DİYARBEKİR’İN MALUM MUHALİF KİMLİĞİNE DAİR

Her insanın bir hikayesi olduğu gibi kentlerin, ülkelerin de kendine özgü hikayeleri mevcuttur. Bazen bir şarkının mısralarında, bir atasözünün derinliğinde bazen de bir kitabın satır aralarında yaşanmış kahramanlıklar ve ihanetlerin öyküsü gizlidir. Ya da yanık sesli bir “dengbêj”in gırtlağından süzülüp gelen bir ezgide gizlidir bu tarihin ip uçları.

Diyarbekir’e dair bir iki satır yazmamı teşvik eden, değerli araştırmacı Malmisanij tarafından yazılan ve VATE yayınevince yayımlanan  “Yirminci yüzyılın başında DİYARBEKİR’DE KÜRT ULUSÇULUĞU (1900-1920)” adlı kitap oldu.

Diyarbekir, tarihsel olarak muhalif ve aykırı duruşuyla egemen sistemlerin, saltanatların ve yerleşik egemen yönetici sınıf ve tabakalarının şimşeklerini üstüne çeken, bunlara ev sahipliği yapan muhalif kimliğiyle belleklerde, tarih sayfalarında yer edinmiştir.

Elbette, bu kentin tarihsel arka planını incelemek, araştırmak, muhalif kimliğine gerçekçi bir projektör tutmak, sistemin rant ve nemalanmalarına teslim olmamış genç ve dinamik bilim sevdalılarının görevidir.

Umarım genç Kürdistanî  akademisyenler,  araştırma görevlileri ve Kemalizm`in sosuna batırılmayan genç beyinlerin bu konulara daha ayrıntılı bir şekilde eğilirler ve sonuçları bizlerle paylaşırlar.

Diyarbekir, Osmanlı imparatorluğunun son dönemi ve Kemalist Cumhuriyetin kurucu kadrolarının İstanbul ve Selanik’ten sonra ağırlık verdikleri en önemli kentlerden biridir.

Diyarbekir muhalif kimliğiyle, ezen ve ezilenler için bütün zamanlarda çatışmaların, kavgaların ve en önemlisi ayak oyunlarının tavan yaptığı bir kent olmuştur.

Sömürgeci ve işgalci güçler bu kentin muhalif kimliğini yok etmek için daima toplumsal genleriyle oynamışlardır. Rant, menfaat ilişkilerinin “kardeşlik” teraneleriyle süsleyip kitlelere servis etmişlerdir. Dönemin muhalif politik kadroları, kitlelerin bu psikolojik atmosferi altında bunamışlar, boyun eğmişler ya da sistemin sunduğu fırsat peşinde koşarak ruhlarını rant karşılığında satmışlardır.

Diyarbekir‘in toplumsal dokusu tıpkı  meşhur bazalt taşı gibi umut ve umutsuzluk gözenekleriyle iç içe geçmiştir.

Tarihin lanetli sayfaları arasında egemen güçler ve cellatları için kölelik yapanlarla, bu kölelik zincirinin halkalarını parçalamaya çalışan, özgürlük, adalet ve toplumsal değişim ve dönüşümden yana olanlar arasında kıyasıya süren bir mücadelenin iz dönüşümlerini yaşıyoruz tekrardan bu bahtı kara taşı kara sevdalı kentin..

İttihat Terakki cemiyetine kan veren, hayati omurgasını oluşturan ve onun ırkçı-Türkçü gıdasını hazırlayan malum siyasi dokusunun kurucu üyelerine baktığımız zaman, Diyarbekir’in kara yüzünü görüyoruz. Dönemin muhaliflerinden  Diyarbekir’li İshak Süküti’yi, Ziya Gökalp’ı, Süleyman Nazif’i, Pirinçzade Arif efendiyi, Pirinçzade Feyzi beyi, Sıtkı (Tarancı) beyi görüyoruz. Bu çekirdek kadronun boy gösterdikleri politik güzergahta Kürd halkına en ağır darbeyi ve acıyı bu kadroların aracılığıyla yaşatıldığını görüyoruz.

Osmanlı devleti ve İttihatçı yönetici kadroları tarafından ve özellikle Teşkilat-ı Mahsusa’nın özel organizasyonuyla 1915 yıllında, kara bir veba gibi Ermeni tehcir ve katliamlarının startı verildiğini biliyoruz. Bu katliamların arka planında yer alan kadroların tarihsel kimliklerine ve statülerine baktığımız zaman, bunların tamamı devletin yerel ayakları olduğunu görüyoruz. Diyarbekir özelinde soruna baktığımız zaman vali, jandarma komutanı, müftü, Postane memurları ve yerel bürokrat ve yöneticilerden oluştuğunu görüyoruz.

“Diyarbekir valisi Çerkez  Dr Mehmet Reşit Bey (Şahingiray)’in başkanlığında oluşturulan milis alayının en önemli aktörleri şunlardan oluşmaktaydı:

Mektupçu Bedri efendi, Jandarma Komutanı Rüştü, eşraftan Yasinzade Şevki (Ekinci)  Pirinçcizade Feyzi, Müftüzade Şeref (Uluğ) bey,  Cemilpaşazade Mustafa bey (Mustafa Nüzhet), Zazazade Hacı Süleyman, Cercisağazade Abdülkerim, Direkçîzade Tahir, Pirinçcizade Sıtkı (Tarancı) bey ve Vali Dr Reşit  beyin beraberinde getirdiği Çerkez muhafızlarının himayesinde Ermenî Tehcir ve Katliamlarında rol oynamaktadırlar.”

1919 yılı başlarında Batı kamuoyu ve devletlerin baskısı sonucu İttihat Terakki kadrolarına yönelik kısmi ve şeklen bir yargılama süreci başlatılır.

Diyarbekir valisi Çerkez Dr Reşit bey tutuklu bulunduğu ortamda “firar etti” gerekçesiyle polis tarafından infaz edilince Pandora kutusu açılmadan, olduğu gibi kapatılır. Geri kalan diğer İttihatçı kadrolar sözde yargılanarak küçük cezalarla kamuoyu tepkisi asgari düzeyde gerilere çekilir. Bu yargılamalar sonucu ceza alanlar arasında, Diyarbekirli İttihatçı Kadrolar şunlardır: Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Pirinçcizade Feyzi ve Zülfü (Tigrel) dir. Bu kadrolar daha sonra Kemalist Cumhuriyetin kurucu kadroları arasında yer aldıklarını görüyoruz. Bu da gösteriyor ki Cumhuriyetin bütün kadroları İttihat Terakki’nin kadrolarıdır ve aynı suç sarmaşığının içinde yer almışlardır.

Osmanlının Türkçü damarına kan verenler olduğu gibi bütün halklar gibi ulusal kaderlerini tayin etmek için mücadele eden, canı ve malıyla bedel ödeyen nice yiğit, isimsiz kahramanlar ve Kürdistani kadrolar süreç karşısında tüm güçleriyle direnmişler ve mücadele etmişlerdir.  Diyarbekir’in pir-u pak yüzü olan bu saygın kadroların en önemli simalarından bir kısmı şunlardır:

Salih Begê Hênê, Kadri Cemilpaşa (Zinar Silopî), Ömer Cemilpaşa. Diyarbekirli Cerrahzade Zeki, Ekrem Cemilpaşa, Şemseddin Cemilpaşa, Diyarbekirli Mustafa Reşat, Diyarbekirli Abdülkadir, Dr Fuad (Bavê Berxo), Diyarbekirli Faiz bey, Cevdet Cemilpaşa, İbrahim Cemilpaşa, Haci Akti  (Bavê  Tûjo) ve burada isimlerini zikretmediğimiz daha nice isimsiz yurtsever ve yiğit Kürdistanlı kahramanların mevcut olduğunu gayet iyi biliyoruz.

Birçok bölgede olduğu gibi Ermeni katliamında rol oynamış olan birçok askeri ve sivil bürokrat, eşraf, bey, ağa vb devletle ilişkili olanlar daha sonra Kemalist hareketin saflarında yer almışlar ve büyük çoğunluğu tekrardan devlet kurumlarında görevlendirilmişlerdir.

Bir çok tarihçinin de belirttiği gibi “ Kuvayi Milliyenin önemli bir kısmı Ermeni katliamlarını düzenleyen kişilerce kurulmuştur. Kıyımı düzenleyen Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri Kuvayi Milliye birliklerinin çekirdeğini oluşturmuştur. (….) Ermeni katliamını yapan kadrolar, kurtuluş savaşını da yürüten kadrolardır.”  (T.Akçam’dan aktaran, Malmîsanij- 21. y.yılın başından Diyarbekir’de Kürt Ulusçuluğu, Vate yayınları sf.49)

Diyarbekir’in yakın tarihi incelendiğinde görülecektir işgalci güçler ortak vatan vurgusu, dindaşlık ve kardeşlik vurgusunu ısrarla ve şiddetle gündemde tutmuşlardır. Bir yandan bu politikayı canlı tutarken, diğer yandan da muhalif düşünen Kürd aydını ve dönemin kadrolarını, kendilerine ve yakınlarına sağlanan maddi imkanlarla kıskaca almayı başardıklarını görüyoruz.

Öte yandan işgalci güçler Kürd toplumu üzerinde otoritesini sağlama, devam ettirmenin yegane yolu, Kürd aydınlarının ve siyaset tabakasının arasına çelişkiler sokarak ulusal müştereklerde buluşmalarını engellemek için ayrışma makasının açılmasını sağlamıştır. 1920’ler den başlayarak günümüze bu makas tedricen açılmaya devam etmiştir.

1970- 1980 yıllarında ideolojik argümanlar eşliğinde bu makasa radikal bir boyut kazandırıldığını bugün daha net görüyoruz. 1980- 2000 yıllarına değin bu makas kör topal devam ettirildi.

İşgalci güçler bu politikanın fazla zorlanmasıyla toplumsal kırılmalara yol alacağını düşünerek bu kez tasfiye ve terbiye temellinde Kürd politik güçlerine karşı yürütülen siyasi ve sosyal operasyonlardan medet ummaya başladı.

Ne yazık ki bugün de, egemen güçler ve yerel dayanakları geleneksel Kürd toplumunun genetik dokusuyla oynayarak asimilasyon ve entegrasyon politikasını süratle gündemleştirdiklerine tanık oluyoruz.

Özellikle İttihat ve Terakki ruhu üzerinden Misak-ı Milli’nın güncelleşmiş formatıyla yüz yüzeyiz. Bu formatın ana dayanağı “iyi” Kürd “kötü” Kürd ayrımı üzerine kuruludur. Bu politikanın hayatta geçirilmesi için de pilot kent olarak Diyarbekir seçildiğini görüyoruz.

Kanlı ve sömürgecilerin bu yeni yazılımı, asimilasyon programının versiyonu Kürd kamuoyunda kabul görür mü görmez mi politik kadroların, mevcut siyasi güçlerinin ve bugünlerde mumla aradığımız Kürd aydınlarının süreç karşısında takınacakları tavırları gösterecektir.

Umarım bu tehlikeli ve karanlık tünelin girişini kitlelere empoze eden ayrıştırıcı, tekçi ve düşmanlık virüsünü enjekte eden dilden; Kürd toplumunu bölmeyi amaçlayan makasın açılmasını körükleyen köhne düşünce ve karanlık beyinlerden kendimizi arındırır ve Kürdistani zeminde farklılıklarımızla, renklerimizle, inançlarımızla ve ideolojik tercihlerimizle birlikte yeni bir yaşamın kapısını hep birlikte aralarız.

Her şeye rağmen umutluyum, er geç Kürd halkı bu ölümcül kapanı fark edecek ve kirli oyunları boşa çıkaracaktır. Yeter ki hep birlikte,  zehir zemberek düşmanlık tohumlarını dağıtan, Kürd toplumsal dokusunu zehirleyen sicili misyonerlere prim verilmesin!

Er geç kazanan Kürd ve Kürdistan halkı olacaktır!

19:06:2015

Cano  Amedi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir