FARKLILIKLARA DAİR

Coğrafyamızda değişim ve dönüşümden yana olan toplumsal güçler her nedense farklılıklara toleranslı davranma konusunda bir hayli bencil oldukları, bencilce davrandıklarını yakın tarihimiz çok net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu bencil yaklaşımlar çoğu kez toplumsal yaraların oluşmasına ve kalıcı yanlışlıklara vesile olduğunu ne yazık ki yaşayarak öğrenmeye devam ediyoruz Kimileri de ‘ağabeylik’ taslayarak güç olmaktan çıkmış eski yapıların eskimiş bireylerini vitrine koyarak ne kadar demokratik olduklarını açıklama yolunu tercih ederek BAASçı maskelerini gizleyeceklerini düşünüyorlar. Oysa güneşin balcıkla sıvanmayacağını bilmeyen yoktur. Ancak bu gerçeği bilmekle bunun karşısında suskun kalmak, yanlışlıklara alkış tutmak farklı şeylerdir.

Farklılıklara karşı alerjisi olanlar bencil duygularını bastırmak için kendi dışında olanları kendi yanlışlıklarının sorumluları olarak gösterme kolaycılığını tercih etmekteler. Oysa bu düşüncenin altında öz olarak geçmişin gizemli karanlığından süzülüp gelen bir alt kültürünün etkisi olduğu gayet aşikârdır. Dolaysıyla bu alt kültürün bilinçaltında baskın olması sonucu kendilerinden olmayan kendilerini alkışlamayan her halükarda yağdanlık vazifesini yerine getirmeyen birey ve  ‘politik’ yapılanmaların tasfiyesi, bunlara karşı düşmanca yaklaşımlar sergilemek kendi mantık ölçüler çerçevesinde meşru sayılmakta. Bu düşünce silsilesi giderekten siyaset stratejilerini, önceliklerini, enerjilerinin büyük çoğunluğu dışındaki yapılanmaların yenilgiye uğratma ekseninde harcarlar. Bu paradoksun acı faturalarını, sonuçlarını hep göz ardı etmeyi politik bir başarı olarak algılamaktalar; tarikat kültürünü esas alarak kitlelerini bu doğrultuda şartlandırmayı politik manevra olarak yansıtmalarının ne denli kötü bir oyun olduğunu ne yazık ki hala ağırlıklı olarak pek anlaşılmamış gibi.

Aynı güzergâhta yol alan ve asgari düzeyde de olsa bir amaç birliği etrafında birlikte yol alması gereken yapılanmaların birbirlerini düşman güçler olarak algılanmaları ve özellikle de çıkış manifestolarını dışındaki yapılanmaların tasfiyesi üzerine kuranların özünde kendilerine biçilen rolün öyle ya da böyle deşifre edilmesi anlamına gelmektedir. Yıllarca bu paralelde strateji belirleyenler, mevcut enerjilerini dışındaki yapılanmaların tasfiyesi için harcayanların vardıkları nesnel durum içinde bulundukları paradoksun çözümsüzlüğü açısında birer gösterge görevini görmektedir.  Bunca acı tecrübelere karşın hala aynı tarikat kültürünün yüceltilmesi ve çıkışı burada görenlerin inatçılığı söz konusu paradoksun ne denli kök saldığını göstermektedir.  Oysa yaşama bilimsel bir pencereden bakan politik güçler mevcut enerjilerini mevcut baskıcı sisteme karşı harekete geçirmeyi; yanlış politikalardan kendilerini arındırıp geleceğe birlikte ve farklılıklarını hazmederek yol almış olsalardı bugün sonuç ne olurdu? En azında kayıp hanelerimize yazılan faturalar bu denli kanlı, acılı ve kirli olmayacaktı konusunda hemfikir olacaktık. Fakat yıllarca tabu haline getirdiğimiz yanlışlıkları artık bırakalım eleştirmeyi, ‘varlığımızı ve geleceğimizi’ bu yanlışlıklarla özdeştirdiğimiz için bütün varlığımızla toz kondurtmamaya çabalıyoruz ve bize bizim gerçekliğimizi anımsatan herkese öfke duyuyoruz ve bütün enerjimizle ipekböceği gibi koza içinde kalmayı tercih ediyoruz. Belki bir gün kurtarıcımız gelirde bizi kurtarır düşüyle yol alıyoruz. Ne de olsa yıllarca aynı nakaratları dinleyerek kendimize bir kurtarıcı yaratık ve bu kurtarıcı(!) bizi yoktan var eden vardan yok eden bir kudrette sahip olduğu için kendimizi koza içinde güvende hissediyoruz(?) Kurtarıcının söylediklerini birer ayet olarak algılandığı için bir an için bu düşünce yaklaşımımızdan kurtulup acaba, neden niçin, nasıl gibi sorulara yanıt vermekten korkar duruma gelmişiz. Sanki bu sorulara yanıt bulursak tutunduğumuz dal bir çırpıda kırılacakmış gibi korkularımızın esiri olmuş durumdayız. Oysa gerçekçi bir yaklaşımla kendimize bu sorular sorup yanıtladığımız oranda gerçekçi bir yaklaşıma sahip oluruz… Ama gelin görün ki yılların tortularını bir çırpıda kazıyıp atmak kolay olmuyor. Ama bu köhne ve tarikat kültürüne dönüşen düşünce silsilesinden kendimizi kurtardığımız ölçüde ortaklaşa bir değerler toplamını yaratabiliriz. Ve de yaratmak zorundayız.

Eğer hala üzerinde yaşadığımız coğrafyayı farklı yorumlayıp farklı bir toplumun mensupları olduğumuzu iddia edecek cesareti kendimizde bulabiliyorsak mensubu olduğumuz toplumun çıkarları doğrultusunda ortaklaşa çözüm üretmenin yolunu bulmalıyız. Birlikte ve farklılıklara tahammül ederek çözüm üretmek toplumsal bir görev olduğu kadar insani bir görevdir. Dolaysıyla günü birlik çıkarlar ve kişisel kaygılara saplanıp kalmadan toplumsal bir zeminde toplumun farklı güçleriyle ki bunlar mensubu oldukları sınıf ve tabakaların çıkarları doğrultusunda politik duruş sergileyeceklerini bir an için unutmamak kaydıyla ortak paydalarda anlaşmak ve ortak politikalar üretme zorunluluğunu kavradığımız oranda başarı çıtasına bir adım daha yaklaşmış olacağız. Yok, eğer hala kurtulmayı bekleyen kurtarıcıdan mucizeler beklemeye devam edersek sanırım bir süre sonra uğruna ölümlere koştuğumuz değerlere sırt çevirmiş oluruz. Hala yol yakınken hem değerlere sahip çıkmak hem de kurtulmayı bekleyenlere yardımcı olmak,  her türlü esarette son vermek için egemenlerle değil; bize yakın olan ve aynı paydaları paylaşanlarla birlikte mevcut gerici çarkı alt etmek için daha demokratik, daha esnek ve daha yapıcı bir yaklaşımla toplumsal kurtuluş reçetesini hazırlamak zorundayız. Bu zorunluluğu toplum olarak da çok acilen ve yaşamsal düzeyde hissettiğimizi bir an bile olsun unutmamak kaydıyla. Bu zorunluluğun bilincinde olan bütün birey ve yapılanmaların farklılıkların birer zenginlik olduklarını özümsedikleri oranında siyasal hedeflere ulaşma ve daha örgütlü bir biçimde güçlü ve geniş birlikteliklere vesile olurlar. Dolaysıyla bu zenginliğe erişebilmenin yolu da tarikat kültürüyle biçimlenmiş cenderelerden kendimizi kurtarmak ve toplumsal bilinci ön plana çıkartmaktan geçiyor. Farklılıklarla birlikte ortak üretimde bulunmak, ortak değerlerde buluşmak zayıflık değil; aksine yeni bir zenginlik mecrasında dostlarla buluşmak demektir. Dostlarla birlikte üretken ve aktif politikalar sonucu hep birlikte yeni fırsatlar zinciri yakalamak mümkün olacaktır. Tersi durumda ise o sığ örgüt yapımızla, klişeleşmiş ideolojik yaklaşımlarımızla aynanın karşısına geçip geçmişe göndermelerde bulunmak çözüm sayılmıyor Ama zayıflık ve yetersizlikler hanesine, gerici güçlerin değirmenine su taşımak babında karnelerimize birer dip not düşürmekte tarihe kalıyor.   C. AMEDİ 2003–01–07 RUHA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir