Mahmut Uzun
“1919’da Kemal Paşa Kürdistan’a geldi.
Osmanlı, onun idamına karar vermişti; Kürtlerin asırlardır üzerine yapıştırılan “eşkıya” damgasını bu kez onun alnına da vurmuştu. Fakat biz, şeyhler, beyler ve ağalar; onu koruduk. Erzurum’da kongreyi yaptık, ardından Kahtalı Hacı Bedir Ağa’nın beş yüz atlısı ve Dersimli Diyap Ağa’nın kuvvetleriyle Sivas’a gidip orada da kongreyi topladık. Kemal Paşa, Kürt milletinin haklarına sadık kalacağına yeminler etti. Biz de inandık, omuz verdik, koruduk.
Sonrası mı? Cumhuriyet kuruldu, Lozan imzalandı. Ve Kemal Paşa, arkasına bile bakmadan Kürtleri darağaçlarına, zindanlara ve sürgün yollarına gönderdi. Kendisini ayakta tutan ne kadar kuvvetli Kürt ailesi ve şahsiyeti varsa ya idam edildi ya da tasfiye edildi.”
(Musa Anter, Hatıralarım)
Bugün ayrıca, 20 Eylül…
Bugün, Musa Anter’in düşmanlarının ve işbirlikçilerinin elbirliğiyle Diyarbakır sokaklarında vurulduğu gün.
Apê Musa’nın bedeni toprağa düştü ama sözü hala ayakta:
“İhanetle kol kola yürüyen halk, kendi yolunu kaybeder.”
Katliam yalnızca bir bedenin sonu değildi; bir halkın vicdanına sıkılmış kurşundu.
Kürtlerin çoğu düşmanlarının “çok acımasız, alçak, gaddar” olduğunu söyler dururlar.
Ben bu kanaatte değilim. Alçaksız, katilsiz, gaddarsız bir toplum yoktur.
Hitler vardı; Amerika’nın Vietnam’a attığı bombalar, İkinci Dünya Savaşı’ndakilerden daha fazlaydı. Ama Vietnam halkı, topyekün bir iradeyle işgalciyi yendi. Gandhi, Hindistan’da tek kurşun atmadan İngiliz sömürgeciliğini yıktı. Çünkü baştan yaptı yapması gerekeni: sömürge kimliğini yırtıp attı.
Kürdün yapmadığı budur.
Türk devleti yüzyıldır katliamlar yapıyor. Ama sabah yatağından kalkan “düşürülmüş” Kürt siyasetçileri hala “barış ve kardeşlik”ten söz ediyor. Bu, çoğu kez bilgisiz, kişiliksiz, basit çıkarlara dayalı bir barış çağrısıdır.
Türkiye coğrafyasında devletle ve bu tür Kürt siyasetçileriyle barış sağlanmaz. Barış iki güç arasında olur; bilekler bükülür, sırtlar toprağa değer, ondan sonra hukuk inşa edilir. Başka halkların iç savaşları böyle yaşandı.
Kürtler ve Türkler sorunları çözmüyor; sadece üstünü örtüyorlar. Türk devleti, kişiliksizleşmiş Kürt siyasetine biraz gülümsediğinde, yüzlerde sahte bir iyimserlik beliriyor. Bugün Türkiye’nin sorunları, Kürt sorunundan da büyüktür; çürümüş binanın içinde Kürde küçük bir oda açarak meseleyi çözdüğünü sanıyorlar. Ve o odanın kapısına kimin gireceğini yine kendileri karar veriyor.
Kürt kardeşim, şunu unutma: “Kürt sorunu çözülürse Türkiye’nin bütün sorunları çözülür” diyenler yanılıyor. Tam tersi doğrudur. Kürt sorununu çözümsüz bırakan Türklerin kendi iç kavgalarıdır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tüm tarihlerinin özü, iktidar ve mülk paylaşımı için birbirlerinin kellelerini vurmaktır. Bugün Tayyip ve AKP devleti bu geleneğin mirasçısıdır. Ordusuyla, çeteleriyle Kürtlere saldırmasının sebebi budur.
Bu devlet, kendi halkını bombalayacak kadar alçaktır. “Ben Kürt halkını bombalamak istemiyorum” deyip istifa eden bir subay gördünüz mü? Yok.
Çünkü ordunun omurgası çürümüş, onuru yok. Generaller birer katil gibi yetiştirilmiş, talan ve yolsuzluktan, her an darbe potansiyeli olan bu ordu her gün gece gündüz Kürdistan köylerini bombalıyor.
Herkes AKP’ye yükleniyor, ama devlete kimse toz kondurmuyor. Kürtler hesap soramıyor. Bir kısmı devlet kurumlarıyla çatışırken, diğer kısmı aynı kurumların içinde siyaset yapıyor. Bu çelişki normal görülüyor. Böylece Kürt, Türk ile çözümsüz ve karmaşık bir ilişkinin içine sıkışıyor.
Sorun yalnızca düşmanın gaddarlığı değil, Kürdün belirsiz, yarım kalmış duruşudur. Bu ülkede muhalefetle iktidar aynı gövdeden beslenir; sağ, sol, muhafazakar, liberal birbirine dönüşür. AKP’nin mağduriyet söylemiyle iktidara gelip, İslam kardeşliği adıyla Kürtlerden oy toplaması, ama sonra Kürdistan’ı bombalaması bundandır.
Son barış süreci işte bu tablonun sahte perdesiydi. Kürt kazanımlarını tasfiye etmek için kurulmuş bir ihanet şebekesiydi. O masaya oturan, kendi kimliğinin yarısını bırakıp kalktı. Peşine takılan her Kürt, tarihten silinmeye mahküm oldu.
Ve bugün, Musa Anter’in ölüm yıl dönümünde, bu ihaneti haykırmadan durmak vicdana ihanet olur.
Savaş yok diyenlere soruyorum:
Gece Kürt köylerini bombalayan uçakların gürültüsü nedir öyleyse?
Bu tek yanlı vuruşun barışı olmaz. Bu topraklar, ancak o vuruşun sahipleri diz çöktürüldüğünde barışı tanıyacaktır.
Türk devleti, ordusu ve polisi Kürdistan’dan çekilmelidir. Bu, her Kürdün hakkıdır. Bu devleti asıl korkutan birkaç çatışma değil; halkın topyekün “sizi istemiyoruz” demesidir.
Kürtlerin bir türlü yapamadığı da budur:
Yarım kalan kimliği yırtıp atmak, sömürge zincirini koparmak.
Ve işte o gün, Musa Anter’in sesinin toprağın altından yükselen yankısı gerçeğe dönüşecektir:
“İhaneti reddet, onurunu sahiplen!”
(Makale içerikleri tamamen yazarın sorumluluğundadır. Sitemiz, bu görüşlerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.)


