Yarım asırlık evlilik: Uzun ve çetin bir maraton (IV) 

İbrahim GÜÇLÜ

(ibrahimguclu21@gmail.com)

15 Haziran 1971 tarihinden Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevinden alınıp Mamak Askeri Cezaevine götürülmeyi beklerken, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Ceza evine götürülmemiz, devletin Kürtler ve Kürtçüler hakkından farklı bir merkezi kararının olduğu açığa çıkıyordu.

Bu karar sonucu, Biz Kürtler ve Kürtçüler için “uzun ve çetin bir maratonun” başladığını tespit edebiliyorduk. Buna göre ve bunun bilinciyle hareket etmeye başladık. Ankara’dan gelirken Diyarbakır menziline girdiğimiz andan itibaren, biz dört arkadaş (Ben, Mümtaz Kotan, Sabri Çepik, Nezir Şemikkanlı) devletin bu merkezi kararının ne anlama geldiğini, neden alındığını, hangi sonuçlara yol açacağını, neyi amaçladığını, neler getirip neler götüreceğini konuşmaya ve tartışmaya başladık.

Bu konuşma ve tartışmalardan devletin merkezi kararıyla ilgili tespit ettiğimiz olumlu ve olumsuz yönlerinin olduğu karşımıza çıkmaktaydı.

Diyarbakır askeri ceza evine götürülüşümüzde tespit ettiğimiz yönler: 1-Bütün Kürtçüler olarak bir ceza evinde toplanmamızın bizi güçlü kılacağı ve aramızdaki dayanışmayı güçlendireceği, 2-Devletin uygulamalarına ve mahkemede ortak davranma olanaklarımızı artıracağı, 3-Birlikte önemli stratejik konuları tartışıp, netleştirebileceğimizi konularıydı.

16 Haziran 1971 tarihinde cezaevine gittiğimiz andan itibaren, devletin bu merkezi kararıyla ilgili daha önce başlayan bu tartışmalar, bizim cezaevine gidişimizden sonra yoğun bir karakter kazandı.

GÜLFER’LE DİYARBAKIR ASKERİ CEZEEVİNDE İLK GÖRÜŞMEMİZ: Devletin bütün Kürtleri ve Kürtçüleri Diyarbakır askeri ceza evinde toplamaya karar vermesi,, benimle Gülfer açısından olumluydu. Gülfer’in Ankara’ya geliş gidiş belasından/sıkıntısından kurtarıyordu. Bizim sürekli görüşmemize olanak sağlıyordu.

Ama benim Ankara’daki ailem için bir olumsuzluktu. Onların benimle her hafta görüşmelerini engellemiş oluyordu. Bunun yanında Diyarbakır’a getirilişimiz o günkü koşullarda özellikle Kürdistan’dan uzak olan, Ankara’da olan ailemde ve aşiretimde büyük endişelere ve korkulara yol açıyordu. Onlar bu kararın büyük tehlikelere gebe olduğunu düşünüyorlardı. Diyarbakır Askeri Ceza Evinden sağ kurtulmayacağımızı ve kurtulamayacağımızı düşünüyorlardı. Bundan da kendileri açısından haklıydılar.

Bu olay da bize açıkça gösterdi ki, hiçbir şey tümden olumlu ya da tümden olumsuz olmuyor. Bu kararın olumlu yanları yanında, olumsuzdu yanlarının olduğu da tartışmalarda belirginlik kazanıyordu.

Hiç şüphe yok ki, 16 Haziran 1971 tarihinde Diyarbakır Askeri Cezaevine gelişimizden sonra, birkaç gün sonra Gülfer ziyaretimize geldi. İlk planda Ankara’dan getirilen biz dört arkadaşı çağırdı.

Gülfer görüşmemizde sevinçle endişe arasında bir duyguya sahipti. Ama korku taşımıyordu. O, Devletin Kürtler ve Kürtçüler hakkındaki merkezi kararı hakkında görüşlerimizi sordu. Biz her dört arkadaş görüşlerimizi aktardık. Biz dört arkadaştan Mümtaz Kotan’ın görüşleri daha kötümser ve olumsuz görüşlerdi. 

Gülfer’de dışarıda, avukatlar, Kürt siyasileri arasından konuya ilişkin yoğun tartışmaların olduğunu belirtti. O tartışma ve görüşleri bize aktardı. Kendisi de görüşlerini aktardı. Dedi ki: “Dışarıda da devletin merkezi kararının olumlu ve olumsuz yönleri tartışılıyor. Bana göre endişeler taşımakta haklı olabiliriz. Gerçekten de endişeli bir durum var. Devletin merkezi kararının olumlu ve olumsuz yönleri zaman içinde netlik kazanacaktır. Açıkça belirteyim korkulacak ve tehlikeli bir durumun olmadığını ve olmayacağını düşünüyorum. Sonuçta iş olacağı yere varır. Şimdi bu konuyu fazla sorun yapmamalıyız. Siz içerde sağlığınıza dikkat edin. İhtiyaçlarınızı her hafta belirleyin. Bana bildirin. Bundan sonra ihtiyaçlarınızı karşılamada bir sıkıntı olmayacaktır.”

Mümtaz Kotan, Sabri Çepik, Nezir Şemmikanlı ayrıldılar. Bize özel görüşme fırsatı verdiler. Ondan sonra biz özel bir görüşme yaptık. Bu kararın bizim açımızdan en azından şimdilik olumlu olduğu konusunda görüş birliğine vardık. Karşılıklı sevinç içindeydik. Zaten benim olaylara iyimser bakışım daha da rahatlık sağlıyordu. Gerçekte o zamanlarda şimdilerde de en sonunda benimsediğim bir ilke var: “Ne yaparsak yapalım işin varacağı bir yer vardır. Onun için endişe ve korku taşımaya gerek yok.” Bunun yanında inandığım ve benimsediğim düşüncem şu: “İnsan yaptıklarının neticesine katlanmalıdır. Kürt davası gibi büyük ve ulvi bir dava için o koşullarda DDKO’yu kurduğumuza ve Kürt milletinin haklarını savunduğumuza göre, sömürgeci Türk Devletinde bu yapılan işlerin bir bedeli vardır. Bu bedeli bilerek yola çıktık. O zaman korku taşıyacağım ve taşıyacağımız bir şey olmamalıdır.”

Mümtaz’ın çok endişeli ve korku içinde olmasını yapısal özelliklerine bağladık. Mümtaz’ı yakından tanıyanlar olarak, olaylara iyimser bakmamakta ünlü olduğunu biliyorduk.

Benim konuşmalarımdan sonra Gülfer moralle cezaevinden ayrıldı.

Ama çok açık olan bir şey vardı ki, Gülfer için de, “uzun ve çetin bir maraton” başlıyordu. Bundan sonra cezaeviyle doğrudan ilgilenen bir stajyer avukat olarak yükü ağır olacaktı. Çünkü sadece şahsi olarak benimle ve bir gurup arkadaşla değil; anlaşılıyordu ki daha geniş bir kesimle, tüm DDKO’luların ihtiyaçlarıyla, en azından hukuki ihtiyaçlarıyla ilgilenecekti.  

Gülfer’de o enerji ve istek vardı. İş yapmaktan korkmayan bir kişiliğe sahip olması; olaylar karşısında itiraz sahibi ve şikâyetçi olmaması hem onun ve hem de bizim işimizi kolaylaştıran önemli etkenlerdi.

Diyarbakır Barosunda çalışması bir avantajdı. Bunun yanından Diyarbakır Barosunun o zamanki başkanı Eşref İnce’nin (Ekincilerin dayısı) her zaman cezaevinde her zaman görüşme yapabileceğiyle ilgili hazırladığı belge de, Gülfer’in ve bizim işlerimizi kolaylaştırıyordu.

Gülfer, haftada en az iki sefer olmak üzere sürekli görüşümüze geliyor ve ihtiyaçlarımızı karşılıyordu.

İçerdeki bilgilerin dışarıya, dışarıdaki bilgilerin bize aktarılmasında aracı oluyor. Bu iş de yoğun bir işti. Bu iş sadece siyasi işler değildi, tutuklu arkadaşlarımızın ailelerinden haberler getirmeyi de içeriyordu. Bu nedenle, bazı zamanlar haftada 4-5 sefer cezaevine gelmek zorunda kalıyordu. Hele ki davalarla ilgili belgelerin mahkemede fotokopi ile çıkarılması yükü de Gülfer’e yüklenince, tabir caizse cezaevi Onun için “suyolu” olmuştu.

Biz bazı zamanlar görüşmekten bıkmamıza rağmen, Gülfer cezaevine gelmekten, bürokratik engelli sıkıntılı görüşmelerde bıkmıyordu.

Üstelik görüşlere gidip gelirken, fotokopileri çıkarırken, Ona çıkarılan zorlukları, itişme kakışmaları göz önüne aldığımda yapılan işin ne kadar zor ve çetin bir iş olduğu görüyordum. Ben daha sonra belirli siyasi davalarda avukatlık yaparken ve kendi yargılamalarım sırasında, mahkemenin, hâkimlerin, savcıların, kâtiplerin tutumunu göz önüne aldığım zaman, ben olsaydım her gün kavga ile işleri sonuçlandırırdım.

Bütün bu zorluklara rağmen Gülfer’in gösterdiği sabır ve metanete söylenecek tek şey, o tavra şapka çıkarmaktır.

Sene 1970-71. O zaman Diyarbakır’da serbest avukatlık yapan bir hanım avukat da yok. Onun için Gülfer’i herkes yakından izlemekteydi. Bu bağlamda gözaltında olması da epeyce onu sıkan bir durum olsa gerekti. Bu durum, yanlış yapmama, “ince eleyip sık dokuma” zor tavir içinde olmasını da gerektiriyordu.

Bütün bunların yanında haftada 15-20 kişiye yemek yaptırıp getirmesi, Diyarbakır’ın ünlü tatlılarını taşıması da Gülfer için ayrı bir angaryaydı. Her ay komüne maddi destek sağlamsı da unutulmaması gereken bir önemli ayrıntıdır.

Gülfer çetin ve uzun maratonda önemli olaylara da şahitlik yaptı. Gelecek yazımda onları yazacağım.

Diyarbekîr, 01. 09. 2020-08-31

                                           (Devam edecek)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir