CIBRAN ALAYI VE LİDERİ HALİT BEY FİLİSTİN’DE

CIBRAN ALAYI VE LİDERİ HALİT BEY FİLİSTİN’DE

            Miralay Cıbranlı Halit Bey veya Kürtçe ismi ile Xalit Begê Cibiri, İstanbul’da 1892 yılında sultan Abdulhamit tarafında kurulan aşiret mektebinin ilk öğrencisi ve Harbokulundan mezun olan ilk Kürt lideridir.

            Halit Bey 1882 yılında Muş/Varto’da doğdu, Cıbran aşireti lideri kaymakam Mahmut beyin oğludur. Cıbran aşiretinin merkezi Varto ilçesi olup Hınıs ve Karlıova ilçeleri ile Muş ve Bingöl illerinde geniş bir coğrafyaya yayılmış büyük ve saygın bir aşirettir. Halit Bey 1892 yılında henüz on yaşımda iken İstanbul’daki bu aşiret okuluna o zamanki ismiyle “Aşiret Mektebine” gönderilir. Mektebin oldukça çalışkan, zeki ve başarılı bir öğrencisi olan Halit Bey, bu okuldan mezun olduktan sonra doğrudan Harbiye Mektebine geçiş yapar. Bu arada babası Mahmut Bey aile içi bir çelişkiden dolayı yakın bir akrabası tarafından  öldürülür. 1900’lü yılların başında lideri öldürülen Cıbran aşireti, 1902 yılında yaver yüzbaşı olarak Harbokulunda mezun olan Halit Beyi, Erzincan’daki dördüncü ordu komutanı Müşir Zeki Paşanın gönderdiği temsilcilerin nezaretinde yapılan aşiret içi bir seçimle, İnaqli Zeynel Abdi’nin desteği ile Cıbran aşiretinin başına getirilir. Bu Kürt coğrafyasında yapılan ilk seçimdir. Aşiretin başına getirilen Halit Bey, üçüncü Hamidiye alayının teşkili ile görevlendirilerek yanına Zeynel Abdi’yi danışman ve aşiretin yol göstericisi olarak almak ister. Fakat o yaşlılığını ileri sürerek kardeşi Abdulkadir’i mulazim olarak onun yerine alınması önerisinde bulunur. Alayın kuruluş işlemlerini tamamlayan Halit Bey, ordu nezaretinde Cıbran süvari alayının başınd, ilk görev yeri olan Filistin’e gönderilir.

 Şimdiye kadar hemen herkes, Halit Beyin yalnız başına bir ordu subayı olarak Filistin’e gönderildiği bilgisine sahipti. Fakat gerçek şudur ki Halit Bey, aşiretin seçkin süvarilerinden teşkil ettiği Cıbran Alayının başında, bu Alayın komutanı olarak Osmanlı ordusu ile birlikte Filistin’e, Sina yarımadasına ve Yemene kadar gitmiştir. Yoksa okuldan yeni mezun olan bir subayın seçkin Kürt cengaverleri olmadan yalnız başına Filistin ve Yemende gösterdiği başarılarla yüzyıldır adından söz ettirmesi düşünülemezdi. Şayet şimdiye kadar bu gerçek devletçe gizlenmişse, oda Halit Beyin idam edilmesinin meşruluğuna gölge düşürmek istemedikleri içindir.   

            1902 yılından itibaren Cıbran alayı ve lideri yaver yüzbaşı Halit bey artık bugünkü Suriye topraklarındadır. Cıbran Alayı ilk olarak Fırat ırmağının batısındaki CERABLUS kasabasına yerleşir. İlk etapta burada ordunun mühimat, erzak ve malzemelerini “KELEK” denilen ilkel sallarla karşı tarafa geçirmekle görevlendirilirler. Daha sonra Cıbran Alayı Halit Beyin Kardeşi Mehmet Emin’nin mahiyetinde bir bölüğünü burada bırakarak ağırlığını daha güneydeki Hama ve Humus kasabalarına taşıyarak Halep civarına yerleşir.

            Tarihin cilvesine bakın ki bundan 115 yıl önce Bir Kürt Süvari alayı, Osmanlı ordusu  saflarında Fransız ve İngilizlerle savaşmak üzere Filistin ve Yemen cephesine gönderilirken, burada Suriye’nin Cerablus kasabasından Fırat’ın batısından doğu yakasına Osmanlı askerlerini geçirerek birlikte işgal ordularıyla çarpışmışlardır. Bugün ise ABD öncülüğündeki Suriye muhalefetinin içindeki Yekiniya Parastına Gel (YPG) militanları, bu sefer Fırat’ın doğu yakasından batı tarafa geçerek, Cerablus Kasabasını DAEŞ terör Örgütünden alarak Rakka’daki, bu örgütün merkezine doğru ilerlerken, en büyük tehdidi ve engellemeyi Türk ordusundan görmektedirler. Oysa bu topraklarda en büyük terörü DAEŞ örgütü uygulamakta, hem İslam Alemi ve hem de insanlık için en büyük tehlike ve yüzkarası haline gelmiş bulunmaktadır. YPG militanları işgal ettikleri yerlerde sadece kendilerine muhalif olan diğer Kürt örgüt ve şahsiyetlerine karsı terör estirmektedirler. Sıkıştıkları yerde ise Şii Esad ordusu ve sahadaki İran güçleriyle birlikte hareket ederek işgal ettikleri bazı yerleri  ESAD ordusuna teslim ettikleri görülmektedir.

            Hamidiye Alayları sayısal esasa göre kuruldukları için alaydaki birinin ölmesi hastalanması veya geri gönderilmesi halinde aynı aşirete mensup bir başka kişi hemen onun yerine ikame edilirdi. Osmanlı ordusu nezaretinde bu günkü Suriye topraklarına ve oradan da Yemene kadar giden Cıbran Hamidiye Alayı da bu esasa göre kurulduğu için, yakın akrabam olan emekli Baş polis Mehmet Salih Kalkan’ın, Cıbran Alayının buradaki  faaliyet ve savaşları hakkında dedesi Mehmet Kalkan’dan, diğer adıyla Mıhemedo yada Mıhemedê Meyrê’den dinlediklerini sizinle paylaşmak istiyorum.

            “Dedem Mehmet henüz 18-20 yaşlarında iken Cıbran Alayında bulunan babası Abdurrahman (Abdurrahmanê Eliyê Murat) hastalanır ve eve gönderilir. Onun yerine dedem alaya alınır ve bugünkü Suriye toprağı olan Cerablus kasabasına gider. Alaydan bir bölük Cerablusta kalırken Halit Bey ve diğer alay mensupları daha güneyde bulunan Halep civarındaki Humus ve Hama kasabalarına yerleşirler. Dedemin elinde ustalık ve ahşap doğrama işi geldiği için o Cerablusta, Fırat nehrinin batı kenarında kayık, sal ve kelek yapımıyla uğraşıyor ve yaptıkları bu ilkel su taşıtlarıyla Osmanlı ordusuna Silah, mühimat, erzak, askeri malzeme, At, Katır ve diğer ihtiyaç maddelerini Fırat’ın doğu yakasına sevk ediyorlardı. Dedemle birlikte dayısı Abdulgafur, komşularımız Eliyê Gozê, Devrêşê Safê, Hemedê Eliyê Şemê, Muğdo (Muğdo ile Abdullahê Begê babası Ali kardeştir) daha birçok kişi varmış. Bu bölük yaklaşık bir yıl Cerablusta Halit beyin “Çiko” lakaplı (çik=ateş zerresi veya parçası demektir) kardeşi Mehmet Emin’nin mahiyetinde görev yapıyor.  Mehmet Emin oldukça sert mizaçlı, disiplinli, asla müsamaha ve hoşgörü göstermeyen, esen yelden nem kapan bir yapıya sahip imiş. Dedem babasına çok düşkün olduğu için onu hasta haliyle memlekette bırakmasına gönlü pek rıza göstermediğinden gayet üzülüyor ve geceleri sürekli olarak rüyasında onu sayıklıyormuş. Bir gece onun vefat ettiğini görerek rüyadan uyanıyor ve ağlama krizine giriyor, artık onu teselli etmek mümkün olmadığı için, çaresiz Halep civarındaki alayda görevli olan amcazadesi Abdulkadir’e diğer adı ile Ebdulkadirê Zeynelabdi’ye haber veriliyor. Aslında Abdulkadir Zeynel Abdi’nin kardeşidir, küçük yaşta abisi tarafından büyütülünce bu isimle anılıyor. Oda Halit Beyin emri doğrultusunda Ömer, Xazi ve Ehmê adlı akrabalarımızla birlikte Halep’ten  Ceraplusa gelerek, hem görev süresi dolan bölüğün tekrar alaya katılma talimatını ulaştırıyor ve hem de dedem ve diğer akraba ve komşularımızı alarak Hümüs ve Hama’ya dönüyorlar. Dedemler Halep bölgesinde artık işgal güçleri olan İngiliz ve Fransız askerleriyle sıcak çatışmalara girmeye başlamışlar ve burada ordunun öncü birliği olarak devriye görevi yapmışlardır. Oradaki Kürtlerden çok büyük destek gördükleri halde, bir kısım Arap aşiretleri ve köylerinin ihanetine uğradıklarını söylüyordu. Bir seferinde gözcü olarak devriye görevi yapan üç kişiden ibaret arkadaşlarının Araplar tarafından karınlarının deşilerek katledilmeleri gerekçesiyle, devriye sayısı yedi kişiye çıkartılmış ve bu köylere karşı yerelde ki şeyhülislam temsilcisinden  üç saat gibi kısa bir süre için operasyon fetvası alınmış ve bu köyler toplarla döverek olayın faillerini teslim etmeleri sağlanmıştı.”  Diyerek dedesi Mehmet’in söylediklerini aktaran Mehmet Salih Kalkan’ın anlattıklarına tekrar dönmeden önce özellikle güncel bir konu olması açısından şu hususu belirtmekte fayda görüyorum.       

Bundan yüz yıl önce Osmanlı ordusu Kutsal Filistin topraklarını Fransız ve İngiliz işgal güçlerine karşı korumaya çalışırken, tıpkı Ünlü Kürt komutan Selahaddinî Eyubi’nin Haclı ordusu karşısında yaptığı gibi Osmanlı ordusu da o gün Kürtlerden yararlanmıştır. Fakat bugünkü sözde modern olduğunu söyleyen Türk devleti ise DAEŞ terör örgütüne karşı Osmanlının Ümmet anlayışını bir tarafa bırakarak Kürtlerle işbirliği yapması gerekirken, ittihat ve terakki zihniyetine göre hareket etmekte, Kürtler arası birliği sağlayacağı yerde, bunu sekteye uğratarak Kürtlerin yabancı güçlerle işbirliği yapmalarına vesile olmaktadır. Bu kabul edilebilir bir durum değildir.  Çünkü bütün orta doğu coğrafyasında birlikte yaşayan Kürt ve Türkmenlerin ortak menfaatleri, Arap, Acem, Şii ve diğer yabancı güçlere karşı birlikte hareket etmelerinden geçer. Bu birlikteliği sağlayabilecek yegane güç Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Fakat görülen odur ki Türkiye’de ulusalcı ve milliyetçi kesimler, Kürtlerin en meşru ve sıradan taleplerine karşı bile tahammül göstermemekte, şoven ve faşist söylem ve tehditkar davranışları Osmanlının birleştirici ümmet mantığının önüne geçmiş bulunmaktadır. Buda ülkeyi çok tehlikeli bir mecraya sürüklemektedir. Halbuki Türk devleti ve parti yöneticileri Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetiminin yapacağı bağımsızlık referandumunu desteklemeleri tarihi bir sorumluluk gereğidir. Zira Orta Doğuda kurulacak bir Kürt devleti yüzyıllık İngiliz stratejisini yerle bir edecek ve bunun en büyük yararı Türkiye’ye dokunacaktır. Şunu herkesin çok açık ve net bir şekilde bilmesi gerekir ki güney Kürdistan’da kurulacak bir Kürt devleti, hiçbir şekilde “Türk düşmanı bir Terör Devleti” olmayacaktır. Tam aksine Komşuları ve özellikle Türkiye için bir istikrar ve refah devleti haline gelecektir. Bu haliyle bile orta doğunun tamamında beş dilden, ilk okuldan üniversiteye kadar resmi eğitim dilini sürdüren yegane devlet, Iraktaki Bölgesel Kürt Yönetimidir. Bugün Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü PKK ve YPG’ nin yaptığı eylemleri, hem Erbil yönetimi hem de Kürt halkının büyük çoğunluğu zaten tasvip etmemektedir. Kaldı ki PKK ve YPG, Şii zihniyetli Stalinist örgütler oldukları için, İran ve Suriye istihbaratları doğrultusunda hareket ettiklerinden, Orta Doğuda bir Kürt devletinin Kurulması, bu iki ülkenin siyasi konjektörüne uygun düşmeyeceği gerekçesiyle karşıdırlar. Türkiye’deki Müslümanların ve Orta doğuda şiddeti ret eden PKK ve YPG dışındaki 40 milyon Kürdün bunu bilmesinde büyük yarar vardır. Şimdiye kadar PKK ve YPG dışında, Kürt halkı hiçbir komşusuna zarar vermemiştir ve bundan sonra da zarar vermeleri mümkün değildir. Bu nedenle Kürtlerin ulusal taleplerine ve devlet kurma hakkına herkesin saygı göstermesi gerekir.

 Ayrıca şu hususu belirtmekte yarar görüyorum. Ben bir tarihçi değilim ama daha önce yazdığım bütün tarihi bilgileri halktan ve bizzat olayları yaşayan kişilerden veya onların çocuklarından alarak yazdım ve yazmaya devam edeceğim. Fakat bir kısım kişiler, şu konsolos, bu general veya şu yazar böyle yazmıştı, siz bu bilgileri nerden ve kimden aldınız? diye sorular yöneltmişlerdi. Bende masa başında yazılan ve gerçekle ilgisi bulunmayan yanlış bilgi ve belgelere dayalı yazı ve kitaplara itibar edilmemesi gerektiğini, gerçek bilginin halkın içinde olduğunu yazmıştım. Elbette ben bu bilgileri olayları birebir yaşayan insanlardan, onların çocuklarından, komşu akraba, baba, dede ve ebeveynlerimden, ayrıca bizzat halkın arasından alarak yazıyorum. Şunu akıldan çıkarmamak gerekir gerçek tarih halkın ta kendisidir. Bunu özellikle hatırlatmakta yarar vardır.

Rahmetli Turgut Özal’ın dediği gibi “Gerçek bilgi halktadır Gerisi laf u Güzaftır.” Bilindiği gibi Rahmetli Özal İstanbul’da okurken dedesi evlerine gelir, küçük Özal dedesine Sultan Abdulhamt’i anlatan tarih kitabını okur, kitapta “kızıl sultan şöyle yaptı, imparatorluğun topraklarını böyle sattı” diye okuyunca, dedesi “oğlum eğer kitap bunlar yazıyorsa bunların hepsi yalandır” diyor. Tabi ki Özal da “dede sen kitaptan daha mı iyi biliyorsun?” diye itiraz eder. Fakat daha sonra yurt dışına giden ve bir takım yabancı kaynakları araştıran Cumhurbaşkanı Turgut Özal “baktım ki dedem gerçekten haklıymış ve bizim tarihimizi yazanlar halkımıza ve bize hep yanlış bilgileri vermişler” diyerek dedesinin haklı olduğunu söylemişti. Elbette benimki de o hesap, ben tamamen halkın içinden ve olayların kaynağından bilgileri alarak aktarıyorum. İnanan inanır inanmayan misyonerlerin yalan ve yanlış dolu kitap ve yazılarıyla baş başa kalır.

Bu kısa değerlendirmeden sonra tekrar Mehmet Salih Kalkan’nın dedesi, Mıhemedê Meyrênin yüzyıl önce Cıbran Alayının ve Osmanlı ordusunun Halep, Sina yarımadası ve Yemen’de yaşadıklarını dinlemeye devam edelim.

“Dedem ikmal yolarının kesilmesi, Osmanlı ordusuna erzak ve mühimatın yetişmemesi neticesinde son iki üç yıl çok büyük sefalet içerisinde savaştıklarını, her şahısa günde bir avuç buğday kavutu verildiğini ve 24 saat bununla yetinmek zorunda kaldıklarını içi sızlayarak anlatırdı. Bir gün dayısı Abdulgafur, ve komşularımız Devriş, Eliyê Gozê, Muğdo ve Hemedle birlikte devriye gezerken bir yaylada, yerde mecalsiz bir şekilde uzanan, açız açızz diye inleyen bir askeri birlikle karşılaşmışlar, kaç gündür orada aç ve perişan halde oldukları anlaşılan bu şahıslardan birine dedem merhamet edip cebimdeki birkaç buğday kavutundan veriyor, adam bunu görünce birden ekmek diye bağırmaya başlıyor ve dedemi yakalamak istiyor, tabi bütün birlik arkalarına düşüyor, bunlar kaçarken, onlar arkadan kovalıyorlar, yalnız bitkin ve mecalsiz oldukları için daha fazla arkalarından gitmeyince bunlar canlarını zar zor ellerinden kurtarıyorlar, dolayısıyla dedem o gün tehlikenin farkında olmadan yaptığı bu davranışı yüzünden dayısı Abdulgafur’dan çok laf ve azar işittiğini söylemişti. Bir gün arazide bir Fransız birliğiyle karşılaşırlar kısa bir müsademeden sonra Fransızlar mevzilerini terk ederek kaçtıkları için onlarda bütün erzak ve mühimatlarına el koymuşlar,, kutuların içerisinde fasuly, bezelye ve et parçalarını yemeye başlamışlar. Bu lezzetli yiyecekleri görünce, artık düşman birliklerinin arkasına düşmeye başladıklarını söylemişti. Fakat kısa bir süre sonra bir yaygara kopardılar, bu etler domuz etidir ve bunları yemek haramdır dediler. Amcam Abdulkadir durumu Halit beye bildirdi, oda, ordu komutanıyla birlikte şeyhülislamın yereldeki dini temsilci ve alimlerine konuyu izah ettiler. Onlarda darül harptır bu gibi durumlarda yiyecek ve etlerin kaynağı bizce meçhul olduğu için yemenin caiz olduğu fetvasını verdiler ve bizde gönül rahatlığı ile sonradan konserve olduğu anlaşılan tenekelerdeki bu yiyecek ve etleri yemeye başladık. Cıbran Alayımız hafif süvari alayı olduğu için askerlerimizin tamamı atlıydı. Fakat gel gör ki açlık ve sefalet o kadar had safhadaydı ki alaydaki birkaç rütbelinin atları hariç hepsini keserek yemiştik. Bir gün amcam Abdulkadir atını alayda bırakarak bir toplantı nedeniyle başka bir yere gitmişti, toplantı dönüşü atının askerler tarafından kesilerek yendiği kendisine söylenince, Çok dindar, merhametli, alçak gönüllü ve yufka yürekli olan amcazadem askerlerin bu açlık, sefalet ve çaresizliği karşısında yüksek sesle ağlayarak üzüntüsünü göstermişti. Bizler o sıralar Yemen civarındaydık. Çok büyük sefalet içerisinde hayatlarımızı sürdürüyorduk, Hiçbir yerde orduya erzak, silah ve destek gelmeyince artık çaresiz kaldık. Yereldeki çoğu Arap aşiretleri ve güçleri işgalci Fransız ve İngiliz askerlerine destek verince artık oralarda tutunmamız mümkün olmadı. Aylarca açlık ve sefaletle boğuştuk. Ordu dağılmaya başlamıştı. Ordu mensupları yaptıkları toplantı ile herkese başının çaresine bakmaları talimatını verdiler. Halit Bey de Cıbran alayını toplayarak gece yol almamızı ve gündüzün savunmada kalmamızı emretti ve bizde bu taktikle, mümkün mertebe birbirimizden haberdar olacak şekilde beşer onar kişilik gruplar halinde yol alarak memlekete kadar geldik.” Demişti.

Ben, Salih kalkan’ın verdiği bu bilgiler doğrultusun günümüze kadar dilden dile söylenerek gelen “Yemen Türküleri”nin kaynağının bu döneme ait olduğu kanaatindeyim. Bu türküler, içeriklerini ve acıklı hikayelerini, İngiliz ve Fransızlarla Halep ve Yemen bölgesinde yapılan savaş ve ölümlerden, açlık ve sefaletten, acı ve zorluklardan, özlem ve kederden aldıkları anlaşılmaktadır.

 Ünlü Muş türküsündeki “burası muştur, yolu yokuştur, giden gelmiyor acep ne iştir” le başlayan ve “alo yemendir, gülü çimendir, giden gelmiyor, acep nedendir?” şeklinde biten türkü bu zamanda söylenmiştir. Aynı şekilde “söyle yemen söyle Musul nerde kaldı” türküsü de bu tarihe aittir.

Ayrıca Ünlü Kürt şairi ve ozanı Evdalê Zeynikê’nin derlemesiyle değerli Kürt ozanı Reso’yê Gopalanın söylediği ve herkesin hayranlıkla dinlediği “Ji Humusê hetani Hermayê Ji Musilê hayani Beğdayê, ezê çibikim bê te xewna min nayê” şeklinde Musul’dan Afrine kadar uzanan “Bereket Hilalini” kapsayan Kürdistan özlemiyle söylenen türkünün  bu dönemde ilk defa Eliyê Gozê tarafından seslendirildiği anlaşılmaktadır.

Acı ve sefalet içerisinde bin bir zorlukları aşarak, aylarca açlık ve susuzluk mücadele ederek ancak memlekete gelen dedem, gerçekten de Cerablus’ta rüya gördüğü tarihte babasını vefat ettiğini öğrenir. Memlekette İran seferine gitmeleri için hazırlık yapmaları söylenir. Fakat ülkedeki karışıklıktan ve Sultan Abdulhamid’in tahtan indirilmesinden sonra Cıbran alay İran’a gitmez. Ama Cıbran Alayı 1915 Ermeni tehcirinden sonra 1916 yılında İran’a gittiği bilinmektedir.. 12.09.2017

                                                                                                      Abdulbari HAN

                                                                                            Varto eski Belediye Başkanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir