Mahmut Uzun
Modern uluslararası sistemin merkezinde hala ulus devlet yer almaktadır. Teknolojik ilerleme, küresel iletişim ağları ve ekonomik karşılıklı bağımlılık artsa da hukuki egemenlik, diplomatik temsil ve kolektif kimlik halen devlet üzerinden tanımlanmaktadır.
Bu durum, çağın en ileri bilimsel girişimlerinden biri olan uzay programlarında dahi açıkça gözlemlenir. Uzaya giden her insan, insanlık adına değil, belirli bir devletin temsilcisi olarak gitmektedir. Astronotların omzunda taşıdığı bayrak, yalnızca milli kimliği değil; o devletin siyasal kapasitesini, stratejik gücünü ve uluslararası sistemdeki yerini sembolize
eder.
Bu gerçeklik, ulus devletin “aşıldığı” iddiasının pratikte bir karşılığı olmadığını göstermekte; aksine devletin küresel rekabetin temel öznesi olmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır.
Tam da bu nedenle ulus devletin gereksizliğine dair söylemler, dünya politikasındaki yapısal gerçeklikle çelişmektedir. Ancak bu çelişki yalnızca teorik bir tartışma değil; tarihsel bir adaletsizliğin örtülmesine hizmet eden ideolojik bir araç haline gelmiştir. Bu örtme pratiği en açık biçimde Kürt meselesinde görülür. Çünkü ulus devletin aşıldığını savunanlar, nedense bu fikri yalnızca Kürtlerin devlet hakkı söz konusu olduğunda hatırlamaktadır. Dünya üzerinde onlarca küçük ulus kendi devletlerine sahipken, nüfusu 40 milyonu aşan Kürtlerin devletsiz kaldığı gerçeği, bu söylemin seçici ve işlevsel niteliğini açıkça ortaya sermektedir.
Kürt halkının siyasal statüsüzlüğünün tarihsel kökeni 1923 Lozan Antlaşması’nda aranmalıdır. Lozan, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tanınmasını sağlayan bir diplomatik metin değildir; aynı zamanda Ortadoğu’nun etnik ve siyasal haritasını belirleyen bir düzen kurmuştur. Lozan masasında Kürtler yoktu ve Kürtler adına konuşan hiçbir temsilci bulunmuyordu.
Lozan, bir halkı dört farklı devletin sınırları içine dağıtarak modern çağda eşi benzeri az görülen bir siyasal parçalanma yarattı. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin sınırları, Kürt kimliğini bölerek onları hukuki ve siyasal özne olmaktan çıkardı. Bu düzen, yalnızca sınır çiziminden ibaret değildi; bir halkın kolektif haklarının sistematik biçimde reddedildiği yüzyıllık bir statüko inşa etti.
Lozan’ın ardından Kürtlerin maruz kaldığı süreçler, sömürgeci zihniyetin bölgesel biçimler almış halidir. Türkiye’de 1920’lerden itibaren “Kürt yoktur” söylemi, isyanların bastırılması, zorunlu iskan yasaları, dil yasakları ve kültürel asimilasyon politikalarıyla kurumsal bir devlet pratiğine dönüştü. İran’da merkeziyetçi devlet yapısı, Kürt kimliğini sürekli bir güvenlik tehdidi olarak tanımladı. Irak’ta Baas rejimi, Enfal operasyonları ve Halepçe Katliamıyla modern tarihin en ağır kitlesel şiddet eylemlerini gerçekleştirdi. Suriye’de ise Kürtler vatandaşlık hakkı dahi tanınmayan, nüfus kayıtlarından silinen, eğitim ve kültürel haklardan mahrum bırakılan bir topluluk olarak varlık sürdürdü. Bu dört devletin ideolojileri farklı olsa da Kürt meselesinde aynı çizgide birleşmeleri, devletsizliğin politik olarak ne kadar “kullanışlı” olduğunu göstermektedir.
Uluslararası sistem de bu statükoyu destekledi. ABD, Rusya, Avrupa ülkeleri ve bölgesel güçler, Kürtleri zaman zaman müttefik, zaman zaman baskı unsuru olarak kullandı; ancak Kürtlerin kalıcı bir siyasal statü kazanmasını uluslararası denklemi bozacak bir adım olarak gördü. Kürtler, büyük güçlerin gözünde sürekli ihtiyaç duyulan ama hiçbir zaman tam olarak tanınmayan “stratejik ortak” konumunda tutuldu. Jeopolitik çıkarlar, Kürtlerin siyasal taleplerinden hep daha öncelikli sayıldı. Böylece Kürtlerin devletsizliği, yalnızca bölgesel değil, uluslararası bir statüko haline geldi.
Tüm bu tarihsel ve siyasal süreçler içinde dikkat çekici bir ideolojik tutarsızlık vardır: Ulus devletin gereksizliğini savunan çevreler, Fransızların, Japonların, Sırpların ya da Polonyalıların devletlerini tartışma konusu yapmazken, konu Kürtlerin devlet hakkına gelince birden “evrenselcilik”, “ulus-ötesicilik” ve “yeni dünya düzeni” söylemlerini öne çıkarmaktadır. Oysa modern siyaset teorisi, ulus devletin toplumların kolektif iradesini yansıtan temel yapı olduğunu kabul eder. Bu teorik çerçeveye göre Kürtlerin devlet hakkı, tarihsel köken, nüfus büyüklüğü, kültürel süreklilik, coğrafi bütünlük ve siyasal irade gibi kriterlerin tamamını fazlasıyla karşılamaktadır. Bu nedenle Kürtlerin devletleşme talebi, yalnızca bir ulusal istek değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler teorisi açısından da güçlü bir meşruiyet temeline sahiptir.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan krizlerin büyük kısmı, ulus devlet sınırlarının etnik gerçeklerle uyumsuz olmasından kaynaklanmaktadır. Kürt meselesi de bu uyumsuzluğun en belirgin örneğidir. Yüzyıldır çözülemeyen bu sorunun kalıcı çözümü, Kürtlerin kendi siyasal geleceklerini belirleme hakkının tanınmasıyla mümkündür. Bu hak, uluslararası normlarla uyumludur; aynı zamanda bölgesel barış ve istikrar için de zorunludur. Zira devletsiz bırakılmış büyük halkların varlığı, çatışmaların sürekli yeniden üretilmesine yol açmaktadır.
Sonuç olarak Kürt meselesi, yalnızca bir kimlik sorunu değil; uluslararası sistemin tarihsel adaletsizliğinin ve siyasal çifte standardının en çarpıcı örneklerinden biridir. Uzayda bile devletler adına hareket eden bir insanlığın dünyasında, devlet hakkı gasp edilmiş bir halkın varlığını sürdürmesi kabul edilebilir değildir. Yüzyıllık statükonun aşılması, yalnızca Kürtlerin değil, bölgenin ve uluslararası düzenin geleceği açısından da zorunludur. Kürtlerin devleti, bir lütuf değil; tarihin, coğrafyanın ve adaletin hak ettiği yerini bulmasıdır. Ve bu gerçeklik, görmezden gelinen her siyasal söylemin karşısında varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Mahmut Uzun

