Siyasal İslam, Sol ve Sömürgeci Zihin
1968 Sonrası Marksist ve Kemalist Solla Tanışma ve Sokrates Önermesi-3
Şimdi de sol kampın içindeki Marksist, Kemalist ve Sosyalistsol gibi kavramları da barındıran ideolojik hat üzerindedurmak istiyorum. Özellikle “Kürdlük Bilincinin TarihselSüreç İçerisindeki Gelişim Seyri” başlıklı makalemde de vurguladığım gibi, Kürd ulusu önce, birinci halka olaraktanımladığım Türk resmi ideolojisinin kuşatması altınaalınmıştır. Bu kuşatma yalnızca eğitim sistemiyle sınırlıdeğildir. Devletin tüm kurum ve kuruluşları, basın, yayın vehatta sivil toplum alanı da bu sürece dahildir. Amaç, KürdleriTürkleştirmektir. Bu çerçevede milyonlarca Kürd insanı uzunbir tarihsel süreç içinde idari ve cezai yaptırımlarlaTürkleştirme politikalarına maruz bırakılmıştır.
1968’li yıllardan sonra dünyada gelişen sol gençlik hareketlerive Marksist düşüncenin yaygınlaşmasıyla birlikte, bu ideolojikhat Türkiye’ye de taşındı. Türk solu üzerinden şekillenen bu yaklaşım, Kürd gençleri üzerinde de etkili oldu. Benim de içinde bulunduğum birçok Kürd genci, üniversitelerdekendisini ikinci çemberin içinde buldu.
Birinci çemberde, Kürd ulusu olarak derin bir asimilasyonsüreci yaşadık. İkinci çemberde ise Kürd gençleri, Türk resmîideolojisinin bir türevi olarak ortaya çıkan sol yapıların içindekonumlandı. Bu süreçte özellikle “ezilenler”, “ezilenmilletler”, “sömürülenler”, “sınıf mücadelesi” ve “anti-emperyalizm” gibi kavramlar üzerinden bir mazlumiyetsöylemi üretildi. Bu söylem, geniş bir etki yarattı. MilyonlarcaKürd genci kendisini ikinci bir tutsaklık çemberi içinde buldu. Bu süreçte binlerce genç; sokaklarda, dağlarda, farklımücadele alanlarında ve işkencehanelerde hayatını kaybetti. Büyük bir insan kaybı yaşandı. Bir kuşak adeta heba edildi.
Daha sonra Kürd gençleri bu sol gruplardan ayrışmayabaşladı. Kendi bağımsız örgütlerini kurdular. Bu örgütler, ‘Bağımsız Kürdistan’ fikriyle ortaya çıktı. Ancak bu süreçteüçüncü bir çember oluştu. Bu üçüncü çember, ilk bakışta birkopuş ve özgürleşme alanı gibi görünüyordu. Fakat gerçektetam bir özgürlük alanı değildi. Çünkü Türk resmî ideolojisininve onun türevleri olan Türk sol siyasal çizgilerinin etkisiburada da devam ediyordu. Marksist söylem aşılamadığı için, bu örgütler kendi ideolojik zeminleri içinde daha çok otoriterve diktatoryal eğilimler taşıdı. Bu nedenle üçüncü çember, tamanlamıyla bir özgürleşme alanı olmadı. Daha çok kısmi birarınma ve sınırlı bir dekolonizasyon süreci yaşandı.
Ancak bu durum, kolonyal sistemin dışına çıkıldığı anlamınagelmiyordu. Çünkü bu örgütlerin büyük çoğunluğu proletaryadiktatörlüğünü, sosyalizmi ve Marksizm’i savunmaya devametti. Her ne kadar önceliklerinin Kürdistan ulusal kurtuluşmücadelesi olduğu ifade edilse de, pratikte belirleyiciöncelikleri sınıf mücadelesi ve sol-sosyalist söylem oldu.Nitekim sol-sosyalist söylemin tarihsel sonuçları, bu ideolojikhattın nasıl şekillendiğini açıkça göstermektedir. Bu söylem, bir çok olguda da görüldüğü üzere faşizme ve sömürgeciliğeteorik zemin hazırladı.
Bu çemberden kopan gençler, 1980’li yılların başında bu kezdördüncü bir ideolojik alanın içine çekilmiştir. Bu plan devletin derin labratuvarlarında planlanarak yaşamageçirilmiştir. Bu konuya ilişkin birçok Türk ve Kürd yazar ile siyasetçi farklı biçimlerde değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu süreci anlamak için özellikle Antonio Gramsci’ninhegemonya teorisi ve Michel Foucault’nun iktidar ve rızaüretimi analizleri önemli bir çerçeve sunar. Gramsci, egemenliğin yalnızca zor yoluyla değil, rıza üreterekkurulduğunu vurgular. Foucault ise iktidarın, bireylerindüşünce ve davranışlarını şekillendiren yaygın veiçselleştirilmiş bir ağ olduğunu ortaya koyar. Bu teorikyaklaşımlar, söz konusu dönemde yaşanan dönüşümleriaçıklamak açısından işlevseldir.
Bu bağlamda oluşan siyasal alan, PKK’nin belirleyici olduğubir zemin haline gelmiştir. Kürd toplumu içinde en genişmobilizasyonu sağlayan yapı olarak öne çıkan bu örgüt, özellikle gençlik ve kadınlar üzerinde güçlü bir ideolojik etkikurmuştur. Ancak bu süreçte yönelim değişmiştir. Bağımsızlıkeksenli ulusal çizgi geri plana itilmiş; bunun yerine“Türkiyelileşme” olarak adlandırılan yeni bir ideolojik hatbenimsenmiştir.
Bu dönüşümle birlikte bağımsız Kürdistan fikri sistematikbiçimde tasfiye edilmiştir. Yerine, bağımsızlık karşıtı veKürdlerin devletleşmesine düşmanlık temelinde bir söylemgeliştirilmiştir. Bağımsız örgütlenme anlayışı zayıflatılmış;sivil ve legal alanda özerk Kürd yapılanmaları geri plana itilmiştir. Bu boşluk, Türk solu ile eklemlenen yapılartarafından doldurulmuştur. Kırk yıl önce bağımsız örgütlenenKürdler, Öcalan’nın talimatıyla yeniden Türk sol gruplarıylaortak örgütlemeye gitmişlerdir. HADEP ve DEM Parti bu bağlamda öne çıkan örneklerdendir. Ancak bu yapılarınoluşumu ve işleyişi, kolonyal devlet ve Öcalan’nın belirlediğikadrolarla şekillenmektedir.
Bu süreçte yeni bir bağımlılık ve tutsaklık biçimi ortayaçıkmıştır. Önceki dönemlerde belirleyici olan dışsal baskıyerini içsel kuşatmaya bırakmıştır. Sömürgecilik, bu aşamadadoğrudan dış müdahale yerine iç dinamikler üzerinden etkiliolmuştur. “Truva atı” misali kolonyal tahakkümün Kürdtoplumsal ve zihinsel alanını içeriden kuşatmıştır. Böylecekolonyalizasyon, merkezî bir ideolojik üretim alanı haline gelmiştir.
Bu çerçevede Kuzey Kürdistan’da Kürdlük bilinci, solculukve sosyalizm söylemleri içinde yok edilmeye çalışılmıştır. Kürd meselesi, ulusal bağımsızlık perspektifinden koparılarakentegrasyoncu bir çizgiye taşınmıştır. Bu çizgi, hem Türkiye hem de Suriye bağlamında, kolonyal devlet yapılarıyla“demokratik entegrasyon” adı altında Kürd ulusunun davasınısömürgecilere teslim etmiştir. Büyük bir ihanetdemokratikleşme adı altında hayata geçirilmiştir. Son gelişmeler bunun somut delilidir.
Örneğin, Legal alandaki temsilciler, özellikle DEM Parti yöneticileri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk dörtmaddesine yönelik bir itirazlarının olmadığını ifadeedebilmektedir. Bu durum, mevcut sömürgeci egemenlikyapının fiilen kabullenildiğini göstermektedir. Benzer yaklaşımın Rojava sahasında da farklı biçimlerde yenidenüretildiği gözlemlenmektedir.
Öcalan paradigmasında Kürdlere devlet, federasyon, özerklikya da bir statü talebi kesinlikle yoktur, hatta Kürdlere kültürelhaklar ve kolektif dil hakkı bile kabul edilmemektedir. Bu paradigma çerçevesinde geliştirilen model, özellikle Kuzey veBatı Kürdistan sahasında geniş ölçüde uygulanmış ve somutsiyasal pratikler aracılığıyla hayata geçirilmiştir.
Kürd milliyetciliği
Bu çemberlerin dışına çıkabilen ve kendisini bu ideolojikkuşatmalardan kurtarabilenler ise bugün özgür alandayaşamaktadır. Bunlar esas olarak Kürd milliyetçileridir. AncakKürd milliyetçileri içinde de hâlâ Marksizmin ve İslami öğelerin etkisini taşıyan grupların bulunduğunu unutmamakgerekir. Eğer bu etkiler çözülmezse, Kürd ulusunun önceliklersorunu da çözülemeyecektir. Öncelikleri netleşmemiş birulusun başarıya ulaşması da, zafer kazanması da mümkündeğildir. Nitekim “Öncelikleri Olmayan Ulusların GeleceğiOlmaz” başlıklı makalemde de bu meseleyi ayrıntılı biçimdeele almıştım
Platon’un, Sokrates’in Savunması adlı eserinde aktardığıüzere, Atina demokrasisi çoğunluğun yönetimi olarak görünsede, gerçekte sınırlı bir yurttaş kitlesine dayanıyordu. Yaklaşık400.000 kişilik nüfusun 250.000’i köleydi ve hiçbir siyasalhakka sahip değildi. Geriye kalan yurttaşların da yalnızcaküçük bir kısmı yönetime katılabiliyordu. Kadınların, kölelerin ve serflerin hiçbir siyasal hakkı yoktu. Bu durum, çoğunluk yönetimi olarak sunulan sistemin aslında sınırlı veeksik bir demokrasi olduğunu göstermektedir.
Sokrates’in düşünceleri bu bağlamda kritik bir ayrım ortayakoyar. Sokrates, herkesin yönetime katılma hakkını bütünüylereddetmez; ancak yönetimin bilgiye, erdeme, liyakata veyetkinliğe dayanması gerektiğini savunur. Platon’un aktardığışu ifadeler bu yaklaşımı açıkça yansıtır: “İnsanın hayatıdünyanın hayatından daha önemlidir; asıl bilgi dünyayı değil, insanı bilmektir… İnsan kendi hayatını yönetmelidir; iyi ile kötüyü, doğru ile eğriyi ayırt etmeyi öğrenmelidir.” Bu anlayış, bilginin ve ahlakın siyasetin merkezinde yer almasıgerektiğini vurgular. Yine aynı çizgide, “ya devlet adamınınfilozof, ya da filozofun devlet adamı olması gerekir” düşüncesi, yönetimin ehil ve bilgili kişiler tarafındanyürütülmesi gerektiğini ifade eder.
Buradan hareketle Sokrates’in yaklaşımı, basit bir çoğunlukyönetimini değil, epistemik bir hiyerarşiyi işaret eder. Yaniyönetim, yalnızca sayısal çoğunluğa değil; bilgiye, erdeme veliyakate dayanmalıdır. Çoğunluğun yönetime katılımıönemlidir, ancak yönetenlerin bu işi yapabilecek bilgi veyetkinliğe sahip olması esastır.
Bu perspektiften bakıldığında, insanlık için gerçek bir çıkışyolu şu ilkelerde aranabilir: Epistemik hiyerarşinin egemenolduğu bir düzen; çok dinli, çok kültürlü ve çok inançlı birtoplumsal yapıyı esas alan bir sistem; çoğulcu ve katılımcı birsiyasal düzen; kadın ve çocuk haklarının güvence altınaalındığı, zayıfların ve azınların hukuki güvenceye alındığı, kadın-erkek eşitliğinin sorun olmaktan çıktığı bir toplumsalyapı; sosyal adaletin sağlandığı, emeğe göre hakkın verildiğibir ekonomik düzen; hukukun, adaletin ve vicdanın esasalındığı bir yönetim anlayışı.
Böyle bir sistemde, çoğunluk ile bilgi, katılım ile liyakat, özgürlük ile adalet birbirini dışlayan değil, tamamlayanunsurlar haline gelir. Sokrates’in işaret ettiği gibi, insanı veahlakı merkeze alan, bilgiyi rehber edinen bir siyasal düzen, yalnızca yönetim biçimi değil; aynı zamanda insanlığın dahaiyi bir yaşam kurma imkânı olarak düşünülebilir.
MÖ 476 yılında yargılanan ve duruşuyla bir efsaneyedönüşen Sokrates’in savunduğu düşünceler, aradan geçenyüzyıllara rağmen bugün hâlâ insanlığa ışık tutmaktadır. Onun bilgiye, erdeme ve adalete dayanan yaklaşımı;yönetimin yalnızca çoğunluğa değil, aynı zamanda liyakatve bilgelik temelinde şekillenmesi gerektiğini ortaya koyar. Bu yönüyle Sokrates, hakikati savunmanın, eleştireldüşünmenin ve insanı merkeze alan bir düzen arayışınınsimgesi olarak güncelliğini korumaktadır. Nitekim 16. yüzyıldan sonra ortaya çıkan ideolojik akımların, gereksol-sosyalist gerekse inanç temelli siyasal ideolojilerin, insanlığa kalıcı bir çözüm sunamadığı; insanlığı gerçekanlamda mutluluğa ve refaha ulaştıramadığı tarihseldeneyimlerle görülmektedir. Bu nedenle bugün de insanlığın ihtiyaç duyduğu şey, Sokrates’in işaret ettiğigibi, bilgiyle temellenmiş, hukuk ve sosyal adaletleşekillenmiş, vicdanla yön bulan, epistemik bir hiyerarşiyiesas alan bir siyasal ve toplumsal düzendir.
İbrahim Gürbüz
1 Nisan 2026
