Celâl Temel
Devletlerarası savaşlarda, savaşın sonunda yapılan antlaşmalarla, kazanan taraf diğerine karşı, çeşitli üstünlükler elde eder. Çoğu zaman silahın gücüyle büyük haksızlıklar doğar. Diğer taraftan, ezilen ulusları için de silah, kurtuluş araçlarından biri olarak kullanılır. Ezilen ulusların, egemenlere karşı verdiği bu mücadele şekli için, bazen “haklı savaş” diye bir belirleme yapılsa da savaş, kan ve acı demektir. Görüşerek, anlaşarak bir sonucu ulaşmak varken savaşmak, kan dökmek, dünden bugüne insanlığın yaptığı en iptidai işlerden biridir. Maalesef, anlaşmalar, uzlaşmalar, savaş öncesinde değil, savaş sonunda gerçekleşiyor. Son dönemlerde, “Silahlı savaş dönemi bitti.” şeklinde bir belirleme olsa da savaşlar devam ediyor.
Ülkeleri, iradeleri dışında, çeşitli güçlerce bölünen Kürdler de zaman zaman silaha başvurmak zorunda kaldılar; çeşitli kalkışmalar içinde bulundular, gerilla-peşmerge mücadeleleri verdiler. Buna karşın tarihi haksızlıklara uğradılar. Dünyadaki bazı devletlerin nüfusu kadar kayıp vermelerine karşın güçleri, ulusal haklarını almaya yetmedi.
Bu yazıda, son dönemlerde, Güney Kürdistan (Irak-Başur) ve Kuzey Kürdistan’da (Türkiye-Bakur) verilen iki silahlı mücadelenin sonunda imzalanan bir protokol (manifesto) ve bir çağrı metnine birlikte bakacağız.
1-) GÜNEY-BAŞUR
Irak’ta, 14 Temmuz 1958 tarihinde gerçekleşen darbe sonrasında kurulan hükûmette, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) öncülüğündeki Güney Kürdleri de yer aldı. Hazırlanan Anayasa taslağında, Kürdlere ulusal hakların verileceği vaat edildi. Ancak üç yıl geçmesine karşın Irak Hükûmeti, vaatleri yerine getirmedi. Bunun üzerine, Mela Mustafa Barzani önderliğindeki Kürd peşmergeleri (gerillaları), 1961 yılı Eylül ayında silahlı mücadele başlattı.
Zaman zaman yapılan ateşkes çabalarına karşın, peşmergelerle Irak Ordusu arasındaki çatışmalar, 1970 yılına kadar devam etti. Nihayet, silahlı mücadelenin başlamasından yaklaşık dokuz yıl sonra, 11 Mart 1970 tarihinde, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Saddam Hüseyin’in başkanlığındaki Irak Hükûmeti Heyeti ile Mela Mustafa Barzani başkanlığındaki Kürd Heyeti arasında, 11 Mart gecesi sabaha kadar süren görüşmelerin sonunda 15 maddelik bir antlaşma metni imzalandı. Protokol veya manifesto olarak da adlandırılan antlaşma metni aşağıdadır:
“1-Kürdlerin çoğunluk olduğu yerlerde Arapça ve Kürdçe resmi dildir. Eğitim dili bu kesimlerde Kürdçedir. Buralarda Arapça, Irak’ta Arap okullarında ise Kürdçe ikinci dil olarak öğretilecektir.
2-Bakanlar Kurulu, ordu yönetimi ve diğer yüksek görevlerde, Kürdler, nüfus oranları ve yetenek prensiplerine göre görev alacaktır.
3-a) Radyo ve televizyon üzerindeki haklar; Kürd Kültür ve Enformasyon Genel Müdürlüğünce saptanacaktır.
- b) Üniversiteden çıkartılan öğrenciler yeniden alınacaktır.
- c) Kürd kesimindeki okullar arttırılacak, Kürd yüksekokul öğrencilerine yabancı ülke bursları verilmesi sağlanacaktır.
4-Kürd kesimindeki memuriyetlerde Kürdlere, ya da hiç değilse Kürdçe bilenlere görev verilecektir.
5-Kürdler sendika ve derneklerini (öğrenci, gençlik, kadın, işçi, köylü, öğretmen örgütleri gibi) kurma hakkına sahip olacaktır.
6-Askeri ve sivil idarelerde işlerine son verilmiş olan Kürd işçi, memur ve hizmetliler, işlerine geri alınacaklardır.
7-Kürd kesiminde zarar görmüş olanlara tazminat ödenecektir. Genel ekonomik planın hazırlanmasında, silahlı eyleme katılarak hayatlarını kaybedenlerin ailelerine, malullere ve iş kazasına uğrayanlara aylık bağlanacak, konut bulunacaktır.
8-Arap ve Kürd köylülerinin, kendilerine miras yoluyla kalmış olan yerleşme bölgelerine geri dönmeleri sağlanacaktır.
9-Kürdlere yönelik toprak reformu yasasının çıkartılması hızlandırılacaktır.
10-Geçici anayasa aşağıdaki şekilde değiştirilecektir: ‘Irak halkı Arap ve Kürd iki ulustan oluşmaktadır. Kürd halkının ve Irak Birliği içindeki tüm azınlıkların hakları anayasa güvencesi altındadır. Kürd bölgesinde, Kürdçe, Arapçanın yanı sıra resmi dildir.’ NOT: 10. madde değiştirilmeden kalıcı anayasaya alınacaktır.
11-Kürd bağımsızlık eylemcilerinin radyo verici ile ağır silahları hükûmete devredilecektir. Ancak bu işlem, anlaşmanın tamamen yerine getirilmesinden sonra yapılacaktır.
12-Cumhuriyet’in devlet başkanlarından biri Kürd olacaktır.
13-Eyalet taksimi ile ilgili kanun, bu anlaşma esaslarına uygun olarak çıkartılacaktır.
14-Kürd illeri idari bölgeleri, burada yapılacak nüfus sayımından sonra birleştirilecek ve Kürt halkına bu kesimin özerklik hakkı tanınacaktır.
15-Kürd halkı, nüfus oranına göre yasama organlarına katılacaktır.”[1]
Bu protokol, Başur’da verilen Kürd ulusal mücadelesi için önemli bir kazanım oldu.[2] Bazı dönemsel aşamalardan sonra, bu kazanımın devamı da geldi…
2-) KUZEY-BAKUR
Osmanlı döneminde bazı Kürd kalkışmaları olsa da Kürdlerin kuzeydeki silahlı mücadelesi, esas olarak, Osmanlı mirası üzerinde kurulan Türkiye Devleti’nin Kürd ulusal varlığını reddetmesiyle başladı. Kuzey Kürdleri, 1923-1938 yılları arasında verdikleri mücadeleden sonra, 1938 yılından itibaren silahlı mücadele bakımından sessizliğe girdiler. Yaklaşık elli yıl sonra, 1984 yılında Partiya Karkerê Kürdistan (PKK) öncülüğünde tekrar silaha sarılmak zorunda kaldılar. Bu silahlı gerilla mücadelesiyle ilgili olarak, ilk kez doksanların başında, Turgut Özal döneminde, ateşkes yapılarak konuya bir çözüm bulunması gündeme geldi. Ancak bu gerçekleşmedi. Gerçekleşebilseydi Kuzey Kürdlerinin durumu, bugün çok farklı olabilirdi.
PKK Lideri Abdullah Öcalan, 1999 yılında yakalandıktan sonra, gerillanın Türkiye sınırlarının dışına çıkması çağrısı yapmıştı. Kırk yıllık silahlı mücadelenin sonunda, 27 Şubat 2025 tarihinde ise yaklaşık yirmi beş yıldır İmralı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Öcalan, Türkiye Devleti’nin de onayı ile aşağıdaki silah bırakma çağırısını yayımladı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı
PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkârı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur. Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır.
1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.
Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir.
Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir.
Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.
Aşırı milliyetçi savruluşun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.
Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.
Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır. Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.
Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. “
Bu çağrı metni ile ilgili olarak çokça değerlendirmeler yapıldı, yapılıyor, daha da yapılacak. Metin yeteri kadar açıktır. Metinde, Kürdlerin ulusal hakları açısından bir şey olmadığı açık; savaştan, mücadeleden yorulan Kuzey Kürdleri için bir nefes alma fırsatı verdiği de açık…
Güney (Başur) ve Kuzey (Bakur) Kürdistan’da, farklı şartlarda verilen, bu iki silahlı mücadelenin vardığı sonuçlar da farklı oldu. Güneydeki mücadele, başından beri, ayrılmak anlayışıyla, en az özerklik hedefiyle verilmiş ve belirli bir sonuç alınmıştır. Buradaki mücadelenin devletleşmeyle de sonuçlanması beklenmektedir.
Kuzeydeki mücadele, başlangıçta bağımsızlık hedefiyle başlamış olsa da daha sonra içinde bulunulan şartlarda geliştirilen anlayışlarla, birlikte yaşamanın kaçınılmazlığı sonucuna varılmıştır. Dünyadaki Kürd nüfusun, nerdeyse yarısına yakınının bulunduğu Kuzey Kürdistan’da, bundan sonraki Kürd mücadelesi, herkesin merak ettiği bir konu…
Kuzey ve Güney Kürdistan’da farklı sonuçlar veren bu iki mücadelenin dışında, Doğu Kürdistan’da (Rohilat-İran) ve Güney-Batı Kürdistan’da (Rojava-Suriye) da Kürdlerin mücadelesinin devam ettiği görülüyor. Özellikle Rojava’da, Kürdler adına olumlu gelişmelerin olabileceği beklenmektedir.
Yukarıdaki protokol ve çağırı metni karşılaştırıldığında, Başur ve Bakur arasındaki bugünkü durumun da bir özeti çıkıyor ortaya.
Gerçekleşir veya gerçekleşmez, bu ayrı bir şey; Kürdlerin, her ulus gibi, özgür ve bağımsız olma, en azından ulusal haklarını elde etme isteği devam edecektir. Özellikle Kuzey’de, yapılacak bir şey kalmadı sonucuna da varılabilir, haklıların mücadelesi bitmez de denilebilir. Görürüz veya görmeyiz; bunu, dünyanın şartları içinde, Kürdlerin mücadelesi ve tarih gösterecektir…
/CT/
[1] Mesut Barzani, BARZANİ ve Kürd Ulusal Özgürlük Hareketi – II, Doz Yayınları, 2004, s. 241
[2] Bu protokol, “Dış Kürdçülük” gerekçesiyle, Türkiye’deki 12 Mart Darbesi’nin gerekçelerinde biri de oldu