Yeni bir anayasa yapılamaz ( I )

İbrahim GÜÇLÜ

(ibrahimguclu21@gmail.com)

Anayasa olgusu, Osmanlı İmparatorluğunun mirası üzerinde kurulan Kemalist Türk Devleti’nin yaşamına sonradan giren bir olgu değildir.

Anayasal süreç, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Birinci Meşrutiyet ile başlayan bir süreçtir. 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’in ilânından sonra Meclis açıldı ve bir anayasa kabul edildi. Daha sonra Osmanlı İmparatorları süreci kesintiye uğrattılar. İttihat Terakkicilerin zorlamasıyla, Osmanlı Padişahı, 2. Meşruiyeti 1908 yılında ilân etmek zorunda kaldı. Meclis açıldı, yeni bir anayasa yapıldı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Birinci Meşrutiyet ve İkinci Meşrutiyet Anayasaları; bu anayasalarla oluşturulan temsil sistemleri, meclisler incelendiği zaman; bu anayasaların Osmanlı İmparatorluğunun ulusal, etnik, dinsel, mezhepsel, fikirsel, çoğulculuğunu belirli ölçüde yansıttığı, temsilin daha yaygın ve geniş, çoğulcu ve renkli olduğu görülür.

Osmanlı İmparatorluğunun bu çoğulculuğuna, Kemalist Türk Devletinin benimsediği anayasada belirli esintilerle rastlanır. Kemalist Türk Devleti’nin kuruluşu döneminden sonra yapılan anayasaların hiçbirinde, ulusal, etnik, dinsel, mezhepsel, fikirsel, toplumsal/sınıfsal çoğulcuğun kırıntılarına rastlanmaz.

Kemalist Türk Devleti: Lozan Antlaşmasından sonra, Türk ulusuna biçimde de olsa dayanmaya karar verdikten, tek ideoloji Kemalizm’i benimsedikten, Kemalist bir din ve mezhep yarattıktan; tek parti ve tek liderlik/şeflik rejimini katı bir şekilde kurduktan; Kürdistan’ı sömürgeleştirdikten; Kürt ulusunun yokluğuna karar verdikten ve Kürt ulusunun bütün haklarını gasp ettikten; diğer etnik toplulukları, dinleri, mezhepleri, fikirsel ve toplumsal grupları dışladıktan ve ret ettikten sonra; otoriter, faşist, sömürgeci devletin kurallar bütünlüğünü ifade eden bir “devlet belgesi ve onayı” niteliğinde olan  “anayasalar” yapıldı.

Bu anayasalar, tek parti, tek ideoloji, şeflik döneminde tartışmaya bile açılamadı. Tartışmaya açanlar da büyük cezalara çarptırıldılar ve fiziksel olarak ortadan kaldırıldılar.

Anayasalar üzerinde tartışmalar, tek parti döneminden sonra daha geniş bir plânda gelişmeye başladı.

Buna rağmen, 27 Mayıs Darbesi’nin Diktatörleri, daha özgürlükçü anayasa iddiasıyla daha otoriter bir anayasa yaptılar. Bu anayasanın yapılması ve referandumu döneminde, daha sonra da hep tartışmalara maruz kaldı.

27 Mayıs Darbesinden kısa bir süre sonra, sivil yönetimler döneminde de anayasada yapılan değişiklikler, daha demokratik ve daha ileri değişiklikler değildi.

12 Mart Darbesi sonrasında da Anayasa’daki değişiklikler daha otoriter bir rejimi yapılandırmak, faşizmi içselleştirmek için yapıldılar.

12 Eylül Askeri Darbesinden sonra, meclis feshedildi, siyasal partiler kapatıldı. Anayasa denilen devlet belgesi de yetersiz görülerek ortadan kaldırıldı. Yeni koşullara, diktatörlüğün yapılandırılmasına, devlete yeniden faşist ve otoriter ruh kazandırmak için bir anayasa yapıldı, bu anaysa 1982 yılında referandumla kabul edildi.

Türkiye’de anaysa sorununun en fazla tartışıldığı dönem, 12 Eylül sonrası dönem oldu. Bu da tesadüf bir olay değildi, Türk toplumunun da en genel anlamda demokrasiye ve demokratikleşmeye ihtiyaç duymasının da bir tezahürüdür.

12 Eylül Anayasası, kavram olarak “yeni”, özünde eski, Kemalist Türk Devleti’nin yeni koşullara uygun yapılandırma kuralları, projeleri, kurumları sistematiğidir.

Kemalist Türk Devleti’nin kuruluşundan sonra yapılmış olan anayasaların hiç biri, toplu sözleşme, başta Kürtler olmak üzere diğer kimliklerin taraf olduğu, üzerinde anlaştıkları bir anayasa olmamıştır.

Anayasaların hiç biri Kürtlerin anayasası olmamıştır.

Bütün anayasalar, Kürtlerin ulusal varlığını inkâr eden, başta egemenlik ve kendi kendini yönetme hakkı olmak üzere bütün ulusal haklarının gaspını onaylanan, karar altına alan belgeler olmuştur.

2002 yılından sonra ve özellikle de AK Parti’nin ikinci iktidar döneminde (2007) “yeni anayasa” sorunu daha güncel bir sorun oldu.

Bu tarihten sonra “yeni anayasa”, “Kürt sorununun çözümü”, “Kürtlerin demokratik haklarının teslimi ve kabulü” kavramlarıyla da yan-yana gelmeye başladı. Bununla birlikte, “yeni anayasa” konusunda umutlar yeşermeye başladı. Öyle düşünüldü ki, bu dönemdeki yeni anayasa çalışmalarında Kürtler, diğer etnik, dinsel, mezhepsel v.b niteliğindeki kimliklerin de hesaba katılacağı, bir kimlikler anayasasının en genel plânda yapılacağı düşünüldü.

Benim de içinde olduğum birçok Kürt yazarı ve siyasetçisi,  verili durumu, parlamentodaki partilerin, özellikle de iktidar partisinin yaklaşımlarını, çerçeve görüşlerini, perspektiflerini, en temel olarak da Kürt ulus sorunundaki paradigmalarını analiz ederek, yeni bir anayasanın yapılmayacağını hep ifade ettiler.

Çünkü yeni anayasa, Kürtlerin, tüm farklı kimliklerin taraf olduğu bir toplu sözleşme olmak zorundadır.

Bu sözleşme, tarafların kuracakları yeni ve ortak devleti tanımlayan bir sözleşme olmak zorunda. Bu durumda da bu sözleşme, Kemalist Türk Devleti’nin üniter, etnik/ulusal, otoriter, tekçi ve sömürgeci yapısına son veren bir sözleşme olmak zorundadır.

Eğer siyaset bilimi ve sosyoloji disiplini dili ile ifade edilecekse, bu da devletin uluslar, dinler, mezhepler, ideolojiler üstü olması; devletin Türklerin, Kürtlerin ve diğer kimliklerin devleti olması; en azından adem-i merkeziyetçi, federal bir devlet yapılanmasının sağlanmasıdır.

Bulunduğumuz aşamada, “yeni anayasaya”, siyasi partilerin ve özellikle de iktidar/hükümet olan AK Partinin teklifleri, önerileri, çerçeve anlayışları ele alınıp incelendiği zaman “yeni bir anayasa”nın yapılmak istenmediği, yeni bir anayasanın yapılmayacağı net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

İktidar partisi, Kürtçe eğitim-öğretim konusunda bile karar sahibi değildir. Kürtçeyi medeniyet ve edebiyat dili kabul etmiyor. Bunlara bile bakılarak, yapacağı anayasanın yeni anaysa olmadığı, adı yeni olan ama eskinin yeni kavramlarla ifade ettiği bir Kemalist Türk Devleti belgesinden daha geniş temsili olan Kemalist/Dindar Türk Devleti karması bir devlet için hazırlanmış belge olduğu görülür.

Bu konuda CHP ve MHP’den bahsetmeye bile gerek yok, onlar çok dramatik bir noktadalar. Onları incelemeye bile değer olmadığını düşünüyorum.

HDP de bir irade sahibi olmadığı gibi, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının Türk ulusu ile ortak yaşam sözleşmesi şeklinde tanımlaması vizyonu, çerçeve anlayışı derdi de yok. HDP’nin de derdi PKK’nın hegemonik olacağı bir alan konusuna bağlı kalarak, çözümsüzlüğün bir vasıtası olmaya devam etmektir.

Amed, Kasım 2012

_____

Not: Gelecek yazım: “Yeni Anayasa, Parlamenter ve Başkanlık Sistemi (II)” olacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir