor. Yani tarihsel, toplumsal, sosyolojik bir tespit yapmak halkı kin ve nefrete teşvik etmek olabilir mi?

Ben bir gerçeğe işaret ediyorum. Diyorum ki 19 Mayıs Gençlik Bayramı Kürt gençlerinin bayramı değildir.

Bu yaklaşım, aynı zamanda bir tarih bilincinin yerleşmesi ve Kürt gençlerinin çarpık kimlik sahibi olmadan Kürtlük kimliği üzerinde gelişmesini sağlamaktır. Kürt gençlerinin kendi ulusal kimlik değerleri etrafından gelişmesi ve eğitilmesi, Türk milleti gençleriyle ve diğer dünya gençleriyle daha doğru ve anlamlı diyalog içine girebilirler. Kendilerinin de sağlıklı gelişmelerini sağlayabilirler. 

4-Kürdistan ve Kürt milleti sömürgeci dört devlet tarafından parçalanmış ve bütün milli, egemenlik, iktidar hakları gasp edilmiştir. Kürt milletinin de her millet gibi bağımsız olma, özgür olma, kendi devletini kurma, kendi ülkesinde ve toprağında egemen olma hakkı vardır.

Kürt milletinin bu hakları, sömürgeci devletler tarafından gasp edilmiştir. Kürt milletinin her evladının ve ferdinin bu hak gaspına karşı çıkması ve bunların kazanılması için mücadele etmesi gerekir. Kürt milletinin bir evladı olarak bu hak gaspına karşı çıkmak ve bu hakların kazanılması için mücadele etmek benim de tartışılmaz görevimdir.

Bu bağlamda ben Kürt millet davasının 60 yıla yakın bir hizmetçisiyim. Milletime bu hizmetten dolayı her şeye katlanmaya hazır oldum ve katlandım. Bundan sonra da bu hizmetin gereklerinin getirdiği riskleri omuzlamaya hazırım.

Bundan dolayı Cumhuriyet savcısının gerçeklerle bağdaşmayan, Kürt milletinin varlığını ve haklarını ret eden; Kürtleri Türkleştirme devlet siyasetinin taşeronu olması beni/bizi bu hizmetten geri tutamaz.

5-Benim düşüncelerim Kemalist değer yargılarına, Türk Devleti kapsamında Kürtlerle ilgili olarak çarpıcı ve sarsıcı görüşler niteliğinde olabilirler. Bunun yanı başından tarihsel olarak oluşmuş olan ezberleri de zorlayıcı ve hatta bozucu nitelikte fikirler olabilir. Mevcut statüyü, devlet yapısını karşı alma özeliğinde de olabilirler. Ama bunların hepsi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, diğer ilgili uluslar arası sözleşmelerin ilgili hükümlerine uygundur. Düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındaki görüşlerdir. Şiddeti ve terörü de teşvik edici değildir. AİHM ve ABD Federal Mahkemesinin bu konuda verdikleri çok önemli kararlar vardır.

6-Bütün bunların üstünde benim düşüncelerim doğal hukuka, milletlerin meşru haklarına, insanlığın çıkarlarına hizmet etmektedir.

Bu düşüncelerin Türk Devlet hukuk tarafından yasaklanmış olması, bu görüşlerimin doğru olamadığı, hukuka, adalete, eşitliğe uygun olmadığı anlamına gelmez.

Bu nedenle hukuka sığınmadan Kürt milletinim milli, sosyal, siyasal, kültürel bilumum haklarını savunmak benim için önemlidir. İktidarların, sömürgeci devletlerin parametreleri içinde hareket etmek zorunda kalan savcı ve hâkimlerin kararların benim için hiçbirinin kıymeti yoktur.

 

SONUÇ YERİNE…

Ben, Kürtleri yargılayan Türk Mahkemelerini meşru görmüyorum. Aldığı kararları da hukuki ve meşru olduğunu / olacağını düşünmüyorum.

Bu yargılamalar Kürt olmamdan, Kürt milli haklarını savunmamdan, önceleri sosyalist şimdilerde sosyal liberal demokrat bir Kürt milliyetçisi olmamdan dolayı hep yargılandım. Şimdiden bu nedenle yargılanıyorum. Yoksa yazdığım makale sadece bir gerekçe.  07. 07. 2021

 İbrahim GÜÇLÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir