HAFIZANIN HAFIZASIZLAŞMASINA DAİR

Bazen bir kelime, bir bakış, bir fotoğraf karesi insanın vicdanını kanatır, duygu mevsimlerinin alabora olmasına yol açar.  Böylesi anlarda, toplumsal belek dün ve bugün güzergahında geleceğe dair bize ayna tutar. Yarına dair umut ve beklentilerimiz için makul bir yol haritasının hazırlanmasına vesile olur.

Geçmişle yüzleşmeyi beceremeyen toplumlar, toplumsal dinamikler, zehirli sarmaşığın dallarından süzülen kanlı derelerin oluşturduğu göletlerde kulaç atarak palazlanan o ‘‘Beyaz’’ tabakanın koruyucu ‘melekleri’ olurlar.

Ezilmişlerin klasik karakteri gereği, baskın ve ezik olma halleri yer ve zamana göre değişir. Bu duygudaşlık zamanla ast- üst ilişkileri gereği “ben bilirim, ben yaparım, ben satarım” hallerini alır. Süreç içerisinde bu baskın olma halleri ve hükümdarlık arzuları, mafyatik, paramiliter güç odaklarının yaşam bulduğu iklimlerinin çeperinde, kendi yaşam koşullarını yaratırlar. Bu göletlerde Kafka’nın tasvir ettiği tipik değişimin yansımalarına dönüşürler. Artık şartlandırılmış kitlelerin gücüyle “Para tapınakları”nın gönüllü şövalyeleri olurlar.

Yeni bir dil, yeni bir resim, yeni bir içerik derken, yalan ve inkâr üzerine inşa edilmiş katliamlar silsilesinin sisteminde cellat ve kurbanın birlikteliğini sembolize eden bu “para tapınakları”nda ayinler düzenlenir. Yitik canların hemen yanı başında, (siz bunu bile bile kaybettiklerimiz diye okuyun) hep birlikte küçe çıkmazların derinliklerinde, sanat figürlerinin acı sosu eşliğinde dizayn edilmiş “Ankara’nın yolları taşlı, Osman’ın torunun saçları keşküllü” melodileri eşliğinde, haydi hep beraber hafızamızı resetlemeye…

Baskın erk-lerin halayları eşliğinde ‘‘megrî daye megrî’’ yanı sıra ‘‘mişk û maran xwarin goştê me’’ melodileri yankılanıyor SUR’un ‘‘derin’’ hendeklerinde!  Amiral gazetenin ‘büyük büyük’ cüce Amiralı ‘‘Türkiye Türklerindir’’ spotları altında coşarken, Roboski dosyasını hasır altı eden Hatuni el zeytuni ve avenesi erbanenin ritimleri eşliğinde Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Ali Ozansoy, Feyzi, Arif, Cemil pirinçlioğlu, Menduh Güral, Mustafa Ekinci ve diğerlerinin ruhlarını halaya davet etmekle, “yüce erkin” öngördüğü o “büyük misak-i millînin” rüyası için tepinmeyi bir “kardeşlik” vazifesi görüyorlar.

Büyük büyük laflar eşliğinde değişimden, dönüşümden söz edenler, her ne hikmetse devşirmeye en istekli cenahlardır. Suç ve günahlarına, her zaman uydurulacak bir fetvaları vardır. Kralın çıplak olduğu hallerde ise ‘’heval taktiktir’’ fetvası devreye girer. Oysa ‘‘hekim’’ olma iddiasında olanlar, yeni kanayan toplumsal yaralara çare ararken, geçmişin o sırlı girdaplarından saklı gerçeklerden uzaklaşmadan gerçekleri tartışmak ve çözüm üretmekle mükelleftirler. Hele hele yüzyıllık acıların, yaraların ve katliamların başat aktörlerinin bize sunacakları bir “birleştirme” reçeteleri yoktur ve söyledikleri her şey mehter marşı makamında “onuncu yıl Marşı’nın haykırılması demektir!

Topal Osman’ın torunları ve cümle İttihat Terakki’nin gönüllü pratisyenleri, bize envaı türde renklerin tonlarıyla bezenmiş bir hafıza “reset” programın eşliğinde Koçgiri, Piran, Agirî, Gelîyê Zîlan, Sason, Dersim ve son 40 yıldır yaşanılanların bir “kâbus” olduğu noktasında ikna etmeye çalışıyorlar. Elbette misyon ve görevleri gereği, ulusal çıkarları doğrultusunda Atalarının “rüya”larını gerçekleştirmeyi arzulayacaklar. Ancak Alî Şêr, Şex Said, İhsan Nuri Paşa ve Seyid Rıza’nın torunlarının bu tepinme seanslarına iştirak etmeleri, “birleştirme” rüyalarının gönüllü müridi olmalarını anlamak mümkün değildir.

Elbette Franz Fanon’un tespitleri, sömürgeci ve sömürge insanın ilişkilerinin yansımaları bakımında, “yüzsüzleşme” iklimin hasat vaktinde sunulan o renk cümbüşü, çok yalın bir dille efendi ve köle ilişkilerini yansıtıyor. Sahne arkasında neler olduğunu görmesek de, sahne önünde “acı” sosuyla hazırlanmış bir podyum, envayi türden sonradan görme sosyete artığı “cansız” mankenlerin selfi fasılı, geçmiş ve geleceği temsilen Ekrem-ler, İsmail-ler, Cevdet-ler, Mithat-lar, Meral-lar, Sırrı-lar, İmam-lar ve amiral geminin kahyası Ertuğrul paşanın barış yemeğinin ardından, hep birlikte halaya durmaları, acıyı içselleştirme bakımında bize bomboş bir tuval sunmaktadır.

Artık, herkes bu bomboş tuvalin derinliklerine, kendi vicdan, hukuk, adalet, duygu ve düşünceleriyle yüzleşme ya da yüzsüzleşme özgürlüğüyle baş başadır.

Umarım inşa edilmeye çalışılan bu yıkım ve karamsarlık ikliminde, kişiliğini, umutlarını, hayal ve geleceğe dair beklentilerini yitirmeyen herkes, böylesi tarihsel süreçlerde, insani normları ve vicdanını günümüzün moda rüzgârı olan cüzdan çıkarlarına kurban etmezler. Unutmayalım ki iyi ve kötünün savaşında kazanan hep insanlık vicdanı ve hukuku olmuştur. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur.

Cano Amedi 21:10:2021 AMED

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir