SİSTEM, SAVAŞ VE AMAÇLAR ÜZERİNE TEORİK BİR YAKLAŞIM

Dünyanın dört bir yanındaki neo-liberal hükümet politikaları, küreselleşme süreçleri aracılığı ile sermayeyi elinde bulunduran hegemon devletler, dünyayı çeşitli yollar ile yeniden şekillendirerek; coğrafyaları, hayatları, milletleri, ülkeleri ekonomik değer hiyerarşisine göre düzenleyerek toplumsal yaşamı bir bütün haline getirir, onu yönetir, yatırım yapar ve sömürür.

Bu sömürü ve durmaksızın devam eden üretim egosu savaşları sayesinde milletler, dünyanın kendi dengesinden ziyade kapitalist denge içinde sarsıntıya uğramakta ve sözgelimi halk iradesi hikayesi içinde erimektedir. Bunun en belirgin kıstası: Çağdaş kapitalist sistemin, kendi ekonomik ve algı oyunlarına yönelik yarattığı toplumsal, ekonomik ve siyasi toplumsal kesimlerdir.

Günümüzün tüm iktidar anlayışları, kamu kuruluşları, egemen iktidar biçimleri, anayasa mahkemeleri Avrupa Birliği, NATO vb. kuruluşlar aslında birbirinden azade görünse de temelde hepsi tek bir sisteme hizmet eden bütünün parçalarıdır. Çünkü politika, adaletin temsili kavramları, ekonomik gelişmeler ve siyasi olgular en yüksek mecrada mülkiyeti elinde bulunduranların en önemli silahıdır.

Başka bir ifade ile bu kavramlar ve alanlar özerk bir biçimde değil, tam tersine ekonomik ve hukuki yapılara nakşedilmiş yapıların ürünüdür. Göz önünde olan bu yapıları, halkın neden göremediğini ve anlayamadığını çözümlemeye çalışmak olası bir zaman kaybı olabilmektedir. Çünkü kapitalist sistemin en başat kuralı: Bir takım olayları ve durumları, anlık parıldayan ışıkları sayesinde iktidarın ve gündelik yaşamın sürekliliğini, birçok kişinin görmesini engellemek için oluşturduğu metalardır. Ve meta haline getirdiği bu kavramları eritmek için halkın gözünün önünde meşru hale getirmesi gerekliliğidir.

Kapitalist kontrol ve manda sistemi, dışsal bir egemen iktidar biçimine değil, görünmez ve gizli hale getirilen içselleştirilmiş yasalara dayanmaktadır.  Bu sistemi bir mekanizma haline dönüştüren küresel ego savaşçıları (Buradaki kasıt savaşı başlatan ve toplumsal hayata yön veren hegemon ülkelerdir.) tek bir hedefe doğru kilitlenmiştir. O kilit noktası ise; durmadan üretim, sudan hızlı bir biçimde akan tüketim çılgınlığı ve en önemlisi üretim ile tüketimin duraksadığı zamanlarda ortaya çıkan kaos durumundan faydalanma biçimidir.

İnsanoğlu’nun varlığından beri sürdürdüğü savaş, aslında siyaset dediğimiz kavramın başka araçlar ile sürdürülmesi biçimdir. Ve insanoğlunun kullandığı ilk araç yine başka bir insandır. Günümüz toplumunda savaşı çıkaranlar da, savaştan kazanç sağlayanlar da insanoğludur. Savaşın en başat kuralı, her ne kadar kutsal yerlere, topraklara hükmetmek ya da adalet, eşitlik, daha iyi bir yaşama biçimi getirmek için dünyayı akbabalardan temizlemek gibi görünse de asıl amacı; belirli ideolojiler ile tek tip zihniyet haline gelen insanları, kendi çıkarları eksenlerinde kullanmak ve istedikleri şeyleri elde etmektir.

Dünya toplumlarının tüm kesimine nüfuz eden savaş gerçekliği artık anormal bir havadan çıkarak normal bir havaya bürünmüş durumdadır. Geçmişten bugüne çeşitli adlar ile adlandırılan ama temelde aynı amaca yönelik olan savaş ve savaş biçimleri günümüzde teknolojik, ekonomik ve psikolojik savaş olarak varlığını devam ettirmektedir.

Bu bağlamda ortaya çıkan Biyopolitika’nın en önemli görevi bu sistem içinde; Bu tür yok etme araçlarını, yok eden iktidar, terimin en olumsuz ve korkunç anlamıyla bir biyoiktidar biçimidir. Ölüm üzerinde doğrudan hakimiyeti olan bir iktidardır. Burada bahsedilen ölüm, sadece bir bireyin ya da grubun değil, tüm insanlığın hatta tüm varlığın ölümüdür. Bu açıdan savaş gerçek anlamda ontolojik hale gelir. Biyoiktidar altında, savaşın güç sıralamasında, son çare olarak değil, ilk ve başlıca olarak ortaya çıktığını görürüz.

Çevrim içi haliyle bu teorilerin pratik halini Ortadoğu ve Yakındoğu coğrafyasında görmekte ve şahit olmaktayız. Biyoiktidar’ı elinde bulunduran küresel güçler ham maddeleri ele geçirip önemli gelir kaynaklarına sahip olarak ekonomik refah derecelerini arttırmak için tüm coğrafyanın nüfus cüzdanlarına el koymuş bulunmaktadır. Bu küresel güçler, sürekli savaş operasyonlarından, doğrudan beslenen disiplinci bir idare ve siyasal kontrol rejimi dayatarak düzeni yaratmaktadırlar. Bu çerçeveden bakacak olursak iktidar eliyle oluşturulmuş yasaların, savaşa hizmet ettiğini söyleyebiliriz.

Örneğin: 11 Eylül saldırısını bir “terör” saldırısı olarak gören ABD, aynı savaş halini 2003 yılında Irak toprakları üzerinde uygulayarak, “ terörizmi” demokrasi hareketi olarak tanımlamıştır. Bu açıdan bakıldığında savaş kendi yasal düzenlemesini oluşturmuş ve terörizmi meşru hale getirmiştir. Meşru hale gelen bu olay, hem yasal düzenleme eksenine oturmuş hem de ABD’nin Irak’a girişini kolaylaştırmıştır.

Böylece ABD, koruyucu güç olarak sistemin alt kategorisinde olan bir devlete müdahale ederek söz sahibi olma hakkını ele geçirmiş bulunmaktaydı. Ki bu yaklaşım, sistem içindeki bütün emperyal devletler ve kapitalist gelişmelerin başat planlarından sadece bir tanesidir.

Her ne kadar sistem içinde en önemli görevin halka ve halkın kendi öz iradesine düştüğü söylense de bu böyle değildir. Çünkü yeni dünya düzeninde; halk’ bir ‘toplumsal özne’ olarak belirmez. ‘Halk’ bir’dir. Halk eyleme kudretini ancak bir oluşumu değerlendiren ‘politik özne’nin müdahalesiyle elde eder. ‘Halk’ın kendi başına, kendinde politik bir değeri yoktur. Halk içeriden bir adlandırma değil, dışarıdan bir bağlama bağımlı oluşan, bu bağlamla birlikte çağrıya cevap veren ya da vermeyenin adıdır. “Ey halk ayağa kalk!” ancak bir politik öznenin belirli bir politik durum dahilindeki çağrısıyla belirginleşebilir.

Günümüzde gerek teknolojik, gerekse fiili olarak yaşanmakta olan savaşlar aracılığı ile, iktidarlarını koruyanlar, şirketokrasi hissesinden pay kaybetmek istemeyenler, egemen sınıflar vb. yapılar, toplum düzenini kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettirmekle kalmayıp gerektiğinde parlamento ya da meclislerde yürüttükleri sözlü siyasi çatışmalarını, savaş alanlarına sürükleyerek fiili (silahlı) çatışmaya dönüştürmektedirler.

Carl Van Clausewitz’in paradigmasına göre “Savaş, uluslararası siyaset alanında kullanılmak üzere, devletlerin cephaneliğinde bulunun araçlardan biridir.”

Savaş bir biyoiktidar rejimi, yani sadece nüfusu kontrol etmeyi değil toplumsal yaşamın tüm yönlerini üretme ve yeniden şekillendirme amaçlayan bir idare biçimidir. Bu küresel savaş ölümü getirmekle birlikte, aynı zamanda paradoksal biçimde yaşamı da şekillendirir. Bu durum savaşın evcilleştiği ya da şiddetin azaldığı anlamına değil, savaş tehdidi ve savaş şiddetinin gündelik yaşama ve iktidarın normal işleyişine nüfuz ettiği anlamına gelir.
Fakat toplumsal düzeni oluşturmayı ve sürdürmeyi hedefleyen bir savaşın sonu gelmez. Bu savaş iktidarın ve şiddetin sürekli kesintisiz bir biçimde uygulanmasını gerektirir.

Başka bir ifadeyle bu tür savaşlar kazanılmaz, daha doğrusu bu tür savaşlar her gün kazanılması gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir