Erkan POLAT
Kürt Sorunu, Öcalan ve Yeni Çözüm Sürecine Devrimci Marksist Bir Bakış…
Bugün Türkiye’de yeni çözüm süreci ve onun hukuki zemini olarak ortaya çıkan çerçeve yasa etrafında yalnızca siyasal bir tartışma yaşanmıyor. Aynı zamanda sosyal medya üzerinden büyük bir algı ve propaganda savaşı yürütülüyor. Bir tarafta süreci neredeyse sorgulanamaz bir “barış projesi” olarak sunanlar, diğer tarafta PKK’nin ve Abdullah Öcalan’ın geçmişini içeriden bildiklerini söyleyerek bugünkü gelişmeleri bu geçmiş üzerinden açıklayan ve çoğu zaman bütün süreci Öcalan’ın kişiliğine indirgeyen başka bir propaganda hattı var.
İki tarafın da ortak bir özelliği bulunuyor: Gerçeğin yalnızca kendi görmek istedikleri bölümünü öne çıkarmaları.
Ben bu tartışmaya ne Öcalan’ın savunucusu olarak ne de Öcalan düşmanlığını siyasal bir çizgi haline getirenlerin yanında durarak yaklaşmak istiyorum. Çünkü bizim açımızdan mesele bir kişinin kişiliği, karizması, geçmişteki hataları veya bugün yaptığı açıklamalar değildir. Mesele çok daha büyüktür.
Mesele Kürt sorunudur.
Mesele Türkiye’de yıllardır çözülemeyen ulusal sorunun hangi siyasal ve toplumsal temelde çözülebileceğidir. Mesele silahların bırakılması ile Kürt sorununun çözülmesini birbirine karıştırmamaktır. Ve mesele, Kürt halkının tarihsel hakları ile PKK’nin bu haklar üzerindeki temsil iddiasını birbirinden ayırabilmektir.
Bugün çerçeve yasa Meclis’ten geçmiş, süreç yeni bir hukuki aşamaya girmiş durumdadır. Yasanın uygulanması PKK/KCK’nın fiili varlığının sona ermesi ve silahların tesliminin tespiti gibi koşullara bağlanmıştır. Ardından süreç açısından çeşitli izleme ve koordinasyon mekanizmaları oluşturulmuştur.
Fakat burada çok temel bir soru sormak gerekiyor:
PKK’nin silah bırakması Kürt sorununun çözümü müdür, yoksa Kürt sorununun çözümünün önünü açabilecek siyasal koşullardan yalnızca biri midir? Bu ikisi aynı şey değildir.
Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor.
Kürt sorunu PKK ile başlamadı.
PKK’nin ortaya çıkmasından önce de Kürtler vardı. Kürtlerin inkârı, asimilasyonu, siyasal ve kültürel haklarının sınırlandırılması vardı. Dil sorunu vardı. Kimlik sorunu vardı. Zorunlu göçler, baskılar ve devletin güvenlik merkezli Kürt politikaları vardı.
Dolayısıyla PKK’nin bugün silah bırakması, Kürt sorununun tarihsel nedenlerini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde PKK’nin ortaya çıkmış olması da Kürt sorununun bütün tarihini PKK’nin tarihiyle özdeşleştirme hakkı vermez. İşte bugün yapılan en büyük siyasal hatalardan biri budur.
Bir taraf diyor ki:
“PKK silah bırakıyorsa Kürt sorunu da bitmiştir.”
Hayır!
Diğer taraf diyor ki:
“PKK olmadan Kürt sorunu çözülemez.”
Bu da doğru değildir.
Çünkü Kürt halkının hakları herhangi bir örgütün mülkü değildir. Kürt sorunu PKK’nin özel mülkiyeti değildir. Kürt halkının tarihsel ve demokratik hakları vardır. Bu hakların savunulması için PKK’nin varlığını zorunlu koşul olarak kabul etmek, Kürt halkının siyasal varlığını bir örgütün varlığına bağımlı hale getirmektir. Bu ise demokratik ve sosyalist bir bakış açısından kabul edilemez.
ÖCALAN’I ELEŞTİRMEK KÜRT DÜŞMANLIĞI DEĞİLDİR
Bugün sosyal medyada özellikle dikkat çeken başka bir manipülasyon biçimi de budur. Öcalan’ı eleştiren herkes Kürt düşmanı ilan edilebiliyor. PKK’nin tarihini sorgulayan herkes “Kürt halkının kazanımlarına saldırmakla” suçlanabiliyor. Öcalan’ın siyasal çizgisindeki değişimleri tartışmak bile kimi çevrelerde neredeyse dokunulmaz bir alana dönüştürülüyor. Oysa Marksist eleştiri kişilere tapınmayı değil, kişileri de siyasal süreçleri de tarihsel koşulları içerisinde değerlendirmeyi gerektirir. Öcalan’ın PKK üzerindeki tarihsel etkisi tartışılmaz.
PKK’nin kuruluşunda, örgütsel yapılanmasında ve siyasal çizgisinin şekillenmesinde Öcalan’ın belirleyici rolü olduğu da tartışılmaz. Fakat buradan “Öcalan ne söylüyorsa Kürt halkının çıkarı odur” sonucu çıkmaz. Tam tersine, devrimci Marksist yöntem bize şunu söyler: Hiçbir lider, hiçbir örgüt, hiçbir hareket ve hiçbir siyasal çizgi eleştirinin üzerinde değildir. Öcalan da değildir. PKK de değildir. Türk devleti de değildir. MHP de değildir. DEM Parti de değildir.
Ve elbette bugün sosyal medyada Öcalan’a karşı konuşan eski PKK’liler de değildir.
GEÇMİŞTEN KAÇANLARIN ANLATTIKLARI GERÇEKLERİ YOK SAYILAMAZ
Burada ikinci propaganda cephesine de aynı açıklıkla bakmak gerekiyor.
Geçmişte PKK içerisinde yer almış, daha sonra örgütten ayrılmış veya Öcalan’ın siyasal ve örgütsel çizgisinden kopmuş insanların anlattıkları her şeyi “düşman propagandası” diyerek çöpe atmak doğru değildir.
Bir insanın içeriden tanıklığı önemlidir.
Özellikle örgüt içindeki hiyerarşi, liderlik ilişkileri, eleştiri mekanizmalarının sınırları, siyasal kararların nasıl alındığı, farklı düşüncelere nasıl yaklaşıldığı ve örgütsel yapının nasıl işlediği konusunda yapılan tanıklıklar tarihsel açıdan araştırılmaya değerdir.
Fakat burada da başka bir tuzağa düşmemek gerekir. Tanıklık tarihsel kanıtın bir parçasıdır; tarihin kendisi değildir. Bir insanın yaşadığı gerçeklik, bütün gerçeklik değildir.
Bir örgütten ayrılan kişinin yaşadığı travma gerçek olabilir. Öcalan’ın manipülatif liderlik yöntemlerine ilişkin anlattıkları doğru olabilir. Örgüt içerisindeki baskı mekanizmaları gerçek olabilir.
Ama bütün bunlardan hareket ederek Kürt sorununun kendisini inkâr etmek veya PKK’nin tarihsel olarak ortaya çıktığı toplumsal koşulları yok saymak da başka bir çarpıtmadır.
Yani bir uçta “Öcalan eleştirilemez” dogması varsa, diğer uçta “Öcalan kötüyse Kürt sorunu da PKK’nin ürettiği bir hikâyedir” anlayışı bulunuyor. İkisini de reddedetmek gerekiyor.
STALİNİST ÖRGÜT MODELİNİ ELEŞTİRMEK BAŞKA, KÜRT HALKININ HAKLARINI REDDETMEK BAŞKADIR
PKK’nin tarihsel örgütlenmesini, liderlik anlayışını ve özellikle demokratik merkeziyetçilik adı altında gelişen katı hiyerarşik yapısını eleştirmek mümkündür. Hatta devrimci Marksist açıdan bunu yapmak zorundayız. Çünkü, bugün inkar edilse de sosyalizm adına kurulmuş her örgütsel yapıyı sosyalist kabul etmek Marksist yöntem değildir.
Tarih boyunca Stalinist örgüt modellerinde görülen lider kültü, siyasal çoğulculuğun sınırlandırılması, örgütsel itaatin eleştirinin önüne geçirilmesi ve siyasal doğruların merkezden belirlenmesi, devrimci Marksizmin eleştirmesi gereken önemli sorunlardandır.
Ancak burada da önemli bir sınır vardır.
PKK’nin Stalinist etkiler taşıyan örgütsel ve siyasal mirasını eleştirmek, Kürt halkının ulusal sorununu inkâr etmeyi gerektirmez.
Tam tersine. Kürt sorununu PKK’den bağımsız olarak savunabilmeliyiz. Kürt halkının demokratik haklarını savunabiliriz. Ana dil hakkını savunabiliriz. Kimlik hakkını savunabiliriz. Eşit yurttaşlığı savunabiliriz. Kürtlerin siyasal ve kültürel özgürlüğünü savunabiliriz. Yerel demokratik yönetimleri savunabiliriz. Ve aynı anda PKK’nin geçmişteki siyasal çizgisini, örgütsel yapısını ve Öcalan merkezli liderlik anlayışını da eleştirebiliriz. Bunlar birbirine zıt değildir.
SOSYAL MEDYA BİZE GERÇEĞİ DEĞİL, GERÇEĞİN SEÇİLMİŞ PARÇALARINI GÖSTERİYOR
Bugünkü propaganda savaşının asıl gücü burada yatıyor. Sosyal medya bize çoğu zaman yalan söylemek zorunda değildir. Gerçeğin yalnızca istediği bölümünü göstererek de bizi manipüle edebilir.
Örneğin PKK’nin geçmişte yaptığı ağır hataları, örgüt içi baskıları veya Öcalan’ın otoriter liderlik biçimini gösteren bir video dolaşıma sokulur. Video gerçek olabilir. Ama ardından şu sonuç üretilir:
Zaten oda inkar ediyor “Öyleyse Kürt sorunu diye bir sorun yoktur.” İşte manipülasyon burada başlatıla bilinir.
Aynı şekilde PKK’nin tarihsel olarak Kürt meselesini Türkiye’nin gündemine taşıyan rolünü anlatan bir video dolaşıma sokulur.
O da gerçek olabilir. Ama ardından şu sonuç üretilir: “Öyleyse Öcalan’ın söylediği her şey doğrudur.” Bu da manipülasyondur.
Çünkü gerçek, bir tarafın seçtiği görüntülerden ibaret değildir.
Gerçek çelişkilerin bütünüdür. Kamuoyu açısından Marksist yöntem tam da burada önem kazanıyor. Bir olguyu yalnızca bize hoş gelen tarafından değil, bütün ilişkileri içerisinde değerlendirmek zorundayız.
BUGÜNKÜ SÜREÇTE EN BÜYÜK TEHLİKE: SİLAHSIZLANMAYI DEMOKRATİKLEŞME SANMAK
Bugün çerçeve yasa açısından yapılan tartışmalarda en kritik meselelerden biri budur. Kırk yıl sonra Silahların bırakılması elbette önemlidir. Savaşın sona ermesi önemlidir. İnsanların ölmemesi önemlidir. Örgütsel silahlı çatışmanın sona ermesi toplumsal açıdan olumlu bir gelişmedir. Fakat silahsızlanma ile demokratikleşme aynı şey değildir. Silahsızlanma bir güvenlik ve siyasal normalleşme adımıdır.
Demokratikleşme ise çok daha geniş bir toplumsal dönüşümdür.
Eğer Kürtlerin kimlik, dil, kültür, siyasal temsil ve demokratik hakları güvence altına alınmıyorsa, yalnızca silahların bırakılmış olması Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmez. Nitekim mevcut çerçeve yasanın temel işlevinin esas olarak PKK’nin silahsızlanması ve tasfiyesinin hukuki zeminini oluşturduğu yönünde değerlendirmeler de yapılıyor.
O halde soruyu açıkça sormamız gerekir:
Silah bırakıldıktan sonra Kürt halkının demokratik hakları hangi anayasal ve siyasal güvenceye kavuşacaktır? İşte tartışılması gereken asıl mesele budur.
ÇÖZÜM ÖCALAN’IN ÖZGÜRLEŞMESİNE DE, DEVLETİN LÜTFUNA DA HAPSEDİLEMEZ
Yeni sürecin bir başka problemi de çözümün giderek Öcalan merkezli hale getirilmesidir.
Bugün bazı açıklamalarda Öcalan’ın sürecin koordinasyonunda belirleyici rol üstlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Kimi açıklamalarda ise onun kurulacak mekanizmalarda rol alması bekleniyor.
Burada demokratik bir soru sormak gerekiyor:
Kürt sorununun çözümü neden tek bir kişinin siyasal iradesine bu kadar bağımlı hale getirilmelidir?
Öcalan’ın özgürlüğünü savunmak ayrı bir meseledir. Siyasi tutsakların özgürlüğünü savunmak ayrı bir meseledir. Fakat Kürt halkının geleceğini tek bir liderin geleceğine bağlamak demokratik çözüm değildir. Demokratik çözüm, halkın kendisinin siyasetin öznesi haline gelmesidir.
Peki çözüm ne?
Bence devrimci Marksist açıdan çözümün temel ilkeleri çok açık biçimde ortaya konabilir.
Birincisi:
Silahların bırakılması desteklenmelidir. Çünkü hiçbir halkın geleceği sonsuz bir savaş döngüsüne mahkûm edilemez.
İkincisi:
Silahların bırakılması karşılığında devletin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun siyasal çözümü garanti altına alınmalıdır.
Üçüncüsü:
Kürt halkının kolektif ve bireysel demokratik hakları anayasal güvenceye alınmalıdır.
Dördüncüsü:
Ana dil üzerindeki bütün fiili ve hukuki engeller kaldırılmalıdır.
Beşincisi:
Kürtlerin siyasal temsil hakkı güvence altına alınmalı; seçilmiş siyasetçilerin iradesini etkisizleştiren kayyum ve benzeri uygulamalar sona ermelidir.
Altıncısı:
Bütün siyasi tutsaklıklar, örgütsel üyelik ile düşünce ve siyasal faaliyet arasındaki ayrım gözetilerek yeniden değerlendirilmelidir.
Yedincisi:
Çözüm sürecinin bütün tarafları şeffaf ve demokratik bir denetim mekanizmasının içerisinde olmalıdır.
Ve en önemlisi:
Kürt sorununun çözümü yalnızca devlet ile PKK/Öcalan arasında yapılan bir pazarlığa indirgenmemelidir. Çünkü Kürt halkı yalnızca bir örgütten ibaret değildir. Türk emekçileri de yalnızca devletten ibaret değildir.
Çözümün gerçek toplumsal zemini, Kürt ve Türk emekçilerinin, demokratik güçlerin, kadınların, gençlerin ve toplumun bütün ezilen kesimlerinin ortak siyasal mücadelesidir.
ÜÇÜNCÜ GÖZ NE DEVLETİN NE PKK’NİN GÖZÜDÜR
Bizim durmamız gereken yer tam da burasıdır.
Devletin “terör bitti, mesele de bitti” yaklaşımını kabul etmemeli.
Ama PKK’nin “biz varsak Kürt halkı vardır, biz yoksak Kürt sorunu yoktur” anlayışını da kabul etmiyoruz. Öcalan’ın geçmişini asla kutsamamalı. Ama Öcalan’a yönelik her saldırıyı da Kürt halkına yönelik saldırıyla özdeşleştirilmemeli.
PKK’nin geçmişindeki otoriter ve Stalinist örgütsel mirası eleştirilmeli. Ama bu eleştirinin Kürt ulusal sorununu inkâr etmek için kullanılmasına da izin verilmemelidir. Devletin çözüm sürecini kendi güvenlik ve istikrar ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmesini eleştiriyoruz. Ama silahların bırakılmasını da sırf devlet bu süreçten yararlanabilir diye reddetmiyoruz. Çünkü bizim ölçümüz ne Erdoğan’dır, ne Bahçeli’dir, ne Öcalan’dır, ne PKK yönetimidir, ne de geçmişte PKK’den kopmuş bir başka siyasal çevredir.
Bizim ölçümüz emekçilerin, ezilenlerin, Kürt halkının ve bütün toplumun demokratik özgürlüğüdür.
MANİPÜLASYONA KARŞI TEK YOL: KENDİ AKLINI KORUMAK
Bugün sosyal medyada iki taraf da birbirinin manipülasyon malzemesini kullanıyor. Bir taraf geçmişi unutturuyor. Diğer taraf bugünü geçmişin içerisine hapsediyor. Bir taraf Öcalan’ı kutsallaştırıyor. Diğer taraf hat tinden fazla Öcalan’ı şeytanlaştırıyor.
Bir başka taraf PKK’nin bütün tarihini “barışın önündeki engel” olarak gösteriyor. Diğer taraf PKK’nin bütün tarihini “Kürt halkının özgürlük mücadelesinin kendisi” olarak sunuyor. Oysa tarih ne kutsal bir hikâyedir ne de şeytanlaştırılacak tek bir kişiden ibarettir.
Tarih çelişkilerden oluşur.
Ve gerçek de bu çelişkilerin içerisinde aranmalıdır. Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir sosyal medya taraftarlığı değil, bağımsız bir siyasal akıldır. Ne Öcalan’ın borazanı olacağız. Ne onun düşmanlarının borazanı.
Ne devlet propagandasının. Ne de karşı propagandanın. Biz kendi sosyalist ve enternasyonalist aklımızla düşüneceğiz. Kürt sorununun gerçekliğini inkâr etmeden PKK’yi eleştireceğiz. PKK’yi eleştirirken Kürt halkının haklarını savunacağız. Silahların bırakılmasını savunurken de devletin demokratikleşmesini isteyeceğiz.
Barışı savunurken adaletten vazgeçmeyeceğiz. Demokratik çözümü savunurken hiçbir lideri dokunulmazlaştırmayacağız. Çünkü gerçek barış, bir örgütün devlete teslim olması da değildir, devletin bir örgütle anlaşması da değildir.
Gerçek barış, Kürt halkının kendi kimliğiyle, diliyle, kültürüyle ve siyasal iradesiyle eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşayabileceği demokratik bir toplumsal düzenin kurulmasıdır.
Ve devrimci Marksistlerin görevi, bugün tam da bu noktada başlar:
Ne devletin peşine takılmak, ne PKK’nin peşine takılmak; Kürt halkının ve bütün emekçilerin özgürleşmesinin bağımsız siyasal yolunu savunmak. Çünkü bizim üçüncü gözümüz tarafsız bir göz değildir.
Biz ezilenlerden yanayız.
Ama ezilenlerden yana olmak, onların adına konuşan her örgütün, her liderin ve her propagandanın peşinden gitmek de değildir.
Tam tersine.
Ezilenlerin kendi iradesini, kendi aklını ve kendi özgür siyasetini ve orta doğu halklarının ve dünya emekçilerinin çıkarları doğrultusunda emeğin kitlesel ve enternasyonal seksiyonlarına sahip yeni cephe hattını savunan devrimci adımları atmaktır.
Erkan Polat
(Makale içerikleri tamamen yazarın sorumluluğundadır. Sitemiz, bu görüşlerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.)


