Ji bo civatek serbixwe, demokratîk û azad!|Tuesday, July 17, 2018

DAİŞ, Referandum ve ‘’Makus Talihi”ni Yenen Kürdistan Gerçekliği Mustafa Özçelik

Federatif  çözüm mevcut tabloya uymamakta, dar gelmektedir.

Yazının bir makale sınırlarını aşacak şekilde uzadığının farkındayım. Ama gerek içeriğinin güncelliği ve gerekse tabloya bütünlüklü bir analiz temelinde yeni bir bakış açısı geliştirmeye çalışmanın gerekliliği, uzun bir makaleye yol açtı. Bu anlamda okuyucunun sabırla okuması dileğiyle,  peşinen teşekkür ediyorum.

DAİŞ’in (IŞİD-Irak ve Şam İslam Devleti)  Musul’u ele geçirmesi, bütün parametreleriyle analize tabii tutulmalı ve siyasal tespit ve önermeler de bu tablonun bütünlüğü dikkate alınarak yapılmalıdır. Peki neydi olan biten?  Kimler ve hangi etmenler bu sonuca yol açtı? Bundan sonrası için nasıl bir tablo oluşabilir? Güney Kürdistan’daki bağımsızlık referandumu girişimi, bölge ve uluslararası açıdan ne anlam taşıyor?

Aslında belki de ‘’alan da memnun, satan da’’ diyebileceğimiz bir durum söz konusudur. DAİŞ’in Musul’u ele geçirmesi ve Bağdat’a dayanmasının, DAİŞ’in gece düşünüp, sabah uygulamaya koyduğu bir hamle olmadığı açıktır. Kürdistan Bölge Başkanı Sayın Mesud Barzani, 6 ay öncesinden Maliki’yi, ABD ve İngiltere’yi bu konularda uyardıklarını açıkladı.  Bir kaç aylık bir planlama ve hazırlık olmaksızın, böylesi bir saldırının yapılması mümkün değildir.

DAİŞ’in Suudi Arabistan,  Katar, Türkiye vd. bazı devletlerle olan ilişkileri biliniyor. Böylesi bir saldırının bu devletlerle birlikte planlandığını, organize edildiğini ya da en azından planlamaya katılmasa da, bazılarının bundan haberdar olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. ABD’nin özellikle Suudi Arabistan ile olan ilişki boyutları da bilindiği için,  ABD’ye rağmen böylesi bir ciddi organizasyonun geliştirilmesi epey zor.  Bu anlamda, G. Kürdistan Yönetimi tarafından da bilindiği açıklanan bu hazırlık ve planlamaların CIA, ABD ve hatta İran, Esad ve Maliki Yönetimi tarafından en azından istihbarat bilgi boyutunda bile olsa, bilinmediğini düşünmek, ancak ve ancak apolitik bir değerlendirme olur.  ABD de, İran, Esad ve Maliki Yönetimi de madem ki ‘’DAİŞ saldırısına karşı olduklarını’’ söylüyorlar,  peki DAİŞ’in bu hamlesini boşa çıkarmak için neden,  önceden herhangi bir tedbir almadılar?

Maliki Yönetimi, Musul’u terk edip kaçan askeri yetkilileri suçlayarak,  bunların yargılanacağını söyledi. DAİŞ’in bu hamleyi eski Baasçılarla birlikte organize ettiği açığa çıktı. Maliki’nin bugüne kadar  Irak ordusunda  bir çok önemli  mevkiye, belki de Kürt düşmanlığı histerisinden dolayı, eski  Baasçı subayları getirdiği de  bilinen bir durumdur. Musul, Tikrit ve Sunni Arapların yoğun oldukları şehirlerin eskiden Baas’ın merkezi olduğu biliniyor. Baas’ın halen de bu bölgelerdeki Irak ordusu içinde önemli bir gücünün olduğu, defalarca değişik kesimlerce dile getirilmiştir. DAİŞ’in saldırısı karşısında Irak ordusunun neredeyse hiçbir direniş göstermeden şehri terk etmesi, aslında bu bölgedeki Irak ordusu içindeki eski Baasçılar ve bölgedeki Sunni Aşiretlerle daha öncesinden bir anlaşma, bir koordinasyon olduğunun işareti olarak yorumlanabilir. Belki Maliki Yönetimi, bu boyutta kolay bir çözülmeyi tahmin edememiş olabilir. Ama, bence sonuçta Maliki bunu biliyordu. Maliki’nin saldırıya herhangi bir tedbir almamasının iki nedeni olabilir. Birincisi, Maliki mevcut gücünü göz önünde bulundurarak böylesi bir saldırıya karşı koyamayacağını gördü ve tüm gücünü Bağdat ve Güney Irak’ı avunmak üzere geri çekti ve bu nedenle DAİŞ’in Musul’u ele geçirmesine göz yumdu ya da kabullenmek zorunda kaldı. İkincisi ise, aslında kontrol umudunu da yitirdiği Sunni bölgelerinin bir kaos ortamı olarak kalmasını isteyerek,  buraları kaybetmeyi de göze aldığı, böylesi bir sonuca müdahale etmediği ihtimalidir. Oluşan bu tablo sadece Irak ordusu içindeki Baasçıların ‘’kaçışları’’  ile izah edilemez. Maliki’nin de bizzat kendisine bağlı komutanlara çatışmadan bu bölgeleri terk etmeleri emrini verdiği ihtimali yüksek. Üstelik Maliki’nin Musul’un düşmesiyle birlikte, Kürdistan Bölge Yönetimi dışında kalan G. Kürdistan topraklarının mümkünse çatışma alanı haline getirilmesi olasılığını da kendi çıkarına görerek bu durumumdan da kendince yararlanma siyasetini izlemiş olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir.  Peki Maliki neden böylesi bir tutuma yöneldi?

Son iki yıldır, Maliki’nin  ‘’Saddam’ın Şii versiyonu’’  olmaya çalıştığı görülmekteydi.  Maliki güçlendikçe, bırakalım 140. Maddeyi yürürlüğe  koymayı, Kürdistan Bölgesi’nin  anayasal  hukukunu  bile  hiçe sayıp, oradaki kazanımları adım adım işlevsizleştirmeye çalıştığı görülüyordu. Aynı şekilde, Sunni  bölgede de mezhep  düşmanlığı  temelinde, tüm hak ve özgürlüklerin  reddedildiği, baskı ve zorbalıkla buradaki halkın canından bezdirildiği  bir süreç  yaşandı. Bu durum  hem  Kürtler’de, hem  de  Sunniler’de  ciddi  bir tepki  ve  direnişe yol açtı. Maliki  baskı, tehdit  ve  ekonomik  ablukayla  her  iki  kesimi de esir alamayacağını gördü.

Gerek  son  Irak   seçimlerinden  önce, gerekse  sonrasında ,  Kürtler’in  de  Sunniler’in de  Maliki ile hiçbir şekilde Koalisyona  girmeyeceklerini  ilan etmeleri,  bugünkü  sürecin  belki de  en önemli  tetikleyici faktörlerinden birisi oldu.  Sayın Barzani,  ‘’Maliki  Başbakanlığı’nı  bize dayatırsa, Referanduma  gideriz ‘’ dedi.  Sunniler de Maliki’yi  kesinlikle kabul  etmeyeceklerini  deklere  etmişlerdi. Maliki  kendisinin içinde olacağı bir çözümün artık mümkün olmadığını anladı. Bunun için de,  istikrarsızlık yaratacak, Kürt ve Sunnileri  karşı karşıya getirecek  ve gerekirse de  ‘’umutsuz  vakaa’’ olarak görmeye başladığı  Sunni ve Kürdistan bölgelerinin   ‘’belasından kendisini kurtaracak’’  bir ortama  göz yumdu. Maliki açısından, Bağdat’ı  ve  Şii bölgelerini korumak kaydıyla, Sunni  ve Kürdistan bölgeleri için ‘’bana yar olmuyorsa, batsın gitsin’’ yaklaşımının öne çıktığını söylemek mümkün. Bu  nedenle  de , bugünkü  tablonun oluşumuna  zımnen  de olsa sessiz kaldı. Bu ‘’göz yumma’’  siyasetinin  İran’dan  bağımsız  kurgulandığı  düşünülemez. Ama İran ayrı bir ajandaya sahiptir.Bir yandan bölgede güçlü bir Şii gücü oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan da, B planı olarak, bu siyasetini zarara uğratabilecek faktörlerin yenilgileri kaçınılmazsa, bunun yerine yeni bir  yol haritası oluşturmaya çalıştığına dair sinyaller  vermeye başladı.

İran’ın bu tutumunun ilk belirtilerinin de  son dönemlerde ABD-İran arasında geliştirilmeye çalışılan yeni   bir ‘’normalleşme’’ süreci  olduğunu söylemek  aykırı  bir tahmin olmayacaktır. Hatta bu yorumu  biraz daha ileriye götürürsek, ABD  ve İran’ın doğrudan  birlikte oluşturdukları bir senaryo olarak değil de, herkesin  kendi  cephesinden  zeminini  hazırladığı  Malikisiz  3 devletli  ‘’Federatif ya da  Konfederatif  Irak’’  ile Esadsız 3 devletli  ‘’Federatif  Suriye’’nin  ilk  provaları olarak da değerlendirilebilir.  Bağımsız Kürdistan  bu  senaryoda  görünmüyor.

ABD,  Maliki’nin  izlemiş olduğu  siyasetin  hem İran ortaklı yeni  bir diktatörlüğe yol alınması, hem de ‘’Birleşik Irak’taki  Amerikan  çıkarlarını tehlikeye düşürmeye başlaması’’  nedeniyle, bir  reorganizasyonu sağlayacak DAİŞ  müdahalesine   sessiz kaldı ya da karşı çıkmadı. Böylece  Maliki’yi  kesinlikle reddeden  Kürtler ve Sunniler’in  yeni  bir statü ile  Malikisiz bir ‘’Birleşik Irak ‘’ta bir araya getirilmeleri için de uygun bir zemin yaratılacaktı. Gelinen  aşamada, Maliki’nin  Kürtlerin de kabul  edebilecekleri  konfederatif  bir  Irak’ta  ortak olması düşünülemez. Aynı   şey  Sunniler  için de geçerlidir. Irak’ta  yeni  bir birlik isteyen   Şii  kesimler  Maliki’yi  gözden çıkarmak zorundadırlar.

Suudi  Arabistan, Katar ve Türkiye de, İran, Maliki ve  Esad  rejimlerini  güçsüzleştirmek  amacıyla  DAİŞê  ve eski  Baasçılara destek oldular. Yeni  bir Sunni  Arap  devletinin  altyapısını  güçlendirdiler. İran’ın bölgede Şii eksenli yayılmacı bir yaklaşım içinde olduğu biliniyor. Suudi  Arabistan  vd.  Sunni  Arap Devletleri  de, hem kendi  iç Şii faktörüne,  hem  de  İran’a karşı, daha güçlü bir Sunni mekanizması oluşturmaya çalışmaktadırlar.

DAİŞ’in   Irak’ta  güçlenmesi  sadece  Irak ile ilgili bir senaryoya  dayanmıyor. Burada   güçlenen  DAİŞ  Suriye’ye de daha güçlü ve örgütlü bir konuma gelecektir. Suriye’deki   Esad rejiminin de  kendisine muhalif diğer islami kesimleri  ve Özgür Suriye Ordusu’nu birbirine  düşürüp  güçsüzleştirmek  için, DAİŞ’e  karşı herhangi bir  saldırı gerçekleştirmediği, ona göz yumduğu  söylenmekteydi. Bu mümkündür.  DAİŞ’in de bugüne kadar Esad’ın güçlerine karşı görülebilinir bir askeri  etkinliği  yoktur. Hatta  bugün  Rojava’da  binlerce asker ve askeri  mühimmatıyla ‘’kenara çekilmiş’’ olan Baas rejiminin  DAİŞ-YPG çatışmalarına hiçbir müdahalede bulunmayışını da bu eksende yorumlamak mümkündür. Baas  birini diğeriyle ‘’terbiye etme’’ politikası  izliyor. Hepsini  de kendi zemininde çatıştırıyor.  İran’ın ve Esad’ın da, son Öcalan, Türk Devleti  ilişkilerinin gelişimine  tepki  olarak burada  DAİŞ’in  YPG’ye saldırılarını yoğunlaştırmasına  belki de  daha çok göz yumduğunu söylemek mümkündür. Burada  Türkiye’nin  DAİŞ  aracılığıyla, Rojava’da  terör ve katliamlarla istikrarsızlık yaratma politikasının da önemli bir faktör olduğunu göz önünde bulundurmak lazım. Her devletin  cebinde birden fazla ‘’kart’’ var. Hepsini de kendi devlet  çıkarları paralelinde koordineli bir şekilde uygulamaya  çalışıyorlar. Herkes kendisi için DAİŞ’e ‘’göz yumuyor’’, kimisi de destekliyor.Elbette ki kimin çıkar sınırları zorlanırsa, o durumda DAİŞ’e kendince ‘’dur’’ diyecektir. Türkiye’nin  G.Kürdistan ve PKK ile ilişkilerini yeni bir boyuta taşımaya çalışması karşısında, İran da ABD ile ilişkilerini normalleştirerek  ABD’yi de kısmen rahatsız eden  Türkiye’nin ‘’yayılma siyasetine’’  uluslararası bir set geliştirmek isteyebilir.

Irak’ta  güçlenen  DAİŞ  Suriye’de  de yeni bir saldırı başlatacaktır. ‘’Irak’’ta  artık kaçınılmaz hale gelen konfederal  ya da bağımsız 3 ayrı devletin  varlığı  gerçekliği, Suriye’de de benzer bir tabloya zemin hazırlayabilir. Burada da yine  herkesin  kendi  cephesinden  ‘’kendi çıkarına’’  gördüğü,  ‘’alanın da, satanın da memnun’’  olduğu,  bir 3 bölgeli  federatif, konfederatif  ya da belki de sonuçta  bağımsız 3 devletli (Kürt, Alevi,  Sunni) bir tabloya yol açabilir.

ABD  DAİŞ’in  saldırılarına göz yumarken, dengeli  bir siyaseti  de elden bırakmak istemiyor. Sunni  bölgede  DAİŞ, BAAS,  Sunni  Aşiretlerden oluşan bir ‘’koalisyon’’ sözkonusu.  Bu tablonun bir kaosa dönüşmemesi için de  ABD  Kürt, Sunni  ve Şiileri yeniden  mevcut  Irak  içinde daha  ‘’gevşek’’   bir  federal  birleşik Irak’a ikna etmeye çalışıyor.

Şu anda, Şii bölgesi ‘’stabil’’ diyebileceğimiz bir şekilde daha az  problemli; Irak Kürdistan bölgesi  topraklarının neredeyse tamamını (Saidiye  ve  çevresi  DAİŞ’in  elinde) kurtarmış olmanın vermiş olduğu güçle daha bir kendisine güvenmektedir. Sunni   bölge ise alabildiğine karmaşık, belirsiz, kendi içindeki farklı denge unsurlarıyla tam bir kaotik ortama  sürüklenmiş   durumdadır. Gerek  Irak’ın  bir parçası olarak, gerekse ayrı bir devlet olarak  Irak’ta  Sunni  bir devlet,  bir Şii ya da Kürdistan devleti  kadar ‘’kolay’’ ve ‘’huzurlu’’ olmayacaktır. Sunni  Aşiretlerin  bölgedeki  etkinliği  ve  Baas’ın  Musul, Tikrit’te ordu içindeki etkinliği dikkate alındığında  DAİŞ’in bu dokuya  uyum  sağlamakta  büyük zorluklar yaşayacağı açıktır. Hatta DAİŞ’in zamanla ana unsur olmaktan çıkma ihtimali yüksektir.Bütün bunlar Sunni bölgede işlerin kolay olmayacağının sebepleridir.

Aralarında PKK’ye yakın kimi kaynakların da olduğu  bazı  kesimler  Ürdün’de  ABD, İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve KDP’nin  DAİŞ’le  Musul saldırısını  planladığını iddia ediyor. Maliki de benzer bir ithamda bulunuyor. Ama  KDP yaptığı açıklamayla bu iddiayı kesin bir şekilde reddetti. Sayın Mesut Barzani  6 ay öncesinden  Maliki’ye,  ABD ve İngiltere’ye gerekli uyarıları yaptıklarını açıklamıştı. Demek ki Sayın Barzani açısından ‘’gizlenmiş, saklanmış’’ bir  ‘’komplo’’ yoktur. Böylesi  bir toplantı ya da senaryonun  bu  boyutta  ve bu katılımla olmasa da, belli bir şekilde  gerçekleşmiş  olma  olasılığı elbette ki vardır. Bu bilgiler İran , Esad ve Malki’nin  istihbarat güçleri  tarafından özellikle kamuoyuna sunulmaktadır. Ben bu şekilde bir organizasyondan çok, Suudi, Katar ve Türkiye’nin  DAİŞ  ile doğrudan ya da dolaylı organizasyonuna  ABD’nin de göz yumduğunu düşünüyorum.  Bu  gelişmeler hakkında istihbarati bilgilere sahip  Güneyli  Kürtlerin de oluşabilecek yeni  tablodan maksimum şekilde  faydalanabilecekleri  bir hazırlığa ve  konumlanmaya  girdikleri  kanaatindeyim. Sayın Barzani’nin bu durumla  ilgili olarak bazı kesimleri  uyarmış olması, söylenenlerin aksine, aslında toplantı ve senaryoların ana aktörlerinden birisi olmadıklarını  açıklıyor diyebiliriz. KDP’nin  DAİŞ  ile bu konuda  işbirliği yaptığı söylenerek ,  DAİŞ’in  Rojava’da YPG ile çatışmaları nedeniyle , KDP  dolaylı bir şekilde suçlanmak istenmektedir. KDP  ve G. Kürdistan  Yönetimi  herhangi  bir  şekilde  DAİŞ’in  Musul’un  el  geçirilmesi senaryosunu  bilerek  bundan faydalanmışsa, bu  olumlanması  ve takdir edilmesi gereken bir askeri, stratejik  ve  diplomatik başarıdır. Bu yaklaşım sayesinde  hem  Kerkük  dahil  tüm G.Kürdistan toprakları kurtarılmış hem de bağımsız bir devlete alabildiğine yaklaşılmıştır. Sayın Mesud Barzani’nin, kendilerinden  belli tavizler vermeyi de göze alarak, 9 aya yakın bir süre boyunca oluşturulamayan Kürdistan Hükümetinin 8. Kabinesini hızlı bir şekilde oluşturması  talimatını vermesi de, DAİŞ’in beklenen saldırılarına karşı önemli  bir tedbir olarak yorumlanabilir. Peki sormak lazım,  bağımsızlığa doğru yol alan bir Güney  Kürdistan  gerçekliğini, DAİŞ  ile aynı  tabloda  göstermek  kime yarıyor? Kürtlere yaramadığı  açık ve  nettir. Maliki de bugün bu yönde bir saldırı yürütüyorsa,  Kürt düşmanlarının ne denli darbe aldıkları daha bir açığa çıkmaktadır.

Yeni  ‘’Irak’’ ,  Referandum,  Bölgesel  ve Uluslararası  Dengeler

Yeni  bir  ‘’Irak’’ın  varlığı artık tartışma götürmez  bir gerçekliktir. Federatif  çözüm mevcut tabloya uymamakta, dar gelmektedir. Kürdistan  Bölge Başkanı  Sayın Mesut Barzani,  Kerkük  ve Kürdistan bölgesi dışında kalıp  bu son dönemde kurtarılan  diğer bölgelerin  ‘’resmi’’ statüsünün ,  yapılacak bir referandum  ile yani  140. Maddenin  uygulanmasıyla   sonuçlandırılacağını  açıkladı. Devamında  da, Kürdistan  Parlamentosu’nda  yaptığı  konuşmada ‘’bağımsızlık referandumunun ‘’ yapılması için hazırlıkların başlatılması önerisini getirdi.

Bu konuda  G.Kürdistanlı  bütün siyasal partilerin hemfikir olmaları sevindiricidir, önemlidir. Maliki, bu karara tepki gösterdi. Ama, bunun ‘’dostlar alışverişte görsün’’ mealinden bir tepki olduğu açıktır. Maliki’nin  bunu engelleyebilecek bir gücü yoktur. İran yaptığı açıklamayla Sayın Barzani’nin bu kararına tepki gösterdi, ‘’kabul edilemez’’ olarak değerlendirdi. Türkiye de resmi olarak ‘’Irak’ın toprak bütünlüğünü bozacak hiçbir adımı doğru görmediğini’’ açıkladı.

İran’ın  Kürtler arası birliğe ‘’çomak sokarak’’ bu sürecin önünü  kesmeye dönük  bir çaba  içinde olduğu görülmektedir. İran’ın YNK ve Goran’a  ‘’Süleymaniye ve Kerkük’ten oluşan ayrı bir bölge oluşturmaları’’ önerisini götürdüğü söyleniyor. Ama,  YNK ve Goran’ın  tutumları,  bu girişimin başarıya  ulaşamadığını  gösteriyor. İran’ın  PKK ile olan ilişkilerini, defalarca  G.Kürdistan’daki  kazanımlara  zarar verme  yönünde bir araca dönüştürmek istediği aşikardır. İran, PKK , G.Kürdistan  ve Türkiye arasında gelişen süreçten rahatsızdır. G.Kürdistan’daki   son gelişmelerin  ve PKK’nin Türkiye ile olan ilişkilerinin geldiği boyutun  İran’ın PKK üzerinde var olan etkisini azaltacağı gerçekliği, İran’ı  daha çok tedirgin etmektedir. Bu tedirginlik en  son İran  Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın bir demecinde   ‘’ayrı bir Kürt devletine izin vermeyeceğiz’’ şeklindeki  saldırgan bir üsluba dönüştü.  Kürtlerin  akılcı ve dengeli  bir siyaset  izleyerek,  hem  İran’ın  Kürt  siyaseti  üzerindeki  etkisinin  kırılması zeminlerini  güçlendirmeleri  hem  de bu  yaklaşımın İran  ile  sancılı bir karşı karşıya geliş boyutuna  sürüklenmesine  yol  vermemeleri  gerekiyor. Bu  sağlanabilirse, Kuzey, Güney ve Rojava’da  ulusal  birliğin zeminleri ciddi bir şekilde güçlendirilecektir. Bu durum  bu 3 parçada  siyasal statünün elde edilmesi  ve  var olan statünün de bir üst boyuta taşırılması sürecine büyük bir hız kazandıracaktır.

Son yılarda Türkiye  ve Federal  G.Kürdistan  Yönetimi arasında ‘’stratejik’’ olarak ifade edilen bir ilişki gelişmektedir. Özellikle petrol   anlaşması  temelinde  Türkiye,  hem  Irak’ı  hem de ABD’yi  kısmen de olsa karşısına alarak yeni  bir yola  girdiğinin işaretlerini  verdi. G.Kürdistan  Yönetimi  de  petrol satışında izlediği  bu  yeni strateji  ile, ABD’ye ve dünyaya  ‘’Ya  Maliki’nin keyfiyetçi  uygulamalarına son verilmesi  için bir çözüm geliştirilsin ya da biz de başımızın çaresine bakarız’’ mesajını  vermek istedi. G.Kürdistan  Yönetimi’nin  , Öcalan ve Türkiye arasında  gelişen ‘’çözüm süreci’’nde  aktif  bir rol oynadığı, ‘’süreci’’ desteklediği  bilinen  bir gerçekliktir. Öcalan’ın MİT aracılığıyla sürdürdüğü görüşmeler ve Erdoğan’a olan dolaylı ya da dolaysız destek yönlü açıklamaları ortada iken, PKK çevresinin PDK ve sayın Barzani’yi  ‘’Türkiye ile işbirliği yapmak’’la suçlaması  anlamsız  ve ikna edici olmaktan uzak bir karşı propagandadan öteye geçememektedir.

Türkiye bir yandan  Öcalan ile görüşürken, bir  yandan da Rojava’da  DAİŞ’e  destek  vererek  orada  Kürtlerin  elini zayıflatmaya  çalışıyor. Kerkük  Valisi  Necmeddin Kerim  ‘’Türkiye bize Kerkük’ü  ayrı  bir  bölgeye dönüştürün  önerisini  getirdi’’ diyor. Yani Türkiye bir yandan  G.Kürdistan Yönetimi  ile ciddi bir ilişki geliştirirken, artık tartışmasız olarak Irak Kürdistan Bölgesi’ne  katılmış olan Kerkük  gerçekliğine rağmen,  yine  de  son bir hamle olarak,  bir yandan da ‘’Kerküksüz  bir  Kürdistan’’  için  girişimlerde bulunmaktadır. Bu  anlamda Türkiye , Bağımsızlık kararı alacak bir Kürdistan  devleti’ne  bir  süre soğuk  baksa  da,  ‘’Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız’’ dese de,  fiilen ayrı bir devlet   gibi  ilişki  geliştireceği  açıktır. Bu aşamada Türkiye  en üst  çıta olarak  ‘’Irak’’ta  Konfederatif  bir  Kürdistan Devleti’ni  kabullenmek  zorunda  kalacaktır. Kendi  içindeki  ‘’Kürt ve Kürdistan sorunu’’nun  gelişim seyri  Türkiye’nin bu konudaki  resmi  politikasını  belirleyecektir.  Güney  Kürdistan’daki  gelişmeler Türkiye’yi  ciddi  bir şekilde  zorlayacak, uzun  süre ‘’iki arada bir derede’’ temelinde  bir ‘’sürünceme politikası’’nı  sürdüremeyecektir.  Öcalan’ın  bu konuda  Erdoğan’la  yürüttüğü  ‘’süreç’’, ani  gelişen  bu tabloya göre kendisini  yenilemek  zorunda  kalacaktır.  Artık eski  ‘’oyalama’’ politikaları var olan  gerçekliğe daha bir dar gelecektir.

G.Kürdistan’ın  Türkiye’nin  en  önemli  ihracat alanlarından birisi olması yanı sıra, esas olarak  petrol ve doğal gazının Türkiye ekonomisine katacağı  büyük desteğin, her Türk devlet  yöneticisinin  iştahını kabartacağı açıktır. Türkiye’nin  yıllardır kıvrandığı ekonomik krizleri önemli oranda  hafifletecek, giderecek bir faktör olarak, G.Kürdistan petrolü ve doğalgazı, bugünkü konjonktürde Türkiye ve tüm Kürtler arasında zorunlu bir ‘’barış’’ın en önemli  nedenlerinden  birini  oluşturmaktadır. Bu katkı, bu ihtiyaç,  Türk Devleti’nin  istediği  şekilde  bir keyfiyet içinde  G.Kürdistan  ile ilişkilerini yönetmesine  büyük bir engeldir. Ama, yine de Türkiye, Bağımsız  Kürdistan’ın  can damarı  olacak olan  ‘’ekonomik bağımsızlığın’’ en  büyük  anahtarının  şimdilik kendi  elinde olduğunun   rahatlığıyla  hareket  edebilir. Bu realite  bütünsel  olarak Kuzey, Güney  ve  Rojava’da  gelecek  dönemlerin  devletleşme  trendlerinde  önemli  bir faktör olarak öne  çıkacaktır. Kürtler  ortak  bir ulusal strateji  geliştiremezlerse, Türkiye’nin  elindeki  bu ‘’koz’’  Kürtler  için bir çok dezavantaja sebep olabilir. Hatta bu realiteden dolayı , kafalarda beliren  1975 Cezayir Anlaşması  sonrası  Kürtlerin  uğradığı  ihanetin  farklı bir versiyonunun Türk devleti tarafından uygulanmayacağının garantisinin olmayacağı yönündeki  haklı kaygıları da  göz ardı etmemek lazım. Türk  Devleti’nin  herhangi  bir  nedenle  petrol satışını durdurması  ihtimali, bağımsızlık yolunda ciddi bir kriz nedeni  olarak G.Kürdistan Yönetimi tarafından hesaba katılmalıdır. Böylesi  ihtimaller için , mutlaka  B ve C planları şimdiden planlanmalıdır.

Burada temel  sorun  G.Kürdistan petrol ve doğal gazının  yurt dışına naklinin sağlanmasıdır . Bu, ya Türkiye yoluyla, ya İran yoluyla, ya da Suriye ve Rojava yoluyla gerçekleşebilir. Ekonomik bağımsızlık şartıyla Konfederatif bir Irak’ta bir dönem daha  ‘’idare etmek’’ de belki daha çok öne çıkacak  bir seçenektir. Akılcı siyaset,  tüm bu kapıları tümden kapatmayacak şekilde,  güçlü  bir Kürdistani  birlik ile, hiç kimseyle ‘’tüm köprüleri atmadan’’,  süreci  yönetebilmekten  geçer. Elbette ki  bu yollardan her birisinin de kendisine göre ‘’ bir faturası’’ olacaktır.

Her zaman ciddi bir ‘’tıkaç’’ olarak Kürtlerin karşısına çıkabilme  potansiyeli  taşıyan  Türkiye’nin bugünkü petrol satışı politikasından  vazgeçme ihtimaline, bu  tehlikeye  karşı  farklı seçeneklerin de geliştirilmesi şarttır. Bu konuda , geliştirlebilecek bir plan da Rojava üzerinden petrol nakliyatının sağlanmasıdır. Bu elbette ki kolay değildir. Böylesi bir  B Planı için,  üç alanda çalışma   geliştirilmesi lazım. Birincisi, Rojava’da  mutlaka ulusal birlik sağlanmalıdır. Bu ulusal  birlik Güney  Kürdistan  Yönetimi ve Kuzey  Kürdistan’daki  ulusal  güçlerle  stratejik bir ilişki içinde olmalıdır. İkincisi, Suriye  Baas  Rejimi’nin   Batı Kürdistan’ı  parçalamak  amacıyla oluşturduğu  ‘’Arap Kemeri’’ nin  Batı Kürdistan toprakları içinde kaldığı  gerçekliğinden  hareketle  bu bölgelerin Rojava  sınırlarına mutlaka katılabilmesi sağlanmalıdır. Bu gerçekleştirilemezse, Batı Kürdistan’ın  toprak birliği sağlanmaz. Uçüncüsü, Rojava’dan  Akdeniz’e  açılmayı  sağlayacak bir  hat mutlaka  oluşturulmalıdır. Kolay olmadığı kesin; ama stratejik bir hamle olacaktır. Bunun sadece Kürtlerin insiyatifine bağlı olmadığı, bölgesel ve uluslararası kimi kabullerin gerekli olduğu açıktır. Akdeniz’e  açılan  bir Rojava, aynı zamanda  Güney  Kürdistan’a  da  büyük  bir nefes  borusu  işlevi  görecektir. Bu kolay bir yol değildir, ama mutlaka hesaba katılarak değerlendirilmelidir. Bu  durumda  Rojava’nın coğrafik  konumu,   stratejik  olarak toprak genişliği, nüfus  ve  ekonomik  gücünden  kat  be  kat  daha önemli bir duruma gelecektir.

Bu siyasetin  yaşam  bulması  çabaları ile 3 parçadaki  ulusal  güçlerin  Türkiye ile  yeni  bir diyalog geliştirmeleri gerçekliği  birlikte değerlendirilmelidir. Kuzey, Güney  ve  Rojava’daki   Kürdistani  güçlerin ortak bir ulusal  stratejiyle  Türkiye ile  çatışmasızlığı geliştirerek  en üst düzeyde karşılıklı çıkarları esas alan yeni bir ilişki  içine girmesi çok önemlidir. Güney’in  de, Rojava’nın  da rahatlaması  ve  ‘’bir üst lige’’ çıkabilmeleri, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da  savaş yerine siyaseti n ve  sivil mücadelenin   geliştirilmesiyle önemli oranda bağlantılıdır. Kuzey’de   sadece çatışmasızlığın değil, en temel ulusal demokratik hakların kabul  edilmesi  böylesi  bir sürecin devamının teminatı olacaktır. K.Kürdistan’da  savaşın  olmadığı  bir ortamda  Kürt ve Kürdistan sorununun  çözümü  için siyasal  mücadele  esas alınmalıdır.  Yekvücut  olmuş  3 parça Kürtleri, Türk devletinin  Kürtlerin  hak  ve özgürlükleri  konusunda  sürdürdüğü  ‘’oyalama’’, ‘’zaman kazanma’’  gibi sürünceme siyasetine  de  önemli  oranda  set  çekebilirler. Türkiye, kendi  çıkarları ile 3 parça Kürtlerinin çıkarlarını  ortaklaştırmadığı  sürece, K.Kürdistan  realitesine  uygun  bir çözüm  programını  kabul  etmediği  sürece, ne  Kürtlerle  sonuç  alıcı bir  ittifakı  olabilir; ne de  kendi  sorunları  içinde  boğulmaktan  kurtulabilir. Karşılıklı kabul  ve  çıkarlar  temelinde  geliştirilecek  bu  siyaseti   Türkiye’nin  en  geniş kesimleri  de makul  karşılayacaktır. Devlet  ve halkının çıkarlarını  düşünen  akılcı bir Türk  devlet  yönetimi de ,  ‘’oyalama ve kandırma’’ siyaseti  yerine  Kürt ve Kürdistan sorununun  adaletli, eşitlik temelinde   en geniş kesimlerin katılımına açık, şeffaf çözümünü ve bu temelde  bir  ilişki  programını geliştirir. Çözümsüzlüğü  değişik  kılıflarla  gizleyen,  kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmelerle  ve tarihin tekerrüründen  öte  bir  anlam  taşımayacak olan  siyasetlerle  artık  zaman  kaybedilmemelidir.

Bu  yaklaşımı  eski  ‘’Misak-ı  Milli’’cilik ile , ‘’Neo  Osmanlıcılıkla’’ bağlantılı  düşünen  ‘’tek millet, tek devlet, tek bayrak’’çılar  elbette  ki  bunun   sadece  bir ‘’rüya’’  olarak  kalacağı  gerçekliğini kabullenmelidirler. Artık  bağımsızlığı  gündemine  alan  mevcut  Güney  Kürdistan  Federal  Devleti ‘ni, tekrar bir  ‘’Musul  Vilayeti’’ olarak  görmek  isteyenlere  ancak  ‘’tarih müzesi’’nin  tozlu raflarında ‘’numune’’ olarak  yer  bulunabilinir. Türkiye ve Güney   Kürdistan  Devleti’nin  ortaklığı  da elbette ki  gündeme gelebilecek bir seçenektir. Alt limiti  eşit iki devletli  bir Konfederasyon olabilecek  bir  ortaklık , yakın bir zamanda  değil  ama, orta vadede   gündeme  gelebilir. Bölge,  Rojava  ve  Kuzey  Kürdistan’daki   gelişmelerin  seyri  bunun  zaman,  biçim ve bileşimini  önemli  oranda  belirleyerek , bir seçenek  olarak  önümüze getirebilir.  Güney Kürdistan’ın bağımsızlığa yol aldığı bir süreçte, Türkiye’de  ‘’tek dil, tek bayrak, tek millet’’ anlayışıyla sorunun ‘’çözümlenmeye’’ çalışılmasının bir ‘’devekuşu ‘’ politikası olmaktan öteye geçemeyeceği de gerçekliğin diğer yüzünü ifade etmektedir. Eğer bir G.Kürdistan ve Türkiye ortaklığı  gündemleşecekse , Kuzeyde de buna uyumlu bir çözüm programı kendisini dayatacaktır.

G.Kürdistan  Yönetimi  açısından Türkiye ile ilişkiler geliştirilirken, ABD’nin  mümkün  oldukça  desteğini almaya çalışmanın önemi  de ortadadır. İran ile de  rijitlik ekseninde karşı  karşıya  gelinmeyecek  bir ilişkinin  korunmasına  dikkat  edilmesi  gerekliliği  de diğer ayrı bir hassasiyet noktasıdır. Kürtlerin  ABD, İran ve Türkiye ile dengeli, mesafeli  ve 3 devleti de ‘’kollayan’’ bir  siyaset  izlemeleri,  mevcut  konjonktürün  zorunlu  kıldığı  bir ‘’sırat köprüsü’’dür. Burada  hem  tecrübe, hem  öngörü , hem  de  Kürtlerin  iç  birliği, bu  ‘’köprüden’’  zaiyatsız  geçmekte  en  önemli  faktörler olacaktır.

ABD  daha  çok  mevcut  durumda ‘’Kerküklü  bir Kürdistan’’ın denge unsuru olacağı bir ‘’Federatif  Birleşik Irak’’i  koruyup  biraz  daha  geliştirme siyaseti  yürütürken, her şeye  rağmen  gelişebilecek  konfederatif  hatta bağımsız  devlet  seçeneğine  de tümüyle reddiyeci  bir tutum içinde olmayacaktır. Arap  Devletleri’nin  G.Kürdistan’ın  bağımsız devlet  düşüncesine homojen  bir yaklaşım göstermedikleri görülmektedir. Mısır  ve  Filistin doğrudan  bağımsız  bir Kürdistan’a  karşı olduklarını açıkladılar. Suudi Arabistan, Ürdün  ve   Katar vd. bazı  Arap  Devletleri’nin de Sunni eksenli bir bakış açısıyla, konfedaratif hatta  bağımsız Kürdistan’a  karşı bir tutum sergilemeyeceklerini söylemek mümkündür. Avrupa  ülkelerinin  büyük  çoğunluğunun  konfederasyon ve bağımsızlık konusunda olumlu  bir tutum içinde olacakları yönünde  bir kanaat öne çıkıyor.  Rusya ‘’iş başa düştüğünde’’  bağımsız Kürdistan’a karşı çıkmayacağının sinyallerini vermektedir. İsrail’li  bazı  yetkililerin bağımsız  Kürdistanı  destekler  doğrultudaki  açıklamaları, Türkiye, İran, Arap Devletleri   zemininde geçici olumsuz    bir rol oynarken, ABD  ve Avrupa’nın desteklerini artırmada olumlu bir rol oynayacaktır.

Musul’un   DAİŞ  tarafından  ele  geçirilmesinin  sadece  Musul  ile  ilgili  bir senaryo  olmadığının bilinciyle, tüm Kürtlerin  dikkatli, hazırlıklı ama, rahat ve daha   sakin bir şekilde   geleceğe  bakmaları  gerektiğini  düşünüyorum. Güney  Kürdistan’da  bağımsız  devlet  yolu açılmıştır. Bunun ilan süresi  bölgesel  ve  uluslararası  bazı  kabullerin  hızlandırılmasına bağlıdır. Bu  gelişmeler  tüm  Kürdistan parçalarında  artık  hiçbir  şeyin  ‘’eskisi  gibi kalmayacağı’’  yeni  bir  ‘’tarihsel  sürec’’e  kapıyı açmıştır. Herkesin  bu  gerçeklik  temelinde  yeniden  konumlanması  gerekmektedir.

Güney  Kürdistan  Parlamentosu’nun  bağımsızlık  referandumu  kararı  alması için tarih bekleniyor. Başkan  Sayın  Mesut  Barzani, bu karardan kesinlikle  vazgeçmeyeceklerini  net bir tavırla yineledi. 140. Madde  ve  Bağımsızlık Referandumlarıyla,   Bağımsızlık ‘’kartı’’nı  eline almış Güney  Kürdistan Yönetimi,  hem dünya ve  bölge devletlerine , hem de   Şii ve Sunni  Iraklılara karşı daha güçlü bir şekilde bir  ‘’konfederasyon’’  için masaya oturacaktır. Artık kesin olarak ekonomik bağımsızlık, pêşmerge gücünün statüsü  ve referandumla  gerçekleşmiş  140. Madde dahil , tüm taleplerinin karşılandığı  Malikisiz  konfederatif   yeni  bir ortaklık  zemini  varsa,  G.Kürdistan  Yönetimi  bir süre  bu statüyü  de  reddetmeyecek  gibi  görünüyor.  Aksi  durumda,  bağımsızlık  referandumundan  çıkacak kararın  uygulanması  kaçınılmazdır.  Federatif   Güney  Kürdistan  ile tarihe yeni bir kapı açan Kürt ulusu, Konfederatif  ve  Bağımsız Güney Kürdistan Devleti  ile de  bin yıllık ‘’makus talihin’’ değiştiği  ve yeni  bir ‘’çağ’’ın  başladığı  tarihsel   bir sürecin temellerini  atacaktır. Yüzlerce  yıldır ‘’kaderi  bağlanan’’  Kürt milleti  ve  Kürdistan’ın, artık  tersi  bir seyirle, atacağı  her adım, katlanarak  kendisine  özgürlük  olarak dönecektir.  Rojava’da   da  Hewlêr  Mutabakatı  temelinde Kürt Yüksek Konseyi (Desteya  Bilind ya Kurd)  ile ulusal  birlik ve  ortak bir  irade  oluşturulursa,  Suriye’deki   belirsizlikten, Güney Kürdistan’ın da desteğiyle, yeni  bir devletleşmenin  ortaya  çıkması  sürpriz  olmayacaktır. Evet,   ‘’Bu yüzyıl  Kürtlerin yüzyılı olacaktır’’. Bunun  da  en  önemli  anahtarı  her parçada ulusal birliktir; tüm dünya  Kürtlerinin birliği ve birbirlerini desteklemeleridir. Güney  Kürdistan’ın  bağımsızlık  talebini  desteklemek , Batı  Kürdistan’da (Rojava)  ulusal  birliği sağlamak , Kuzey’de  de  Güney  ile uyumlu bir ulusal güçler mutabakatı  oluşturmak  ve  değişim  fırsatlarını  Doğu’da  ulusal  birlik ile karşılayabilmek   için tüm gücümüzle  el  ele  verme  zamanıdır. Kürtlerin bu konuda yol almaları, PKK’nin tüm parçalarda yeni bir siyaset tarzıyla, ulusal demokratik birliği gerçekten de içselleştirecek bir zemine gelmesiyle önemli oranda bağlantılıdır. Bunun sağlanmasını zorlayacak  en etkili faktörlerden biri  de, Kuzey Kürdistan’da  güçlü  bir Kürdistani  Parti ile gerçek bir balansın sağlanmasıdır.14.07.2014

Hinek nivîsên din:

Nerîna te