KURD/KURDISTAN MESELESİNE/SORUNLARINA İLİŞKİN DEĞİNMELER

Her şeyden önce bir konu hakkındaki görüşlerimizi belirtmek ve o konu hakkındaki düşüncelerimizi dinler-kitleye sağlıklı bir şekilde aktarmamızın en önemli yolu, sahip olduğumuz bilgi ve birikimi belgelere ve gerçekliklere dayandırarak aktarmaktır. Çünkü tarih içinde gelişen olaylar dinamik bir özelliğe sahiptir ama işin içine belgeler girdi mi, sorgulama ve olayın reel doğrusallık payı daha ön plana çıkmaktadır.

1919 Paris Barış konferansında o zamanın ‘Burjuvazi Bayları’ arasında Dünyanın yeniden şekillendirilmesi konusunda ortak bir karara varılmıştı. Ve bu karar yine 1919 Milletler Cemiyeti oluşumu adı altında ‘ Her ulusun kendi kaderini tayın etme hakkı vardır’ söylemi ile resmi bir hal almıştı.

O dönemlerde adı Milletler Cemiyeti olduğu halde, Kurd milletine hiçbir misyon biçmeyen bu oluşum belki de Kurd milletinin –o günden, bugüne dek- devletleşme yolunda önüne çıkan tüm engellerin baş mimarıydı.

Tarihin ilerlemesiyle, daha önce Fransız ve İngiliz sömürge devletleri arasında masa başında taslağı oluşturulan Sykes-Picot antlaşmasının yükümlülüğü gereğince pratik bir hal alan Yeni Dünya Düzeni Yakındoğu/Ortadoğu da vuku buldu.

Teoriden, pratik hale gelen bu antlaşmayla beraber Avrupa’nın ‘Hasta Adam’ lakabı taktığı Osmanlı Devleti sömürge devletlerarasında pay edildi. Bu devletler daha sonra bu coğrafyada kendi çıkarlarına uygun yapay devletler üreterek, sömürge altına aldığı devletlerin ham maddelerini kendi aralarında paylaştırdılar. Bu paylaşımlar arasında kalan Kurdistan coğrafyası ise yapay bir devlet mekanizması olarak kurulan İran, Irak, Suriye ve Türkiye Cumhuriyeti’nin arasına ‘Sömürge bile denmeyecek bir şekilde’ yerleştirildi.

Hal böyle olunca Kurdler, kendi demokratik haklarını aramak için günümüz tarihine kadar birçok defa, seslerini dünyaya duyurmak adına, bürokratik olarak; Dernek, parti, cemiyet biçiminde, aktif sahada silahlı mücadele ve hatta bundan öte 22 Ocak 1946’da bir Kurd devleti kurdular. Her ne hikmetse ‘her ulusun kendi değerini kabul etme hakkı vardır’ diyen Milletler Cemiyetinin devamı sayılan Birleşmiş Milletler de kurulan bu Kurd devletini tanımadı. Bu müphem kavram tartışmaya açık bir olgudur.

Dünyayı kendi çıkarları ekseninde, restore eden Sömürge Devletlerin, aynı zamanda bu kurumların şekillendiricisi olduğu gerçeği, ve akabinde kendi verdikleri kararlar ile çelişmeleri, aslında bizlere, her ulusun değil de, kendi çıkarlarına uygun gördükleri ulusların kaderini tayin etme hakkının olduğu politik gerçekliğini hatırlatmaktadır.

Kurd/Kurdistan kavramı, yıllarca dünya kamuoyuna ‘Terörist, ilkel, gerici, feodal ve her şeyden öte bulundukları coğrafya da sürekli haksız yere isyan eden bir Düşman’ bir algıyla servis edildi. Daha sonra bilinçlere ekilen bu kuram, Emperyal devletler tarafından ‘Düşmanı (Kurdleri) şer olarak dünya kamuoyuna sunarak, Kurdlere ve Kurd siyasetine karşı bu algı üzerinden, ‘terör ve düşman’ bahanesi ile müdahale edip, emperyalist hegemonyalarını meşru hale getirerek,  Kurdleri siyaset dışına çıkardılar. Çünkü Kurdler bir şer idi, ve şer tüm insanlığın düşmanıydı, algısıyla yeşertildi.

Yıllarca Kurdlerle alakalı, bu algı ile hareket eden Dünya Kamuoyu,-Kamuoyundan öte, Dünaya’ya şekil veren Devletler-  günün değişen siyasi perspektifleri gereği Kurdler hakkındaki düşüncelerini değiştirmeye başladı.

Geçmişte savaş yasal yapılar tarafından düzenlenirken, günümüzde savaş kendi yasal çerçevesini kurmak ve dayatmak suretiyle düzenleyici hale geldiği için ve günün gelişen teknolojisiyle beraber Dünya’nın bir ucunda olan olayın, anında diğer ucunda görüldüğünden ötürü Kurdler’in vermiş olduğu mücadele ses bularak haklı gerekçelere dayandırılmaya başlandı.

Temmuz 2014’te Kurdistan coğrafyasında patlak veren IŞİD terör örgütüne karşı karadan kendi olanaklarıyla can siperane bir şekilde mücadele veren Kurd güçlerinin, sağlam ve onurlu duruşu Dünya kamuoyunda ve uluslararası siyasette çok büyük ses getirdi. Bir zamanlar terör gözüyle bakılan Kurdler IŞİD’e karşı verdiği mücadeleden ötürü ‘Kahraman millet’ algısına dönüşerek uluslararası siyasetten destek görmeye başladı. Ve Dünyanın süper güçleri, tabii  kendi menfaatleri gereği koalisyon ekipleri oluşturarak Kurdlere desteklerini sundu. Bu destekle beraber Ortadoğu’ya/Yakındoğu’ya yeniden şekil verileceği realitesi ortaya çıktı.

Pekala Kurdler bağımsızlığa bu kadar yaklaşmışken kendi içinde nasıl hareket etmelidir.

Kurdler Dünyada bilinen nufuslarına göre 40-50 milyon civarında bir etnisitedir. Bu kadar fazla bir nüfusa sahip olup devletleşemeyen başka bir köken yoktur. Yıllarca dilleri,  kültürleri, tarihleri ve hatta varoluşları bile inkar edilen bu etnisitenin, bugün geldiği konum hayli önemli bir noktadadır. Bu konumu değerlendirmek ve bağımsızlık yolunda önemli adımlar atmak elbette ki, Kurd milletinin elindedir. Ama maalesef Kurdler sadece 4 parçaya bölünmemiş, kendi aralarında da mitoz bölünmeye uğramıştır. Kurd ulusunun kendi içindeki bu ayrışmalar,  Bağımsız bir Kurdistan konusunda, sağlıklı bir dayanağa oturtamamaktadır.

Tarihin arkeolojik kazısını yaptığımız zaman görüyoruz ki, Kurd ulusu her zaman yaşadığı toplumlarda kimlik sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Kimlik sorunu bir halk için önemli bir kavramdır. Çünkü kimliğiniz yok ise sizde yoksunuzdur. 4 parçada hegemonik bir politika ile karşı karşıya kalan Kurdler, anadillerinden mahrum bırakılarak, benliklerinden uzaklaştırılarak, kültürlerinden bir haber yaşayarak sistemli bir şekilde, boyundurlukları altında oldukları Jakobenist Devletler’in, sosyo-kültürel yapılarına göre hareket ettiler.

Yıllar boyu bağımsızlık ideoloji ile hareket eden Kurd ulusu, bu altın fırsatı eline geçirdiği halde kendi içinde bütün olamamakta ve birlik düşüncesiyle hareket edememektedir. Birlik(dayanışma) olmaz ise, ortak bir payda da bütünleşememe sorunu da kaçınılmaz bir son olur. Tarihin tekerrür etmemesi için, Kurd ulusu milli bir bilinç ile hareket etmeli (milli bilinç devlet olma yolunda en önemli ideolojik etkendir) ve bunu pratiğe uygulamalıdır.

devletsizlik düşüncesi ile hareket etmek, bir yanda neredeyse 100 yıldır Kurdleri bölme ve jenoside uğratma konusunda ihtisas yapmış Türkiye, İran, Suriye ve Irak Devletlerinin hüküm sürdüğü, diğer taraftan IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi kan emici terör örgütlerinin beslendiği ve cirit attığı bir coğrafyada, Kurdler için intihardan başka bir yaklaşım değildir. Kurdler hegemonyası altında oldukları Devletlere karşı ‘Demokrasi, ve Demokratik Metodlar’ gibi söylemlerden uzaklaşmalıdır. Çünkü bu yaklaşımlar, Kurd ulusunu milli bilinçten uzaklaştırır ve ait oldukları Devletin sözde Demokrasileri altında yaşamaya zorlar. Kurdler eğer, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin parçası olarak kalmak isterlerse sonsuza dek bu devletlerin yöneticilerinden aman dilemek zorunda kalabilirler. Ki bu Devletlerin Demokrasi ve Özgürlüklerden ne anladıkları 100 yıllık bir deneyimle sabittir.

Özyönetim, Demokratik Özerklik, Yerel Yönetim gibi argümanlar, Kurd halkını hiç bir yere taşımaz, sadece psikolojik olarak bir rahatlatma sağlar. Bu tip ideolojik söylemler, geleceğin sadece bir simülasyonudur, gerçeği yansıtmazlar. Kurdistan meselesi herhangi bir partinin veya örgütün, tek başına altından kalkamayacağı boyutlarda Bir meseledir. Sorun değildir. 

Özellikle Kuzey Kurdistanda, milli bir bilinçten uzaklaşma ve ‘Türkiyelileşme’ çabası görünmektedir, hakeza bu Rojavada da ‘Demokratik Suriye’nin inşaası’ ile karşımıza çıkmaktadır. Bağımsızlık çağrısını ise sadece Güney Kurdistan Hükümeti yapmaktadır.

HDP’nin ‘Biz artık bir Türkiye Partisiyiz’ demesi, PYD’nin ‘Biz Demokratik Suriye’nin İnşaası’ için çalışacağız demesi, yanlış bir tutumdur. Eğer ki Kurdler, Dünya ailesinin bir ferdi olmak istiyorsa, ait oldukları devletlere barış, adalet, demokrasi gibi yıllarca katliamlarına ve yok sayılmalarına sebep olmuş içi hava dolu kavramlardan arınmalı, sadece Bağımsız Birleşik Kurdistan için mücadele vermelidir. Ama ne yazık ki, ne HDP’nin ne de PYD’nin Bağımsız bir Kurdistan hayali var (bunları söylemlerinde defalarca dile getirdiler).

Bugün, ‘ortak vatan, ortak bayrak, demokratik yaşam’ tarzı tezler, sadece Kurd halkını var olduğu sistemde, tekrar  hegemonyası altında olduğu devletlerin eline mahkum etmekten öte bir tutum değildir. Hal böyle olunca, bunca yıl verilen emeklerde boşa gitmiş olur.  Henüz Türkiye’de Kurdler anadilini resmi olarak öğrenemezken, Suriyedeki Kurdlerin çoğu hala milli kimliklerine kavuşamazken, İran’da her gün idam haberleri gelirken, sizce Güney Kurdistan’ın Bağımsızlık çağrılarına destek mi vermeli, yoksa ‘Türkiyelileşmeli, Suriyelileşmeli, İranlılaşmalı mıyız!?’ 

Unutulmamalıdır ki, devletlerin karakterleri ile, yönetim şekilleri arasında bir bağ vardır ve bu bağ sağlam bir zemine oturmuş ise, kolay kolay yıkılamaz ve farklı bir karakter(ler)e dönüştürülemez. “Ulus Devlet döneminin bittiğini” savunup, “Türkiyelileşmeli” siyaseti güdersek, maalesef  o devletlerin bize uyguladığı meşru şiddeti, onaylar ve yolumuza öyle devam ederiz. Bu da bizi hem hegemonyası altında olduğumuz devletin kucağına bırakmak, hem de Ortadoğu/Yakındoğu’yu yapay olarak yaratan emperyalist güçlerin kollarına bırakmak demek olur.

Bağımsızlık fikrini kabul etmeyip sisteme entegre olmayı kabul etme vakası ile ilgili, Ortadoğu/Yakındoğu’yu yakından takip eden, ABD’li aktivist, ve siyasi eleştirmen Noam Chomsky bir röportajı sırasında ona yöneltilen

‘ Güney Kürdistan’ın durumunu karmaşık yapan şeylerden bir tanesi diğer parçalardaki Kürdlerin durumu, ve hatta sıkça değişken durumları. Mesela Rojava’daki durum ya da Kuzey Kürdlerinin durumu. Biliyorsunuz, Kuzeydekiler bir zamanlar bağımsızlık savaşı verdiler ama son zamanlarda bazıları bundan vazgeçtiler’ sorusuna;

Evet, Abdullah Öcalan’ı çok iyi biliyorum. Bağımsızlık mücadelesini çoktan bıraktı. Tarih oldu. Yakın geçmişteki bazı demeçlerinde Irak’taki Kürdlerin devlet kurmalarına izin vermeyiz dediği söyleniyor. Hatta, bütün Kürdleri, Türkiye`ye bağlayalım dediği biliniyor. Cevabını vermiştir.

Bu yaklaşımlar, ne HDP ne de Öcalan artık Bağımsız Kurdistan’ın taşıyıcısı olmadığını gösteriyor. Maalesef Kurd halkı, Öcalan’ın ‘Demokratik uygarlık ve ekolojik modernitesi tezlerini’ kendi bilinçlerine yerleştirerek, Sosyalizm kavramına geçiş yapmıştır. Bu post-fordist geçiş, Kuzey Kurdistan coğrafyasında büyük bir özenle ve sistemli şekilde öyle bir işlemiştir ki, aynı zamanda meyvelerini de vermeye başlamıştır.

Görünen çevrim içi siyasi yapılanmada, Kurd ulusu bu tezlere ayak uydurarak, ve geçmişte yapılan katliamları, sürgünleri, jenositleri, despotlukları, Makyavelist tutumları, tek bir kişinin söylemleriyle fikir değiştirip, onlara kanallar yolu ile gönderilen siyasi konjonktürlere tabi bir duruma gelmiştir. Ve bu ideolojik dalgalanmalar,  Kurd siyasetini milliyetçi bir tavırdan uzaklaştırarak, ‘pasif, sözde sosyalist nesne’ konumuna düşürmüştür.

Kuzeydeki Kurdler artık, sorgulamak ve hakkını aramak yerine, ‘BARIŞ’ edebiyatına kendini kaptırdı ve Bağımsız bir Kurdistan fikri yerine, ‘öz yönetim, demokratik özerklik, demokratikleşme, demokratik Türkiye’ gibi kavramlara kendini kaptırarak ‘Türkiyelileşme’ yolunda önemli bir adım attı. Şu bir gerçek ki; Kurdler arasında barış kuramayanların, bu sürecin bilincinde olmayanların, Kurdler dışındaki solcu gruplar ile birlikte hareket etme gayretinden Kurd siyasetine olumlu bir katkısı olmaz. Kendin olmak önemli bir olgudur. Kendin olamıyorsan, ‘Türkiyelileşmenin, Suriyelişmenin’ bir yararı da olmaz. Türkiyelileşmek, Kurdistani bir duruştan uzaklaşarak, Türkiye’ye hizmet etmek demektir. Kurdistanî bir duruştan uzaklaşmakta, Kurdistan’dan vazgeçmektir.

Ali Şeriatî demiştir ki; eleştirinin olmadığı yerde, putlaşma başlar. Maalesef  Kurd ulusunun büyük bir çoğunluğu, eleştiri yetisini ve sorgulama yeteneğini kaybederek  putlaşmış bir mertebeye ulaşarak, tek bir  kumanda ile yönlendirilme mekanizması haline gelmiştir.

R. ATEŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir