“Hain” Prof.’un Stockholm Sendromu / PKK, HÜDA-PAR’a da Saldırdı…

İbrahim GÜÇLÜ

(ibrahimguclu21@gmail.com)

Bu yazımda iki temel konu üzerinde duracağım. Bu konulara geçmeden önce Dünyada çok az olan, Türkiye’de milletvekilliğine ait olan garip bir durum üzerinde duracağım.

Üniversitede öğretim görevliliği kariyeri ve düzeyi çok önemlidir. Öğretim görevlisi demek, bilim üretmek, bilimsel çalışmalar yapmak, keşiflerde bulunmak demektir. Bu nedenle, dünyanın her yerinde bu bilim adamlarının değeri yüksektir. Aynı zamanda siyasetle mesafelidir. Siyasetle haşir neşir olmayan bir kimliktir. Bilim adamlarına herkes saygı duyar ve onlara özenir. Herkes onlar gibi olmak ister.

Bundan dolayı, bilim adamlarının çağdaş demokratik dünyada parlamentoya girmek için kuyruğa girmeleri söz konusu değildir. Üstelik bilim adamlarının o ülkelerde milletvekili olmaları için parti genel başkanlarının elini ve eteğini öpmesine, yalakalık yapmasına da gerek yok.

Türkiye’de durum oldukça bir başka gariptir. Bilim adamlığı, değeri olmayan bir kariyer ve bilimsel olmayan bir konumdur. Bilim adamı denilenler,  özgürce düşünce üretmeleri, bilim üretmeleri,keşif yapmaları söz konusu değildir.

Bu nedenle bilim adamı denilenlerle, yalana ve gerçeğe dayalı olmayan düşüncelerle hareket eden siyasetçi arasında yüksek duvar yoktur. Aralarında ince bir sınır çizgisi vardır.

Bundan dolayı, bilim adamı denilenler, milletvekili olmak için kendi değersiz konumlarını terk ederek, siyasete yönelirler. O andan itibaren, kişiliklerini ayaklar altına alırlar. Demokratik, insancıl, hak ve özgürlüklere saygılı olmayan mevcut siyaset kültürü, siyasi partiler ve seçim yasasından dolayı parti genel başkanlarının, el ve eteğini öpmeleri, onları eleştirmemeleri, mürit olmaları kaçınılmaz olur.

Bunun yanında, bu bilim adamı denilen kişiler, kendi partilerini ve genel başkanlarını eleştirmeseler de, diğer siyasi partileri ve genel başkanlarını eleştirmek ve saldırmak için tetikçi konuma gelirler. Çünkü eğitim konumları gereği laf etme ve demagoji üretme şansları vardır.

HDP de parti genel başkanına değil, İmralı’daki Öcalan’a biat edilir.

Böylece de zaten ciddiyeti olamayan bilim adamlığı kimliğinin son zerrecikleri maalesef ortadan kalkar.

“Hain” Prof. Kadri Yıldırım’ın Stockholm Sendromu…

Kadri Yıldırım, Diyarbakır Dicle Üniversitesinde olduğu zaman doçentti. İslamcı tanınıyordu. Konuşmalarına Said’i Nurs-i tespitleri ile başlar, onun tespitleriyle son verirdi.

AK Partiye de yakın dururdu. AK Partiye yakın durduğu için de, Mardin Artuklu Üniversitesinde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü açıldığı zaman, o önemli ve değerli bölümün başına getirildi.

Bu bölüm açıldıktan sonra, PKK, TRT 6 (Kurdî)’ye saldırdığı ve TRT 6’i düşman ilan ettiği gibi, Artuklu Üniversitesi’nin Kürt Dili ve Edebiyatı bölümünü de düşman ilan etti ve saldırdı. Ö bölümde çalışmaya başlayan öğretim görevlilerini de düşman ilan etti. Ayrıca PKK, bölümün öğretim görevlileriyle birlikte orada öğrenci olanlara da toptan saldırdı ve hain ilan etti.

Bundan dolayı, bölümün başındaki adam Kadri Yıldırımı da haydi-haydi hain ve düşman ilan etti.

Kürt dili ve Edebiyatı severleri ve âşıkları, PKK’ya karşı, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümünü, Kadri Yıldırım’ı, onun arkadaşlarını ateşli ve fedakar bir şekilde savundular. Bundan dolayı, Onlar da hain ve ajan ilan edildiler.

PKK lideri Öcalan, MİT’in adamı olarak çalışma yürütürken, kimse ona ses çıkarmadı. O gerçeği görmedi. Körleşti.

Buna rağmen ne yazık ki, Kadri Yıldırım da içten içe PKK’ya sevdalanmış ve buna uygun da hesaplar yapmış. Ne zaman ki kendisine hain diyen PKK’lıları kendi bölümünde görevlendirmeye başladı. İşte o zaman Kadri Yıldırım’ın bir şeyler düşündüğünü çoğu insan düşünmeye başladı.

Öyle de oldu. Kadri Yıldırım, Stockholm Sendromuna girdi. Kendisine hain ve ajan diyen örgütün milletvekili adayı oldu.

Daha aday adayı iken, kendi ideallerini açıkça parlamentoda savunmayacağını, bir panelde sorduğum soru üzerine bir kasaba politikacısı anlayışıyla ifade etti. “Zaman içinde herkesin Kürdistan Devletini, Kürt milletinin ve Kürdistan’ın Birliğini savunacağı” şeklinde savunma yaparak, PKK’nın “Kürt ulus devlet” ve Kürdistan’ın Güneyinin devletleşmesine karşı olmasına, hemen adapte olduğu, buna biat etmeye başladığı görüldü.

Bu olup bitenler, sadece Kadri Yıldırım’ın başına gelmedi. Şerafettin Elçi’de aynı konuma girdi. Öcalan, PKK devletin örgütü ve Öcalan da psikoljik hastadır, Kürtlerin başına sarılmış beladır diyordu. Buna rağmen,  kendini PKK’ya ispat etmek için, PKK’nın Kürt yurtseverlerini öldürmediğini söyledi. “Biji Serok Apo” dedi.

Yine Dengir Mir Mehmet Fırat, Öcalan’ın psikoljik hasta ve devletin adamı olduğunu, PKK’nın Kürtlerin başına sarılmış bir bela olduğunu savunuyordu. O kendini ispat etmek, bugüne kadar söylediklerini temizlemek için de, geçmişte biat ettiği R. T. Erdoğan’ın psikolojisinin bozulduğunu söyledi.

Çocukları PKK tarafından katledilen babaların, arkadaşları PKK tarafından katledilen KUK’lu, Özgürlükçü, DDKD’li, Kawa’lı, TİKKO’lu, TKP’li, TİİKP’li de, oğlu öldürülen ağa ve aşiret reisi de aynı Stockholm Sendromu sonucu PKK’ya ve Öcalan’a biat etmedi mi?

Bu durum incelenmeye değer.

PKK, İran KDP’den Sonra HÜDA-PAR’a Saldırdı…

PKK, hükümetle, “çözüm süreci” denilen, ama PKK’yı güçlendiren, PKK’ya Kürt yurtseverlerine, Kürdistan siyasi parti ve örgütlerine daha özgürce ve rahatça ve sınırsızca saldırma olanakları sağlayan tahribat sürecinden sonra da, Kürt yurtseverlerine saldırdı. Özellikle HÜDA-PAR’ın kurumlarını tahrip etti ve taraftarlarını öldürdü. Gülen Cemaatinin okullarını yaktı. AK Parti kurumlarına da saldırdı.

PKK’nın bu saldırganlığı, 5-6 Ekim 2014 tarihinde en üst noktaya ulaştı ve zirve yaptı. PKK’nın bu saldırıları sonucu 40 kişiden fazla Kürt insanımız katledildi. Bu öldürülenlerden büyük bir kesimi halktan insanlar, ama bunun yanında HÜDA-PAR’lı gençler de öldürldü.

PKK’nın, İran KDP’ye saldırısının Kürtlerin gündemini işgal ettiği günlerde: Şırnak’ın İdil İlçesinin Kozluca (Xanikê) köyünde, PKK’lılar tarafından, HÜDA-PAR sempatizanı iki kişi daha katledildi.

Bu öldürülenler, Mehmet Şerif Şimşek ve Abdul Celil Talayhan’dı.

Olayın arkasından “kimin saldırdığı”, “kimin olaya sebep olduğu” her zaman ki gibi haklı olarak tartışılmaya başlandı.

Ama “güneşin balçıkla sıvanmayacağı” gibi ortada duran bir gerçek vardı. O da PKK’nın herkese saldırabileceğiyle ilgili güçlü karinelerin ve verilerin olmasıydı.

Diyelim ki HÜDA-PAR PKK’ya saldırdı. Peki son günlerde İran KDP’ye de mi HÜDA-PAR saldırdı?

12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesinden önce, HÜDA-PAR mı, Türkiye’deki Kürdistan siyasi parti ve örgütlerinden TKSP’ye, KUK’a, DDKD’ye, KAWA’ya, Rizgarî-Ala Rizgariyê, Têkoşîne, Beş Parçacılara saldırdı?

Yine HÜDA-PAR mı Türk Sol siyasi parti ve örgütlerinden TKP’ye, TİKKO’ya, THKPC’ye, TİİKP’e ve ismini hatırlamayacağımız birçok örgüte saldırdı?

HÜDA-PAR mı, Suriye’deki ve İran’daki Kürdistan örgütlerine sürekli saldırdı ve saldırmaya devam ediyor?

HÜDA-PAR mı, PKK’nın öldürdüğü aşiret reislerini, ağaları, imamları (meleleri) muhtarları, köylüleri öldürdü?

HÜDA-PAR mı PKK içindeki binlerce infazı gerçekleştirdi?

HÜDA-PAR mı, Kürdistan Başkanının parlamentoya, hükümete, siyasi partilere sunduğu deklarasyon belirttiği gibi: Kürdistan Federe Devletinin bağımsız devlet olmasını engellemek için iç savaş çıkartmak istiyor? Kürdistan’ı bölmek istiyor?

Oysa HÜDA_PAR, Kürdistan Federe Bölgesinin bağımsız devlet olmasını açıkça savundu ve ilan etti.

Olaylarca ispat edilmiş ve ortaya çıkanverili durum şudur ki: PKK’nın Kürdistan’da tek başına egemen olmak ve diktatörlüğünü kurmak için, kendisine engel kabul ettiği herkese saldırması mutlaktır.

Bu veri, Kürdistan’ın bütün parçaları için de geçerli.

PKK, HÜDA-PAR’ı, Kürdistan’ın Kuzeyinde kendi tekçi egemenliği ve diktatörlüğü önünde engel gördüğü için, 12 Eylül 1980 öncesindeki Kürdistan örgütleri gibi onu tasfiye etmek istiyor.

PKK/hDP’nin son öldürme olayında da saldırgan ve planlayıcı olduğu karinelerle ortaya çıkıyor.

Kürt yurtsever aydınlarının, siyasi parti ve örgütlerinin, sivil demokratik kuruluşlarının, PKK’nın bu saldırısına şiddetle karşı çıkmaları gerekir. Yoksa kendi karanlık geleceklerine, PKK’nın diktatörlüğüne, despotizmine, zorbalığına, vandalizmine imza atmış olurlar.

Amed, 3 Haziran 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir