Ankara-Şam orijinli “yol göstericilere” dair

Yıllardır, Türk siyasal yaşamında mehteran bir şevkle mücadele eden kimi aydın ve sol etiketli yapılar, toplumsal dönüşümlerin baş gösterdiği girift zamanlarda bütün enerjilerini Kürd sorununun ehlileştirilmesi için harcamaktalar. Özellikle de bu kesimlerin, her ne hikmetse ciddi toplumsal çalkantı ve sistemin ölümcül erozyonuna rağmen daima aynı araç, misyon ve olanaklara sahip olduklarını görüyoruz.

Bir yandan Kürd halkının ulusal demokratik mücadele umudu yükselirken öte yandan bu İttihat ve Terakki orjinli cilalı solcuların kaybetme korkuları derinleşmektedir. Doğal olarak umut ve korku dağları giderekten birbirini tetiklemekte ve birbirini tehdit etmektedir. Yalan ve kan üzerine inşa edilen korku cumhuriyetinin envai renklerdeki korkuluklarının yegâne görevleri ise “misak-ı milli” desturunun korunması ve “Üniter devlet”e zarar getirebilecek olası gelişmeleri bertaraf etmektir.

Sol görünümlü şemsiyelerin altında kimi yaldızlı argümanlarla yaşamın puslu kuytuluklarında İttihatçı Kemalist ağabeylerinden almış oldukları ödünç sıfatların büyülü kompleksiyle Kürd ve Kürdistan sorununda daima kendi egemenleriyle paralellik arz eden; politik duvarlar ören Kemalist solcular, sosyal şoven kesimler yarattıkları yalancı şatonun olanakları sayesinde; korkunç bir kara propaganda yöntemleriyle kitlelerin beyinlerini uyuşturmaktalar. Tekçi ve ırkçı bir mantaliteyle faşizmin kitlesel damarlarını “sol” boyalarla kamuflaj çabası içerisindeler. Dolaysıyla kan ve yalanlar üzerine inşa edilen bu sistemin esas koruyucu ve kollayıcı güçleri “sol” etiketli sivil uzantılardır. Bu güçler ihtiyaç duyduklarında Celal Bayar başkanlığında çakma Türkiye Komünist partisini oluşturup yalanlarını uluslararası arenada daha da pekiştirmişler. Bu İttihatçı kadroların torunları günümüzde çakma TKP ve sol görünümlü kimi yapılar sayesinde Kürd halkına “misak-ı milli”ci bir yol haritasını hazırlatıp neler yapmaları gerektiği konusunda “ağabeylik” yapıyorlar.

Yeniden “Kuvay-ı milli” ruhuyla, Şefik Hüsnü’den arta kalan miras üzerine örgütlenen Türk solu “misakı milli”nin çatırdayan duvarlarını onarmak ve daha da güçlendirmek için Kemalizm’i sosyalizm sosuyla süsleyip kitlelere sunmaya ve dolaysıyla 1960’larda “ordu-gençlik el ele” şiarıyla genç beyinlerin fethi başlatıldı. Bugün ise o dönemin “hoca-yoldaş” kadroları Kürd halkına “doğru yolu kavrama” lütfünü göstermektedir. Elbette bundan 35-40 yıl önce Kürd ve Kürdistan kavramlarını dillendirenleri “ilkel milliyetçilikle” suçlayanlar yine bu kadrolardı. Türk solu 1970li yıllarda kürd halkının “ayrı örgütlenme” tezini ve “bağımsız Kürdistan” şiarı karşısında olmadık sosyal şoven tezler geliştirdiler.

Özellikle 1980 ve öncesi Türk solunun etkin olduğu coğrafî bölgelere baktığımız zaman o dönemlerde solun etkin olduğu bölge ve kentlerde bugün Ergenekon bağlantılı Kemalist Sol hareketlerin etkin olduklarını görüyoruz. Kürtlere karşı en etkin linç ve saldırılar bu kentlerde yaşanmakta. 1980 öncesi Karadeniz, Ege ve Akdeniz sol hareketlerin etkin oldukları bölgelerdi ve mevcut fraksiyonlar arasında ciddi rekabet yaşanmaktaydı. O dönemin politik atmosferini özellikle ‘68 ve ‘78 kuşağının çok iyi anımsadığını biliyorum. Trabzon, Samsun, Bursa, Sakarya, Çanakkale, İzmir, Antalya, Mersin vb gibi yerlerdeki ırkçı saldırıların yoğunluğu ve Ergenekon’un bu tür yerlerde istediği oyunu çok rahatlıkla sergilemesi, kolayca kitle desteğini bulması ve buna karşı gerçek bir sol-sosyal demokrat muhalefetin olmaması bu düşüncelerimizi pekiştiriyor.

Bir diğer nokta ise o sürecin ilgili kimi sol kadrolarının bugünkü egemen Kürd hareketine “transfer” olmaları ve özellikle de Kürd medyasını kontrol etmeleri, Türkiyelilik kimliği adı altında ısrarlı yol haritalarını sunma konusunda özverili çabaları nasıl izah edilir bilemiyoruz. Ankara-Şam patentini almış ve  geçmişte kimi sol grup ve partilerin ‘lider’ etiketine sahip kişilerin bugün “Türkiyelilik tezinin” öncüleri olması bizi kimi soru işaretleriyle baş başa bırakıyor. Bu “solcu” baylar bir dönem Şam, Doğu Berlin ve Ankara üçgenînde etkin örgütlerin ileri lider kadrolarıydı. Ancak ne hikmetse bu baylar peş peşe örgüt ve partilerini işlevsiz hale getirip basit bir tabela partisi konumuna sokunca yıllardır özlemini duydukları Türk bayrağı altında yaşamak için valizlerini toplayıp Türkiye ye dönüş yaptılar. Bu bayların görev gereği şimdi de Kürdlere yol göstermek, akıl vermek ve yeni senaryolar hazırlamak için tezgâhın başına geçtiklerini görüyoruz. Tıpkı diğer yoldaşları Yalçın Küçük, Mahir Kaynak ve Doğu Perinçek gibi bayrağı devir alan bu baylar Kürd medyası aracılığıyla Kürdlerin ne yapmaları gerektiğini birer birer dikte etmeye çalışıyorlar. Üstelik Kürdlerin kendilerine sunmuş oldukları sayısız ayrıcalık ve olanaklara sayesinde bu “misak-ı millici” görevlerini şevkle ifa etmeye devam etmektedirler.

Bu tespitlerinin gerçekliğini test etmek isteyenler olursa, o kişilere önereceğim tek şey dikkatli ve özenle egemen Kurd medyasının künyesine bakmalarını önermek olacaktır. Bir nevi son yıllardaki siyasal arenadaki eşbaşkanlık gibi perde gerisinde oturan asıl  “görevli” komiserlerin sunmuş oldukları yol güzergâhlarına bakmakta yarar vardır. Bir diğer nokta da egemen Kurd medyasının Ankara ve İstanbul’daki kimi demirbaş “kadroluların” müdahale gücü ve değişmez, tartışılmaz duruşları bize çok net fikirler sunmaktadır. Bu bayların “Türkiyelilik tezlerini”  takip edenler konunun boyutunu daha iyi kavradıklarından gayet eminim. Bu bayların ısrarlı güney Kürdistan düşmanlığı ve mevcut kazanımları aşağılayıcı bir tarzda küçümsemeleri, kuzey ve Güney parçaları arasındaki yakınlaşmaları törpüleme çabalarını basit bir “enternasiyonalist” dayanışma gereği olduğunu düşünmek, ifade etmek için saf olmak gerekiyor. Eğer “enternasyonalist” bir dayanışmadan söz edilecekse o da sömürgeci güçlerin ve sosyal şöven çevrelerin Kurd halkına karşı yürüttüğü ve kurduğu lanetli ittifaktır.

Bu Kemalist komiserlerin Kürd soruna yaklaşımları bize Güney Kürdistan’daki 1960’lı, 1970’li yıllardaki sosyal şovenlerin “ilerici-sosyalist BAAS” hakkında dillendirdikleri nakaratları anımsatıyor. Dolaysıyla sömürgeci ve emperyalist güçler tarafından çizilen “misak-ı milli” sınırları korumak ve kollamak görevini “ilericilik” olarak telakki eden bu baylar bıkmadan, hiç usanmadan Kürd halkına sosyal şoven yaklaşımlarını, bir sınıf dayanışması olarak dayatmaktalar. Ne yazık ki bu bayları kürd halkının sırtında taşıtan ve yaşatan ise Kemalist Kürdlerdir. Çünkü İttihat ve Terakki’cilerin ardılları Kürdistan’ı parçalamakla, işgal etmekle ya da seferler düzenleyerek “misak ı milli”nin dişlileri arasında öğütemeyeceğini anlayınca bu kez arkalarından yıkım ve toz bulutları bıraktıran “eğitilmiş ve seçilmiş” kimi Kurd Kemalistlerin öncülüğünden yeni bir senaryo hazırladılar. Bu senaryo da kozmik odaların kuytu karanlıklarında özenle hazırlanıp “Türkiyelilik şemsiyesi” altında “tek bayrak, tek vatan ve tek dil” nakaratı eşliğinde mevcut sömürgeci sisteme entegre etme hamleleri başlatılmış bulunmaktadır.

Bu zorlu ve kritik süreçte haklı ve güçsüz Kürdistanî güçler mi başat gelir yoksa güçlü ve haksız olan sömürgeci güçler mi zaman gösterecektir. İnsanlığın tarihsel ve ezilen ulusların mücadele deneyimi bu kritik süreçlerde haklı ve örgütlü güçlerin başat geldiğini hatırlatmakta yarar vardır. Yeter ki Ankara, Şam ve Tahran’ın kozmik odalarından hazırlanan reçeteler, yol haritaları ve çözüm önerilerinden uzak duralım ve  Kürd halkının kendi coğrafyasında kendi kendini özgürce yönetmesi şiarıyla hazırlanan ortaklaşa bir Kürdistani çözüm gücü yaratalım!!!

Cano Amedî

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir