Fatih HATİPOGLU
@hatipoglufatihx
Türkiye’de Kürt meselesi, hiçbir zaman siyasetin doğal diliyle konuşulmadı. Başından beri dış güçlerle işbirliği yaftaları üzerinden siyaset dışına itilip kriminal zemine çekildi. Dün Barzani’ye “Yahudi” diyenler, bugün SDG’ye “İsrail maşası” diyor. Bu etiketlerin ardında uluslararası bir kaygıdan çok, iç siyaseti dizayn etme arzusu yatıyor. Amaç ikna etmek değil, dili bağlamak; Kürtleri sürekli savunma psikolojisine mahkûm etmek; iç kamuoyunu da tek bir millî tehdit algısı etrafında konsolide etmek.
ERBAKAN–MİLLİ GAZETE–BARZANİ ANEKDOTU
Erbakan, Türkiye’de Siyonizm eleştirisinin en güçlü yüzüydü. Onun tabanı ile Barzani’nin KDP’sine sempati duyan Kürt seçmen tabanı uzun süre iç içeydi. İşte tam bu yakınlık, bir manşetle hedef alındı. Milli Gazete, Barzani ailesini “Yahudi” ilan etti. İdeolojik bağların böylesine derin olduğu bir zeminde atılan bu manşet, bağımsız bir gazetecilik tercihi değildi; emir-komuta zincirinin ürünüydü. Kürt seçmen için Erbakan birden “konu dışı” hale geldi, Anadolu muhafazakârı için ise Barzani kriminalize edildi. Böylece aynı sofrada buluşan iki damar birbirine yabancılaştırıldı. Kimse inanmadı ama kimse de yüksek sesle “yalan” diyemedi. Kara propagandanın başarısı tam da buradaydı: gerçek üretmek değil, şüphe üzerinden suskunluk inşa etmek.
MEHMET ŞEVKİ EGE/EYGİ ÇİZGİSİ
O dönemin köşe yazarları, özellikle Mehmet Şevki Ege/Eygi gibi kalemler, “Yahudi köken”, “Sabetaycı bağlantı” klişelerini sürekli işledi. Bu yazılar, gazete manşetleriyle birleşince toplumda kalıcı bir tortu bıraktı: “Ya doğruysa?” Kimse gerçeğin böyle olmadığını bilmiyor değildi, ama ihtimalin gölgesi itirazı riskli hale getirdi. Böylece yalana kimse inanmasa da itiraz edilemez bir atmosfer doğdu.
MEKANİZMA
Kara propaganda bir makine gibi işler. Önce yafta seçilir: “İkinci İsrail”, “Amerikan piyonu”, “emperyalist kukla.” Ardından medya-istihbarat hattı devreye girer; emir-komuta zinciriyle manşetler, köşe yazıları, ekranlar senkronize olur. Dijital çağda bu mekanizmaya sosyal medya botları ve troll ağları eklendi. Aynı nakarat 7/24 dolaşıma sokularak gerçeğin yerine geçer. Psikolojik sonuç bellidir: ikna değil, suskunluk. İnsanlar ihtimalin zırhına hapsolur ve yüksek sesle konuşamaz hale gelir.
İÇ SİYASETTE ÜRETİLEN KAZANÇLAR
Bu taktikler iktidara büyük avantajlar sağlar. Birincisi, milliyetçi konsolidasyon: iç düşman kurgusu geniş kitleleri bir arada tutar. İkincisi, muhalefeti bölmek: Kürtlerle ilişki kurmaya çalışan her aktör “işbirlikçi” yaftasıyla yıpratılır, ittifaklar içeriden çatlatılır. Üçüncüsü, güvenlikçi politikaların meşrulaşması: sert tedbirler olağanlaşır, yasaklar toplumun rızasıyla içselleştirilir. Dördüncüsü, gündem saptırma: ekonomik krizler, kurumsal zafiyetler arka plana atılır. Sonuncusu, oto-sansür: medya ve elitler, “ya üzerime gelinirse” korkusuyla sessizliği tercih eder.
GÜNCEL TEKRAR — ÖCALAN, SDG VE YALÇIN KÜÇÜK HATTI
Öcalan’ın zaman zaman dile getirdiği “İsrail” vurgusu —örneğin “SDG’ye bu silahları kim verdi?” minvalinde, İsrail’i adresleyen ifadeler— Kürt meselesinde içeriden şüphe üretmenin tipik bir aracına dönüştürüldü. Bu sözler, dışarıdan gelen klasik yaftanın ötesine geçerek, sanki Kürt hareketinin içinden geliyormuş gibi bir “ihtimal zırhı” yaratıyor: Hem Öcalan kendini İsrail karşıtı bir konuma yerleştirmiş oluyor, hem de SDG’nin İsrail’le işbirliği yaptığı fikri iç kamuoyunda “deşifre edilmiş” bir gerçek gibi dolaşıma sokuluyor. Netice, Kürtlerin dışarıda kurduğu diplomatik temasları Türkiye’deki Kürtler nezdinde tartışmalı ve riskli göstermesi; yani konuşmayı değil, susmayı teşvik etmesi. Bu hattın ideolojik cephanesini Yalçın Küçük’ün yıllara yayılan tezleri tamamlıyor. Küçük’ün 1980’lerde şekillenip 2000’lerde kitaplaşan “Sabetaycı/İsrail parantezi” merkezli anlatıları (Şebeke/Network, 2002; Tekelistan, 2005 gibi) kamuoyu zihninde sürekli bir “İsrail faktörü” merceği kurdu; bu mercekten bakınca Kürtlerin her siyasal hamlesi “ikinci İsrail” ihtimaliyle meşruiyeti daraltılan bir mevzuya dönüşüyor. Böylece Öcalan’ın içeriden ürettiği şüphe ile Küçük’ün dışarıdan kodladığı çerçeve aynı noktada buluşuyor: Kürt meselesini İsrail kartı üzerinden siyasetin dışına itmek, ikilem yaratmak ve dili bağlamak. Bu güncel tekrar, geçmişte dindar Kürt tabanını Erbakan–Barzani hattında nasıl devre dışı bıraktıysa, bugün de seküler/sol Kürt camiasını Öcalan–SDG hattında aynı “İsrail parantezi”yle ikilem ve suskunluğa sürüklüyor. Amaç değişmedi: ikna etmek değil, susturmak; siyaseti konuşulabilir olmaktan çıkarıp kuşkulu kılmak.
İLİŞKİ = MAŞA
Burada önemli bir ayrımı berraklaştırmak gerekir: uluslararası ilişkiler, diplomasinin doğası gereği pragmatiktir. Bir aktörün İsrail’le, ABD’yle veya başka bir güçle görüşmesi, işbirliği yapması onun “maşası” olduğu anlamına gelmez. Devletler ve siyasal hareketler çıkarları doğrultusunda temas kurar, masaya oturur. Ama kara propaganda bu doğal ilişkiyi şeytanileştirir, “ihanet” damgasıyla sunar. Böylece uluslararası temasın meşruiyeti tartışma dışı bırakılır, sadece şüphe ve korku pompalanır. SONUÇLAR Bu mekanizmanın doğrudan sonuçları açıktır: Kürt siyaseti sürekli savunmaya zorlanır, kendi hikâyesini kuramaz hale gelir. Türkiye siyaseti Kürtsüzleşir; çünkü Kürtlerin talepleri “dış güçlerin oyunu” klişesiyle kriminalize edilir. Toplumun genelinde de aynı refleks yerleşir: konuşmaktan çok susmak. Ve nihayet bu kara propaganda sadece Kürtleri susturmaz; bütün toplumun eleştirel aklını köreltir. Çünkü bir milletin içinden birinin sesini kısmak, aslında hepimizin aklından bir parçayı susturmaktır. saygılarımla.
(Makale içerikleri tamamen yazarın sorumluluğundadır. Sitemiz, bu görüşlerden dolayı herhangi bir sorumluluk kabul etmez.)


