HALÜSİNASYON PEŞİNDE KOŞANLARA DAİR

Yaşadığımız coğrafya ciddi bir siyasal, sosyal, toplumsal değişim ve dönüşüm sancılarını yaşamaktadır. Çoğu kez gündemi takip etmekte zorlanıyoruz. Yaşamın gel-gitleri arasında hayatta tutunmak, karanlık ve kötülükler karşısında dik durmak, zülüm kasırgaları karşısında korkusuzca direnmenin test edildiği tarihsel bir süreci yaşıyoruz. Bu sürecin beraberinde getirdiği toplumsal yaşamın “med cezirleri” içinde, çoğu kez ezilenlerin psikolojisini ve karakterini anlamak ya da anlamlandırmak için mantık yürütmek çok güç. Frantz Fanon’un o keskin ve yaralayıcı okları bile ezilenlerin ruhsal dünyalarını deşmekte zorlandığını, yaşadığımız toplumsal zeminde çok net olarak görüyoruz. Vicdan ve cüzdanın acımasız çatışması keskin ve yıkıcı kasırgalara, toplumsal hezeyanlara yol açmaktadır. Esen rüzgâra göre yol alan, durumdan vazife çıkaranlar, güçlüden yana saf tutanlar, kara propagandanın basit birer oyuncağı olanlar, yaşamları boyunca sadaka kültürüyle yaşamlarını idame ettirenler genellikle diktatörlerin ve zülüm şatolarının gönüllü figüranlarıdır. Hak ve hukuk yoksunu bu figüranlar bütün zamanların vazgeçilmez karakterleridir.
Kürd ve Kürdistan sorunu rafa kaldıranlar; sorunu basit kavramlarla sulandıranlar, anlam ve içerik bakımdan bir gerçekliği ifade etmeyen ters yüz edilmiş 1800 lerden kalma teorilerle gündemi bombardımana tutan üst akıl, bu politikalarından sonuç aldıklarını düşünerek her geçen gün kavramlar enflasyonunun trendini yükseltmektedirler. Türk toplumundan bir hayli uzak ve siyasal zeminden kopuk marjinal Türk solu ve Kemalist çevreler, Kürd toplumunu birer kadavra mekanı olarak görmektedirler. Bu kesimler bir açıdan örgütsel egolarını tatmin etmek için misak-i millinin gönüllü kapıkulluluğunu yapmaktadırlar.
Belirli aralıklarla gündemin nabzını ölçen ve yönlendiren “umumi müfettişler” devletlerinin bekası için “misak-i milli”nin güncelleme ihtiyacını “devrimci halk savaşı” projesi ekseninde bir yıkım ihalesine dönüştürenler hiçbir şekilde Kürd ve Kürd dostu olamazlar. Bu bay ve bayanların sistemle ciddi anlamda bir sorunları yoktur. Amaç ve görevleri toplumsal değişim ve dönüşüm sancılarını hafifletmek, sistemin gazını almak ve devletlerinin bekası için alan hâkimiyetini Türklük hallerine göre biçimlendirmektir.
Yontma taş devrinden cilalı taş devrine geçiş hazırlığını yapan devlet aklının yerel icracıları ise fantezi ve projelerini Kürdi dinamiklerin yoğun olduğu Kürd kentlerinde test edilme ısrarı üzerinde mutlaka durulması gereken bir noktadır. Seçilmiş hedeflerinin birer pilot bölge düzeyinde olması bu ince hesaplamanın kontrollü bir çatışmanın taraflarca öngörüldüğünü göstermektedir. “Devrimci halk savaşı” tezini hazırlayanlar, uygulayanlar bugünkü yıkım tablosunun patent hakkına sahipler.
Bütün uluslar için devletleşmeyi meşru ve bir hak olarak gören, ancak mevzu Kürdler olunca karşı çıkmayı, ulusal talepleri dilendirmeyi ilkellikle tanımlayan bu çevreler, Kürd kentlerini ve Kürdistani alanları tarumar ederek, Kürd gençlerini hendeklere gömerek savaşta “denge sağladık” diye övünüyorlar. Bu bağdaşık senaryonun aktörleri her geçen gün biat kültürünün içselleştirilmesi ve politik asimilasyonun Kürd toplumunu esir alması için gölge oyunundan başka bir seçenek olmadığını söylüyorlar. Bir nevi Kürd halkına ölümü gösterip sıtmaya razı etmek için olmadık oyunları sergiliyorlar.
Türk toplumu içinde politik etkinlikleri, statü ve kimlikleri yok denilecek kadar cılız olan bu çevreler, bireyler Kürd toplumunu bir nevi reklâm billboardları gibi görmektedirler. Aile çevrelerini örgütlemeyi beceremeyen ve yaşadıkları toplumla barışık olmayan bu bay ve bayanlar şürekâsı, bireysel ve örgütsel kimlikler adı altında devletlerinin asli görevini yerine getirmek için Kürd ve Kürdistan sorununu misakı milli kazanında tekrar harmanlayıp sofraya getirmek için olmadık politik oyunları sergilemektedirler. Onlar açısında Kürdistan sorunu yoktur, “bu tamamen dış güçlerin oyunudur” Kürdistan “parçalar” arası ilişkiler ağını ise dış güçlerin müdahalesi ve bir oyunu olarak algılamaktadırlar. Bohem yaşam tarzlarıyla entel-barlarda gaza gelen bu bay ve bayan görevliler, sonradan görme tüccar ve kenar mahalle dilberlerinin arz-ı endam yaklaşımlarıyla egemen Kürd siyaset sınıfının kalitesini de, gözler önüne seriyorlar.
Bu bay ve bayanlar, yaşamları boyunca görmedikleri kitleler, yığınlar karşısında heyecana geldikleri için Kürd halkının duygularını okşayacak bir kaç devrik cümle kurmayı esirgemiyorlar. Her ne hikmetse bu tılsımlı cümleler bir toz bulutu gibi düşünce yetimizi ve ufkumuzu perdelemektedir. Kitlelerin omzunda gezinen bu bay müfettişler ittihatçı dedelerinin eylemlerini, anılarını tekrar yâd etmenin mutluluğu içinde birkaç flaş demeçle Kürd siyaset sınıfının dünyasında yankılanmakta ve billboardlarda ittihatçı bakışlarıyla sırıtmaktadırlar.
Kürd siyaset sınıfının bir diğer zayıf noktası ve hastalık düzeyinde bağımlılığa dönüşen ezen ulus hayranlığıdır. Türk medyasının kimi popüler kalemşörleri, eski tüfekler, İttihat Terakkinin torunları, cihangir ve Nişantaşı’nın yazar-çizer takımı ve “Yeşilçam”ın yeniden “parıldayan” jönleri, makyajı tazeleyen gençliğimizin “yıldız”larını ilahi kurtarıcı gibi görüp, onlara sarılmaları halkına ve kendine güvenmemenin bir sonucudur. Hendek savaşları süresince, barikatlar arkasında yüzü maskeli gençlerle bir iki resim çektirmek ve nostaljik takıntılar eşliğinde Kürd kentlerine turları, seferleri organize edenler, yaşanılan zülüm kasırgasını algılamakta çok uzaktırlar. Bunlar ancak ve ancak rezistansların tepelerinde, entel barların loş ışığı altında ufukta görünecek devrim dalgalarını gözetlemekle vakit geçirirler.
“Bağımsız-özgür gazeteci” sıfatıyla misyonerlik ve algı operasyonları yürüten ittihat terakkinin torunları çoğu kez kendi devletlerinin çıkarları doğrultusunda bohem yaşamlarından feragat ederek “sefer”lere çıkarlar. Bu baylar önceden seçilmiş hedeflere, ezberletilmiş cevaplar eşliğinde mobilize görüşmeler, denetim ve projelendirme görevlerini tamamladıktan sonra bildik mekânlara, STK ve meslek kuruluşlarını ziyaret ederler. Görüşme ve sohbet turlarının ardından akşam yemeğini en lüks restoranlarda, halkın nabzını bilen birkaç “beyaz kürd”le bölgenin röntgenini çekerler. Ertesi gün bizim anlattıklarımız, bizim düşüncelerimiz, bölgeden edindikleri izlenim ve düşünceleri, kendi köşelerinde özetlediklerinde biz havalara uçuyoruz. ‘Bak bizi nasıl anladılar’ diyoruz? Oysa o düşünceler bize ait! Bizden aldıklarını tekrar bize satıyorlar. Haksız sayılmazlar, çünkü efendisiz yaşayamıyoruz. Kendilerinin bu konuda bir düşünceleri olmadığını biliyoruz.
Kısacası bizim anlattıklarımız, bizim düşüncelerimiz, bizim hikâyelerimiz başkalarının kalemiyle aynada yansıyıp bize dönüş yapınca bir hayli seviniyoruz. Oysa bu bay ve bayanlar serbest piyasa gereği döneme denk gelen görevlerini yerine getiriyorlar. İki gün sonra 180 derecelik bir dönüşle yazdıklarını, savunduklarını sandığımız düşünceleri çöp kutusuna gönderebiliyorlar. Onlar açısında her şey rutin bir görev gereğidir. Biz ise aldatılmış ve hayal kırıklığına uğramış ruh haliyle köpürüp, kızıyoruz, kalkıp onları şikayet ve mahkûm ediyoruz. Ancak kısa bir süre sonra bu bay ve bayanlar yeşil ışık yakınca, ya da lehimizde birkaç satır sıralayınca tekrar mutlu oluyoruz. Bu karakter giderekten toplumda güçleniyor ve böylelikle balık hafızalı bir kuşağın kuluçkaya yatmasını sağlıyor.
Her nedense sorunun bizden kaynaklandığını ve kendimize bir türlü güvenemediğimizden dolayı kısır tartışmaların gölgesinde, hezimet-yenilgi ve “ihanet”e uğrama duygusu içinde gel-git’leri oynuyoruz. Kendimizle, toplumumuzla barışık olmadığımız için sürekli birilerinin bizi ifade etmesini hayal ediyoruz. Kısacası savunduğumuz ve her gün tersyüz edilmiş kavramlar kargaşasının omurgasını oluşturduğu fikirlere, stratejilere inanmadığımızdan dolayı Nişantaş-Cihangir dilberlerinin ve topaç gibi dönen İttihat ve Terakki kadrolarının, torunları tarafında yazılan günü birlik hikâyeleri dinleyerek, okuyarak bir nevi halüsinasyon rüzgârından bir gelecek umut ediyoruz. Bu teselli rüzgarı korku ve kaygılarımızı daha da körükleyip çoğaltığını her ne hikmetse kabullenemiyoruz. Acı olan, bu sürü psikolojisinin politik yaşamın kuşatılması ve yönlendiriyor olmasıdır.
Cano Amedi. 20-08-2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir