Sykes-Picot antlaşmasının 100. Yıldönümünde Kürdler

16 Mayıs 1916 yılında Sykes-Picot antlaşmasıyla beraber, kağıt üzerinde suni bir şekilde çizilen yeni Ortadoğu haritası, Kurd ve Kurdistan adına da bir çok felaketi beraberinde getirdi.

İngiliz ve Fransız sömürgeciler arasında 1.Dünya paylaşım savaşı sırasında kendi çıkarları doğrultusunda yapılan bu anlaşma, Kurdistan’ın hangi ülkelere ait olacağı konusunda yapılan görüşmeler sonucu, dönemin küresel güçleri arasında, Kurd coğrafyasının; İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında pay edilmesine karar verilmişti.

Elbette ki bu bölünme, Kurdler adına ilk bölünme değildi. Kurdistan, 1639 Kasr-ı Şirin antlaşması ile ikiye, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile 4’e bölünmüştü

Kurd ve Kurdistan’ın her seferinde neden bölündüğü, parçalandığı, paylaşıldığı konusu hakkında oturup düşünmek çok önemlidir.

Lozan Barış Antlaşması, eğitim kurumlarında önümüze servis edilen ‘’Barış’’ antlaşması değildir elbette. Bu antlaşmanın asıl ismi “Yakın Doğu İşleri ile İlgili Lozan Antlaşmasıdır.” (Kurdistan coğrafyası Yakın Doğu’ya ait bir coğrafyadır ve bu antlaşmada son kez Yakın Doğu adı kullanılmıştır.)

Bu antlaşma, Kurdleri 4 parçaya bölmekle kalmadığı gibi, Kurdlere verilen hiçbir sözün yerine getirilmediği antlaşmadır aynı zamanda.

Bu antlaşmaların yapıldığı tarihten itibaren, günümüze kadar süregelen bir Kurd ve Kurdistan meselesi vardır.

Peki, Kurdistan coğrafyası bir ‘SORUN MUDUR ?’ yoksa bir ‘MESELE Mİ ?’

Hemen hemen hepimizin bildiği gibi 1.Dünya Paylaşım Savaşı sırasında, 1919 yılında yapılan Paris Barış Konferansıyla birlikte, dönemin küresel güçleri arasında dünyaya yeni bir düzen verildi. Ve bu düzenle birlikte, dünya düzeni, Devletler Sistemi haline dönüştürüldü.

Bu yeni Devletler Sisteminde, her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı vardı. (bu konferans, bir bakıma Wilson İlkelerine de dayanır) Fakat bu düzen içinde Kurdler’e yer verilmedi. Bunun yerine bölgede Osmanlı İmparatorluğunun devamı niteliğinde olan, Türkiye Cumhuriyeti,  İran Şahlığı,  bu sisteme entegre edildi.

İngiliz mandası Irak ve Fransa mandası Suriye arasında Kurdistan bölüştürüldü ve paylaştırıldı. Bu sistemle beraber Kürd hakikatı ortadan kaldırıldı ve günümüze kadar süren Kürd jenosidi süreci başladı. Bu bağlamlar eşiğinde, Kurdistan konusuna objektif bir şekilde yaklaşacak ve reel bir şekilde cevap vereceksek olursak eğer. Bir meseleyi nasıl tanımlıyorsak, çözümünü de o şekilde geliştirmemiz lazım.

Kurdistan, her şeyden önce parçalanmış bir toprak meselesidir. Kurdistan’ı, sadece Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin içine sığdıramayız. Kurdistan’ı, Yakındoğu ve Ortadoğu’da parçalanmış ve hakları elinden alınmış, aynı zamanda kendi kendini yönetme hakkı elinden alınmış olan bir halk olgusuna dayandırmalıyız.

Günümüz Kurd siyasetinde, Kurdistan coğrafyasını, İşgal edilmiş bir toprak meselesinden, sanki Kurdistan parçalandığı ülkeler arasında bir sorunmuş gibi ‘Kurd Sorunu’ kavramına dönüştürmek ve Kurd halkı üzerinde böyle bir algı yaratmak yanlış bir durumdur. Çünkü Kurdistan bir sorun değil, parçalanmış bir ülke meselesidir.
Globalleşen dünya düzeninde Kurd siyaseti nasıl olmalıdır?

Kurd siyaseti her şeyden önce kendi iç sorunlarına yönelmelidir. Kurdler, ezilen bir millet olduğu için dış mihraklara karşı, kendinden alınan hakları geri almak ve bağımsız bir devlet olmak için ‘milliyetçi’ bir tavır sergilemelidir.

Kurd halkı, yıllarca kendini ezenin yasalarına göre yönetildi,  Kurdistan artık, günün gelişen siyasi, ekonomik, ve politik olaylarına göre kendi kendini yönetebilme kabiliyetine kavuşmalıdır. Globalleşen ve Neo-liberal bir sistem haline gelen günün siyasi koşulları gereği kurd siyaseti, ‘birlik’ üzerine kurulmalıdır. Bu birlik düzeni de; Türkiye’yi yahut Suriye’yi ‘Demokratize’ etmekten değil, Bağımsız Birleşik bir Kurdistan ideolojisi temeline dayandırılmalıdır.

İsmail Beşikçi, bir konferans sırasında, Kurd siyaseti ile ilgili, “ Bir ulus, bir ülke durmadan bölünmenin ve parçalanmanın, paylaşılmanın hedefi oluyorsa, o ulusta büyük bir zaaf vardır demektir. Hasım güçler bu zaaftan yararlanarak, kendi çıkarları doğrultusunda o ulusu bölüyor, parçalıyor, paylaşıyor demektir. Bunun bilincine varmak, o zaafla baş etmenin yolunu yordamını aramak elbette önemlidir. Bu konunun bilincine varmamak, ayrıca bu konunun önemli bir konu olmadığını söylemek, ayrıca bir zaaftır.” açıklamalarını dile getirmişti.

Bu açıklama üzerinden günümüz Kurd siyaseti hakkında bir örnekleme yapacak olursak:
Kuzey Kurdistan’da Kurd halkının, çıkarlarının ve menfaatlerinin sadık bekçisi olduğunu iddia eden ‘HDP’12 maddelik seçim beyannamesini açıklayıp Filistin’e özgürlük  derken, neden Kurdistan ya da Kurd halkı kavramlarını kullanmadı!? Filistin’in bağımsızlığını savunurken neden konu Kurdistana gelirken, ‘mesele’ olmaktan çıkıp ‘sorun’ haline geldi ve geldiği yerden tekrar geri sarmaya başladı?

Kurdler yıllarca, sömürge olduğu devletlerin boyunduruğu altında ‘kardeşlik, din kardeşliği, ortak vatan’ adı altında kandırılırken, neden hala bu siyasetle yola devam edildi?

Bu sol-kemalist yaklaşımlar, Kurd halkı üzerinde çok farklı bir etki bırakmayı başardı maalesef.

Kuzeydeki Kurdler artık, sorgulamak ve hakkını aramak yerine, ‘BARIŞ’ edebiyatına kendini kaptırdı ve Bağımsız bir Kurdistan fikri yerine, ‘Öz Yönetim, Demokratik Özerklik, Demokratikleşme, Demokratik Türkiye’ gibi kavramlara kendini kaptırarak ‘Türkiyelileşme’ yolunda önemli bir adım attı.

Şu bir gerçek ki; Kurdler arasında barış kuramayanların, bu sürecin bilincinde olmayanların, Kurdler dışındaki solcu gruplar ile birlikte hareket etme gayretinden Kurd siyasetine olumlu bir katkısı olmaz.

Kendin olmak önemli bir olgudur. Kendin olamıyorsan, ‘Türkiyelileşmenin’ bir yararı da olmaz. Türkiyelileşmek, Kurdistani bir duruştan uzaklaşarak, Türkiye’ye hizmet etmek demektir.

Bu sorunun bir benzeri de,  Suriye’de Salih Müslim’ın yaptığı “ Dünyada ulus devlet dönemi bitmiştir, biz demokratik Suriye’nin inşası için çaba sarf ediyoruz” açıklaması ile karşımıza çıkmaktadır.

Oysaki geçenlerde Katalanlar bağımsızlık için meclise girdi ve İspanya’dan ayrılmalarının en doğal hakları olduğuna vurgu yaptılar. Bu da demek oluyor ki Yeni Dünya Düzenin de hala ulus-devlet olmayı hedefleyen otonom halklar da mevcuttur.

Salih Muslim’in açıklamaları ve HDP’nin beyannameleri ile hareket eden Kurd Kamuoyu ve kitlesi bizlere, yıllardır içinde olduğumuz bölünme, parçalanma ve paylaşılma siyasetinin bilincine varamayıp, halinden memnun bir köle gibi yaşamayı kabul etmesi, kendisinin (siyasi anlamda) farkına varamamaktır. Öteki bir ifadeyle ‘Emperyal ülkeler tarafından çizilen sınırlar ile de hiçbir sorunumuz yoktur(!)’ manasına da gelmektedir.

Öte tarafta, bundan henüz birkaç ay önce “Bana destek verin Kurdistanı hemen kurayım” diyen Mesud Barzanî’ye gereken desteğin verilmemesi, Kurdler arasında bir ayrışmanın olduğuna kanıttır.

Kurdler  nasıl bir yol izlemelidir ?

Kurdlerin adı eskiden olduğu gibi ‘terör’ terimiyle anılmıyor. Bugün yeni bir şekle bürünen Ortadoğu/Yakındoğu siyaseti ve Kurdlerin bu coğrafyada insanlık çetelerine karşı vermiş olduğu kahramanca savaş, Kurdleri faklı bir zemine oturttu. Kurdler artık BM’de, uluslararası görüşmelerde, koalisyon ekiplerinin yeni müttefiki haline gelmiş vaziyettedir.

Kurdlerin, yıllardır beklediği bağımsızlık fırsatı bize bu kadar yakınken, “temel amacımız işgalci devletlere demokrasi getirmek” yerine, Lozan’dan bu yana 4 parçaya bölünmüş Kurdistan coğrafyasını, hep birlikte Özgür ve Bağımsız bir Devlet haline getirmek olmalıdır.

Kurdistan’ın bağımsız ve özgür olması için de öncelikle kurd liderlerin bu meseleyi parça halinde değilde, bir bütün olarak algılaması ve pratikte bu bilinç ile hareket etmeleri gerekmektedir. Kürd halkı olarak geçmiş tarihten ders çıkarmalı ve birlikte bir bütün olarak hareket etmeliyiz.

Toprağımız bereketli ve zengin, jeopolitik konumumuz gayet stratejik bir noktada, dünyaya uzun bir süre yetecek kadar petrolümüz bulunmakta ve daha nice değerlerimiz varken, bunları birlikte hareket ederek aleyhimize çevirmeliyiz.

Tarih bize defalarca demiştir ki: Eğer kendi içinde bir bütün değilsen, kendi içinde bütün olan başka devletler (emperyalistler) gelir ve senin olanı senden öyle bir şekilde alır ki hem de bunu meşru bir kılıfa koyar ve seni kendine bağımlı hale getirir. O dakikadan sonra, ne sen artık kendin olursun, ne de sana sözde yardım amaçlı gelen müttefiklerin aynı karakterde kalır.

Kürd halkının bu bilinmez labirentteki çıkış yolu, birlik ve beraberlikten geçmektedir. Yoksa, her gelen tavuklarını bize ver yumurtalarını biz üretelim der ve bizi her zaman olduğu gibi yine boyundurukları altında tutarlar…

Kurdler unutmayın ki; bizim bir bayrağımız, bir dilimiz, bir kültürümüz, bir tarihimiz var. Biz ne Türk’üz, ne Arap, Ne Fars,
Biz Kürdüz, ölene kadar.

Bağımsız Bir Kurdistan dileği ile…

R. Ateş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir