Celal Hoca / Amed
Bir Komplo Çizgisinin Anatomisi: Şex Maksut’tan Sur’a, Karayılan’ın Çıkışı ve DEM Parti
Gerçeği
Hatırlardadır; Şex Maksut saldırısı.
Sıradan bir çatışma değildi bu. Yüzeyde görünenin ardında, daha derin, daha karmaşık
bir kurgu vardı. Defalarca dile getirildiği gibi, yalnızca iki gücün karşılaşması değil; iç içe
geçmiş, birbirini besleyen iki aklın ortak ürünü olan bir hat.
Aynı hat, hafızamızda tazeliğini koruyan Amed Sur’da, Nusaybin’de, Cizre
bodrumlarında da kendini gösterdi. Mekânlar değişti, ama kurulan düzenek değişmedi.
Genç bedenler üzerinden yürüyen bir strateji; toplumsal dokuyu hedef alan bir
mühendislik.
Bu bir tezgâhtır.
Ama yalnızca askerî değil — sosyolojik bir tezgâh.
Şehir savaşlarıyla birlikte ne oldu?
Halk ikinci kez yerinden edildi.
Göç, sadece fiziki bir yer değiştirme değil; aynı zamanda hafızanın parçalanmasıdır.
Ekonomik yıkım, yalnızca yoksulluk üretmez; bağımlılık da üretir.
Toplumsal travma ise kuÅŸaklar boyunca kendini yeniden kurar.
Ve en önemlisi:
Toplum çözülürken, direnişin ruhu da çözülür.
Burada ortaya çıkan tablo, sadece bir savaş sonucu değildir; bir çizginin topluma
dayattığı sonuçtur.
Sonrasında yaşanan kırılma kaçınılmazdı.
Gerilla içinde çözülme, toplumda mesafe, ilişkilerde güvensizlik…
Halk ile silahlı yapı arasındaki bağ açıldıkça, o boşluk kirli ilişkilerle doldu.
Çünkü boşluk, hiçbir zaman boş kalmaz.
Sahada yaşananlar da bu kırılmanın askeri izdüşümüdür.
Deneyimli kadroların sistematik biçimde hedef haline gelmesi, tesadüflerleaçıklanamaz.
Bu, bir yönelimin sonucudur.
Bir iç hattın, başka bir akılla kesiştiği noktadır.
Aynı durum Rojava sahasında da kendini gösterdi.
Farklı isimler, farklı görünümler…
Ama benzer iÅŸleyiÅŸler.
Sur’da yaşananlar, bu çizginin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Çiyager komutasındaki yapı, askeri olarak değil; varoluşsal bir çelişki içinde kaldı.
Çıkış mümkünken kalınması…
Bu, klasik askeri akılla açıklanamaz.
Bu durum, bir tür sessiz cevaptır:
Gönderilen ile karar veren arasındaki kopuşun ifadesi.
Fakat ardından gelen süreçte, gerçeklik yeniden yazıldı.
Söylenmeyen sözler üretildi.
Ölüm, hakikatin yerine ikame edildi.
Kahramanlık anlatısı, çelişkinin üzerini örttü.
Benzer bir tablo Şex Maksut’ta ve Eşrefiye’de de ortaya çıktı.
Zayat komutasındaki güçlerin yalnız bırakılması, askeri bir zorunluluk değil; politik bir
tercihin sonucuydu.
Çünkü askeri doktrin şunu söyler:
Direniş uzatılır.
Alan korunur.
Koridor açılır.
Destek sağlanır.
Ama burada farklı bir irade devreye girdi.
Direniş, stratejik bir süreç olmaktan çıkarıldı; sembolik bir sonuca indirgendı.
Bu noktada mesele artık askeri değil; felsefidir.
İnsanın araç mı, özne mi olduğu sorusudur.
Bir komutan kolay ölmez.
Çünkü komutanlık, yalnızca savaşmak değil; yaşatmayı da bilmektir.
Ama eğer ölüm, önceden yazılmış bir senaryonun parçası haline gelmişse, orada savaş
değil, kurgu vardır. Ortaya çıkan sonuç nettir:
Hazırlanmış bir yenilgi.
Organize edilmiş bir geri çekiliş değil; planlanmış bir çöküş.
Bu süreçte politik figürlerin etkisizleştirilmesi de tesadüf değildir.
Siyasal alan ile askeri alan arasındaki denge bilinçli biçimde bozulmuştur.
Rojava’nın, Türkiye ile paralel bir hatta çekilmesi de bu bağlamda okunmalıdır.
Bugüne gelindiğinde ise tablo daha da netleşmiştir.
Bir tarafta, tarihsel bir damardan beslenen; ulusal ve bağımsızlıkçı bir yönelim.
Diğer tarafta ise daha pragmatik, daha uyumlu, ama aynı ölçüde bağımlı bir çizgi.
Bu iki hat, artık aynı yapı içinde birlikte var olsalar da, aynı şeyi temsil etmemektedir.
Birinci hat, toplumsal hafızaya yaslanır.
İkinci hat, mevcut dengelerle uyum kurar.
Birincisi risk alır.
İkincisi denge gözetir.
Ama tarih çoğu zaman dengeleri değil, kırılmaları yazar.
Siyasal alanda ortaya çıkan yapıların da bu çelişkiden bağımsız olmadığı görülmektedir.
Temsil iddiası ile hareket eden yapılar, eğer toplumsal hakikati değil de belirli bir hattı
taşıyorsa, orada siyaset araçsallaşır.
Sorulması gereken soru şudur:
Temsil edilen kimdir?
Ve kimin adına konuşulmaktadır?
Şeffaf olmayan süreçler, gizlenen görüşmeler, sınırlı çevrelerle paylaşılan bilgiler…
Bunların tümü, siyasal alanın toplumsal denetimden uzaklaştığını gösterir.
Ve bu uzaklaşma, eninde sonunda bir kopuş üretir.
Sonuç olarak:
Ortada yalnızca bir örgüt içi ayrışma yoktur.
Bir varoluş biçimi tartışması vardır.Ya toplumla birlikte yürüyen bir hat…
Ya da toplumu yönlendirmeye çalışan bir hat.
Ya yaşamı çoğaltan bir yönelim…
Ya da ölümü anlamın yerine koyan bir yaklaşım.
Bu ayrım, ideolojik değil; ontolojiktir.
Ve tarih, her zaman şu sorunun cevabını arar:
Hangi hat insanı büyüttü,
hangi hat insanı eksiltti?
Cevap ise çoğu zaman gürültüde değil
Sessizlikte saklıdır.


