Kürdistan’ın Üç Şehidi: Necmettin Büyükkaya, Remzi Aytürk, Yılmaz Demir…

İbrahim GÜÇLÜ

(ibrahimguclu21@gmail.com)

12 Eylül Askeri Darbesi’nin oluştuğu koşullar ve nedenleri göz önüne alındığı zaman, bu dönemin zindanlarının, 1952’deki Komünist tutuklamalarından, 1959, 1963, 1967, 1970-71 Kürtçü tutuklamalarından farklı olduğu görülüyor.

Amed askeri zindanının yıllardır anlatılmasına rağmen, daha çok küçük bölümünün anlatılmış olması ve tümünün anlatılamamış olması; aynı hücre ve aynı koğuşta kalanların aynı olayları yaşamasına rağmen, çok farklı boyutlarıyla bunu yaşaması ve anlatması bunu gösteriyor.

Amed zindanlarında Ocak 1984 tarihi Kürtlerin hiç unutmayacağı aylardan biridir. Bu ayda Yılmaz DEMİR (19 Ocak 1984), Necmettin BÜYÜKKAYA (24 Ocak 1984), Remzi AYTÜRK (25 Ocak 1984) katledildiler. Yılmaz DEMİR, Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisinden; Necmettin BÜYÜKKAYA, Kürdistan İşçi Partisi’nden (DDKD’den); Remzi Aytürk, Rizgarî ve Ala Rizgarî Davsaından yargılanıyordu.

necmettin_buyukkaya_yi_aniyoruz_h810Necmettin BÜYÜKKAYA…
O, “onu anlatmaya nereden başlamak lazımdır?” diye soru sordurtan, deniz-derya, çaplı, yürekli, kavgacı, Kürt yurtseveri Kürdistan aşığı, sosyalist bir insan.

Kürdistan’ın Kuzeyinin siyasi yakın tarihinin, 1960 sonrasının ortaya çıkan gelişmelerin, örgütlenmelerin, kavgaların, tartışmaların, eleştirilerin, sevilenlerin, sevilmeyenlerin her yerinde görebileceğiniz bir Kürt dava adamı.

Herkesin tanıdığı, şahsına münhasır insanlardan biriydi.

O Kürtçenin üç lehçesini, Zazacayı, Yukarı Kumanciyi, Aşağı Kurmanciyi (Sorancayı) iyi konuşan bir Kürt. 1970 yıllarında Zazacayı ve Kurmanciyi iyi yazanlardan da biriydi.

Kürt kültürünün önemini kavrayan, Kürt kültürünün geliştirilmesi için teşvik edici olan bir Kürt aşığıydı.

O her ulus gibi, bağımsızlığın, Kürt ulusunun bir hakkı olduğunun bilinciyle hareket eden bir dava adamıydı. Kürt ulusunun diğer dünya uluslarıyla eşit haklara sahip olması, eşit bir şekilde dünya düzeni içinde yerini alması, dünya ulusları topluluğunun değerli bir üyesi, bir öznesi olması için kompleksiz hareket eden bir Kürt genci, olgun erkeği, sivil ve silahlı bir direnişçisi, yiğit bir isyancıydı.

O Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesini emperyalist-sömürgeci bir plan, tarihi bir haksızlık, Kürtlerin yaşam damarlarının kesilmesinin bir nedeni sayıyordu.

Bu bağlamda, Kürdistan’ın birliği, Kürdistan’da aynı düşünenlerin ortak örgütlenmesini ve Kürdistan Milli Cephesini savunan bir Kürdistanlıydı.

Parçalı düşünmeyi, Kürt ulusuna ve Kürdistan’ın bağımsızlığına yapılacak en büyük kötülük olduğunu düşünüyordu.

O, Kürdistan’ın bütün parçalarını, Kürdistan’ın Kuzey parçası kadar ve daha fazla, o her parçadaki çoğu aydın ve yurtseverden daha iyi tanıyordu. O Diyarbakır’dan ya da Siverek’ten Mehabad’a, Süleymani’ye, Kerkük’e, Qamışlıya gitmeyi, Elazığa, Erzurum’a, Bitlis’e Kürdistan’ın Kuzeyindeki diğer köylerine, kasabalarına, şehirlerine gitmek gibi anlıyor ve bunun pratiği içinde oluyordu.

O Kürdistan’ın suni sınırlarını tanımayan, kendisini Siverekli,Diyarbekirli,  Mehabadlı, Qamışlılı, Kerkük’lü, Hewlêrli, Süleymaniyeli görüyordu.

Necmettin Büyükkaya, Kürdistan Yurtsever Birliği’nin (KYB) kuruluşundan sonra en büyük destek sağlayan biri olmakla kalmadı, KYB’nin bir üyesi gibi çalışma yürüttü.

Necmettin BÜYÜKKAYA ile Kürdistan’ın bütün parçalarını birlikte dolaştım. Gittiğimiz her şehrinde, esnafla, aydınlarla, yurtseverlerle, örgütlerle olan ilişkileri, Kuzey Kürdistan’daki Siverek’teki, Diyarbakır’daki ilişkilerinden farklı değildi. Oraları, o yörenin insanlarından daha iyi tanıyor, o yörenin aydınlarından ve yurtseverlerinden daha iyi, daha sağlıklı, daha canlı ilişkiler kurabiliyordu. Hatta o şehirlerdeki bazı aydınların ve yurtseverlerin birbirlerini tanımalarına, tanışmalarına vesile ve vasıta olduğunu biliyorum.

O, Kürdistan’ın bütün parçalarındaki Kürt liderlerini, tarihi kişilikleri yakından tanıyor, bazılarıyla barışık ve dost, bazılarıyla kavgalı ve ilişkiliydi. Ama görüşmediği, dışladığı hiç kimse yoktu.

O, bütün parçalardaki Kürt liderlerinin, parti genel sekreterlerinin, ünlü Kürt yazarlarının, şairlerinin yakın dostu ve görüşmecisiydi.

O, okul hayatında da parlak öğrencilerden biriydi, okul hayatının bir bölümünü çalışarak finanse etti.

O, 1968 özgürlükçü, devrimci, ulusal kurtuluşçu kuşağın gençlik liderlerinden biriydi.

 TİP’in ve FKK’nin üyesiydi.

İstanbul DDKO’nun kurucusu ve kurucu dönem başkanıydı.

1970 yılında DDKO kurucu ve yöneticileri hakkında tutuklama kararı çıkan ilk grubun içinde hakkında tutuklama kararı çıkan DDKO üyesiydi. Hakkında tutuklama kararı çıktığı zaman bile çalışmalarına devam eden, eylemlere gizlice katılan, Ankara’ya ve Kürdistan’a seyahat eden, Ankara Ulucanlar Cezaevinde bizi ziyarete gelen korkusuz ve hesapsız bir insandı.

DDKO Başkanı olduğu zaman, DDKO’nun yöneticisi ve üyesi çoğu arkadaşı Dr. Şivan tarafından kurduğu partiye alınmasına rağmen, parti üyesi yapılmayan Kürt yurtseverlerinden biriydi. Bunun görünen nedeni, Necmettin Büyükkaya’nın Türk Solu’na yakın olması gösteriliyordu. Asıl nedeni, Necmettin Büyükkaya’nın üzerinde egemenlik ve kontrol sağlanamayacağı inancı; onun özgür hareket etmesinin engellenmeyeceğiydi.

Necmettin Büyükkaya, parti üyesi yapılmadığı gibi, İstanbul DDKO Başkanlığını bıraktıktan ve Hikmet Bozçalı İstanbul DDKO Başkanı olduktan sonra, tecrit edilmesi için büyük çaba gösterildi.

Bunun yanlışlığı konusunda, İstanbul DDKO’da toplantılar yapmak durumunda kaldığımızı iyi hatırlıyorum.

Buna rağmen, 12 Mart Askeri Darbesi’nden sonra hiç tereddüt geçirmeden, Güney Kürdistan Otonomi Bölgesine, Dr. Şıvan ve arkadaşlarının yanına, mücadeleyi oradan sürdürmek için giden biri.

T-KDP üyesi olmamakla birlikte, farklı düşüncelere sahip olan bir Kürt yurtsever grubunun yanına gitmekten, onlarla birlikte çalışmaktan tereddüt geçirmeyen, kendine güvenen, tüm Kürtlere güven inancı taşıyan bir insandı.

O, Sait Elçi, Dr. Şıvan, Çeko ve Brusk trajedisine şahit oldu. Kürdistan’ın Güney Batı Parçasına da geçti. Orada kısa bir dönem tutuklu aldı. Daha sonra İsveç’e gitti ve orda mülteci oldu. 1974 Genel Af’ından sonra, hiç tereddüt geçirmeden Kürdistan’a döndü, evlilik yaptı, Diyarbakır’a yerleşti.

Bu dönemde de, T-KDP ve daha sonra KİP’in Merkez Komite üyesi, partinin bir profesyoneli, en çok çalışan insanı oldu. 1977 yılında, KİP’le ilişkilerini kesti, ya da KİP’ten uzaklaştırıldı.

Her dönemde olduğu gibi, o dönemde de yakın temas, işbirliği, çalışma sistemi içinde olduk. Birlikte aynı örgütte olmak için çaba gösterdik. Ama ortak örgütsel birliği sağlayamadık. Ondan sonra, aramızda tatsız-tuzsuz gelişmeler olmasına rağmen, ona karşı sevgi ve saygımdan hiçbir şey kaybetmedim. 1982 yılı Nisan’ında yakalandığı zaman çok üzüldüm. 24 Ocak 1984’de Amed Zindanında işkenceyle kaybettikten sonra acım daha da derinleşti.

Hala unutmadığım/unutamadığımız bir Kürt lideri, aydını, savaşçısı, profesyoneli, Kürdistanilikten taviz vermeyen bir yurtseverdir.

Remzi ayturkRemzi AYTÜRK…
1974 yılından sonra Kürdistan’ın Kuzeyinde çoklu bir parti ve siyasi grup hareketi çalışmaları hızlanmış, yayınevleri kurulmaya, dergiler yayınlanmaya, Kürtlükle ilgili yeni düşünceler üretilmeye, yeni bir ideolojik inşa edilmeye ve dernekler kurulmaya başlamıştı.

Bu gelişmelere bağlı olarak, Kürdistan’ın bütün şehirlerinde Kürt örgütlemesi ve kitlesel eylemliliği hızlanmaya başlamıştı. Değişik toplum kesimlerinden kadrolar Kürdistan’daki örgütlenmeye katılmaya başlamışlardı.

Kürdistan Hareketine yoğun katılım gösteren toplumsal kesimlerden biri, özellikle de gençlik kesimiydi.

Van da, Kürdistan Hareketi açısından, tarihi yapısı, toplumsal bileşimi itibariyle dikkat çeken şehirlerden biriydi.

Kürdistan’ın Kuzeyinin İkinci Bahar döneminde, kent olarak özgün özellikleri olan Van’da da Kürdistan örgütlenmesi hızla gelişti ve Kürdistan ulusal demokratik hareketi kitleselleşmeye başladı. Harekete yığınla gençlerin katılımı gerçekleşti.

Bu dönemde de Kürdistan’daki ulusal demokratik harekete katılan gençler, dönemin en seçkin, başarılı, atılgan, cesur, medeni cesareti olan gençlerdi.

1974 yılından sonra Kuzey Kürdistan’daki örgütlenme ve hareketin kitleselleşme sürecinin içinde olan, onu yakından izleyen biri olarak, sadece benimde tabi olduğum ve yöneticiliğini yaptığım Rizgarî-Ala Rizgarî Hareketinde değil, bütün diğer Kürt örgütlerine katılımı, hareketin kitleselleşmesini yakından izledim, gözlemledim.

Remzi AYTÜRK, Van’da yurtsever Kürt hareketinin en gösterişli, en çok dikkat çeken elemanlarından biriydi. Kürt örgütlenmelerinin tümünün, Özgürlük Yolu ve Şıvancıların da üzerinde durdukları bir gençti. Göze batan, atılgan, cesur, pratik yetenekleri olan bir genç olması bakımından da kazanılması, her örgüt için artı kabul edilecek bir sorundu. Ama sonuçta tercihini Rizgarî’den yana yaptı. Rizgarî yol ayrımında da Ala Rizgarî saflarında çalışmaya başladı.

Van Anti-Sömürgeci Demokratik Kültür Derneği’nin (ASDK-DER) kurucusu ve yöneticisi oldu.

Remzi AYTÜRK, aynı zamanda gençlik yıllarında, diğer gençlerden farklı olarak iyi bir iş edinmiş, para kazanmaya başlamıştı.

Remzi, kendi örgütsel çevresi, diğer örgütlerin unsurları tarafından sevilen sempatik bir unsurdu. Kavgacı da sayılırdı. Militan bir yapıya ve çalışmalarda önde olan unsurlardan biriydi. O kalıcı çalışmalardan ziyade, pratik işlere daha yatkındı.

Remzi’nin, hapishanede bir Kürt yurtseverine ve devrimciye yaraşır bir tutum içinde olduğu tartışmasız ve herkesin de kabul ettiği bir durumdur. Zaten mahkemede yaptığı savunma, onun kalitesini, davaya bağlılığını, içtenliğini ortaya koyuyor. 

Duruşmada ne söylediğini Hasan Çakır’a bırakalım: “Koğuş yaşamında genellikle yalnız kalmayı tercih ederdi. Zaman-zaman arkadaşlar olarak onunla konuşmak için sırayla ilişki kurardık. Dikkat çekici bir yanı da kendini siyasi bir değil de, adli bir mahkûm gibi hissediyordu. Sanki bu davranışlarının arka plânında bir suçluluk duygusu vardı. Yani kimselerle paylaşamadığı bir sorununun olduğunu yansıtıyordu. Bir duruşmada, zimmetine geçirdiği parayı kimseye vermediğini, kendi başına harcadğını, bu parayı bitirene kadar sürekli bar ve pavyonlarda çıkmadığını, devrimcilerin onurlu insanlar olduğunu, kendisinin böyle bir kişilik yapısına sahip olmadığını, sıradan bir serseri lumpen olduğunu söylemişti”.

Remzi’nin, hapishanede direnen, haksızlıklara tahammül etmeyen bir yurtsever olduğunu tüm arkadaşları biliyor.

Hasan Çakır da bunu ifade ediyor ve diyor ki: “Bütün bunlara rağmen oldukça direngendi. İşkenceler karşısında tınmadı. Onun cehennem koşullarında bir yanlışına tanık olmadık.” Zaten benim tanıdığım ve anlatmak istediğim Remzi de bu yapısal özelliklere sahip olan sempatik ve sevimli insandı.

O, Amed Zindanındaki, başka bir deyimle cehennemindeki zulmü ve baskıları protesto etmek, siyasi tutuklular üzerindeki baskıları azaltmak için 25 Ocak 1984 tarihinde canına kıydı.

O da Kürdistanlı şehitler kervanına katıldı.

Onun canına kıymasını, değerli arkadaşım Hasan Çakır’dan dinlemek daha anlamlı olur diye düşünüyorum. Sözü ona bırakıyorum. Hasan Çakır derin ahlar ve iç çekmelerden sonra diyor ki: “25 Ocak 1984 günü eken bir saatte şimdi onun gibi rahmetli olan Mehmet İz’in (O Rizgarî siyasi hareketinin önde gelen ve ASDK-DER’in kurucusu ve yöneticilerinden biriydi. O ölümünde önce Boyner’in YDH’inde yöneticilik yaptı ve Diyarbakır-Ergani arasındaki elim bir kaza sonucu kaybettik) güçlü sesiyle-avazıyla yataktan fırladık. Sesin geldiği ve koğuşun tuvalet kısmına koştuk. Ne yazık ki karşılaştığımız manzara içimizi parçalayan Remzi Aytürk’ün ipte sallanan cesediyle karşı karşıyaydık. Daha bir gün önce Neco arkadaşı kaybetmiştik. O günün seherinde de Remzi aramızdan ayrılmıştı. Sonra duvara asılı Remzi’nin kendi elyazması bildirisini gördük, koğuştaki arkadaşları olarak hep birlikte sesli okumaya başladık. Elbette arkadaşların çoğu ağlayarak okuyordu. Remzi bildirisinde diyordu ki: ‘Ben Remzi Aytürk olarak bu genç bedenimi faşist sömürgeci ırkçı T.C Devleti’nin insanlık dışı işkencelerini teşhir etmek ve lanetlemek üzere feda ediyorum. Hiç kimse bunun aksini düşünmemelidir. Ocak Direnişinde de, 5 Eylül Direnişinde de kazandığımız gibi, bundan da başaran taraf biz tutuklular olmasına destek olmak için ölüyorum. Kahrolsun işkence, kahrolsun sömürgeci TC Devleti, Yaşasın Direniş, insanlık onuru işkenceyi yenecek.”

İşte benim anlatmaya çalıştığım Remzi AYTÜRK, bu sözlerde ve tutumda gizli olan sevgi dolu insandır.

Tahkikat aşamasında savcılık, ölüm olayını tutuklara mal etmek ve onları bu ölümden sorumlu tutmak için bir çaba içine girer. Tutuklular aktif tutumları ve itirazlarıyla buna engel olur.

Bu konuda tekrardan Hasan Çakır’a kulak verelim: “Tahkikat için savcı ve katibi geldi. Savcı bizim davanın (Rizgarî-Ala Rizgarî Davasının-İG) savcısı Kadir İSPİR’di. ‘Remzi’yi kim öldürdü’ diye söze başlar başlamaz, ben konuşmak için ileri çıktım. Dedim ki, ‘ Savcı Bey, arkadaşın bakın burada duvara yapışık el yazması, ölüm nedenini çok açık izah ediyor. Savcı beni azarlamaya başladı. Ben oradaki arkadaşlara seslenerek, bu bildiride yazılı hiçbir konu dışında ifade vermeyeceğiz dedim.”

yilmaz_demir5Yılmaz DEMİR…
Yılmaz DEMİR’i ne yazık ki yakından tanımadığım için onun hakkında fazlaca yazacağım bir şey yok.

Ama bildiğim ve tartışmasız bir şey var ki, Yılmaz DEMİR Kürt halkının özgürlüğü ve Kürdistan’ın kurtuluşu uğruna canını feda etti.

Amed zindanlarındaki dehşetin, akıl almaz işkencenin, uygulamaların: Alışılmış ve hatta alışılmışı zorlayan mücadele biçimleriyle engellenemediği yerde, hayatını ortaya koydu.

Ceza evinde yapılan uygulamaların protestosundan öteye, onların engellenmesi için canını, yoldaşlarına ve dava arkadaşlarına feda edecek kadar yiğit, fedakâr, cesur bir Kürt evladı.

Yüz yıllar önce İç Anadolu’ya yerleşen bir Kürt ailesinin ve aşiretinin oğlu.

O, uzun yıllardır sol ve Kürt mücadelesi içinde olan, PSK üyesi, HAK-PAR kurucusu, HAK-PAR’da genel başkanlık, Meclis ve Başkanlık Kurulu üyeliği yapan Fehmi DEMİR’in de kardeşi.

O şimdilerde, diğer Kürt şehitleriyle aynı sofrada yemek yiyor, sohbetler ediyor ve bizi gözetliyor.

******

Ocak 1984’te bu üç fidanı, üç kahramanı, üç dava adamını, üç aydını, üç insan severi, üç Kürdistan aşığını kaybetmekle, yüreklerimiz dağlandı.

Onların Kürdistan’da Hareketin yeniden yapılanma sancıları taşıdığı bu dönemde yapacağı çok şey vardı. Ne yazık ki, zalimler, kan dökücüler, sömürgeciler onları bizden, yüreğimizden kopardılar.

Onlar ve diğer Kürdistan şehitleri hep kalplerimizde yaşayacaklar.

                                               ******

Kürdistan şehitlerini, savaşçılarını, dava adamlarını, liderlerini anmak ve onları hatırlamak bir yurtseverlik görevidir. Ama onları siyasetin, güncel çıkarlarını aracı haline getirmek en büyük günah, kötülük ve haksızlıktır.

Amed, 2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir