6-7 Şubat 2016 konferansına dair kısa notlar

Kürdistan’daki bütün yaşam alanlarının yangın yerine dönüştürüldüğü;  tarihi kadim dokusu ve geleceği tank, top ve obüs toplarıyla dövülüp, yakılıp, yıkılırken; her yaştan insanlarımızın cenazeleri sokak ortalarında sahipsiz dururken, sol ve sağ etiketli Kemalist Umumi Müfettişlerinin, biat çağrısı yaptıkları bir süreci yaşıyoruz. Bu çevreler her zamanki gibi “kardeşlik” teraneleri eşliğinde, Kürd halkının geleceği için Kürdistan’ın bağımsızlığını ve devletleşmesini talep eden organizasyon ve politik kadrolarını “ilkel milliyetçilik” yaftalarıyla mahkum etmeyi hayal eden  “ümmet” ve “enternasyonalist” etiketli çevrelerin kuşatılmışlığı altında Kürdistan siyasal iklimi nereye doğru eviriliyor?  Ne tür bir yol haritası öneriliyor?  Bu politik müfettişlerin Kürdistan’da yeni rehabilitasyon projelerinin peşinde koşuşturdukları bir zaman diliminde, Kürd tarafı ne yapıyor? Ne düşünüyor? Nasıl bir mücadele yöntemiyle sömürgeci egemenlere karşı duruş sergiliyor sorularının cevap aradığı bir süreçte Diyarbakır’da “Barış” konferansı yapılmaktadır. Bütün zamanlarda Kürd halkına nasihat eden “Türkiyeliliği” bir üst kimlik olarak keşfeden,  her platformlarda bunu öneren, bay ve bayanların Kürd siyasetine yön verdikleri bir süreçte bu konferansın Kürd halkının yarasına ne denli derman olacaktır? Bu sorular eşliğinde konuyla ilgili bir takım notları sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Savaşa hayır barışçıl siyasal yolla çözüm hemen şimdi” şiarıyla 6-7 Şubat 2016 tarihinde Diyarbakır’da, “Kürdistan’da savaşın sonlandırılması ve siyasal çözüm perspektifi konferansı” adı altında bir barış konferansı tertiplendi. Konferans bileşenleri tarafından belirlenen gündem ve maddeler hakkında gönderilen metinde konferansın gündemi şöyleydi:

  1. Kürd ve Kürdistan sorununun tanımlanması,
  2. Savaşın çözümsüzlüğü ve tahribatları
  3. Çözüm perspektifi ve yolları

Konferans bu başlıklar altında üç ayrı panel şeklinde düzenlenmiş.  Panelistlerin kimlikleri ve sunumlarını içeren programa baktığımızda iki panelin olduğu görülmektedir. İlk günkü panelistler akademisyenlerden oluşmaktadır. İkinci günün panelistleri ise politik organizasyonun temsilcilerinden oluştuğunu görüyoruz.

Gerek konferans bileşenlerinin konuyla ilgili medyaya yaptıkları açıklamalar gerekse çağrı metnine baktığımız zaman bu konferansın bir nevi arz ve talep üzerine gündemleştiğini anlıyoruz. Bu girişim bir açıdan akademisyenler bildirgesinin Kürd versiyonunu çağrıştırıyor. Gönül isterdi ki bu konferans, Kürdistani bir duruşun, Kürdistani bir birlikteliğin ve  Kürdistan bağımsızlık mücadelesinin alanlardaki yansıması olsaydı.  Ne acıdır ki, bu konferans mevcut savaş atmosferinin, ağır baskısı altında net bir duruş sergilemekten imtina ettiğini görüyoruz. Oysa bu konferans, tamamen Kürdistani bir duruş ve kürdistani bir yol haritası temelinde organize edilseydi ve Kürdistan toplumunun mevcut bütün siyasal ve toplumsal sivil örgütlenmelerini, aydın ve politik rûsipîlerinin de, üzerinde hem fikir oldukları  anti sömürgeci bir cephenin kapılarını aralamış olsaydı inanıyorum sonuçları daha somut ve kalıcı olacaktı.. Ancak,  görünen o ki, yılların dar grupçu anlayışlarının klasik tepkileri eşliğindeki konferans, karşılıklı kaygı, veto ve itirazlar sonucu kol kanatları budanmış bir konferansa dönüştürülmüştür.

Kanımca bunun başlıca sebeplerinden biri de Kürd politik kadroların 12 Eylül 1980’lerden başlayıp günümüze kadar devam eden kendine güvenmeme ve sığınacak liman arama duygularından kaygılanmaktadır. Dolaysıyla bu sıkıntıları aşmak için Kürd siyaset sınıfının yapısal, örgütsel ve siyasi duruş sorununa bir çözüm bulmasıyla mümkün olacaktır.

Kürd siyaset sınıfı, bir türlü ideolojik ve dinsel halkaların dışına çıkamadığı için hala 1970’lı yıllardan kalma ayrışma refleksleri ve referans noktaları hala etkisini sürdürmektedir. Bundan dolayıdır ki,  Kürd  hareketleri bir türlü kendi özüne, nesnel zemine ve kendi gerçeklikleriyle yüzleşmekte zorlanmaktadır.

Kürd siyaset sınıfı, demokrasi ve hukuktan söz etmeyi çok önemsemektedir ancak kendi örgütsel bünyelerinde,  hükmettikleri toplumda bu iki kavramın yerleşmesini, uygulanabilir olmasını kabullenmediklerini biliyoruz. Konferans bileşenlerinden kimi parti ve grupların kendi muhaliflerine uyguladıkları veto ve ambargo yaklaşımları, “birlikten” söz eden bu partilerin samimiyeti açısından birer test işlevini görmektedir.

Kürd siyasal sınıfının vesayetçi ve güç merkezlerinin istem ve arzularına göre rol üstlenme ve  edilgen alışkanlıklardan kurtulma sorununa çözüm üretilemediği için kitleler nezdinde  yeni bir “umut” odağı olmakta zorlanıyorlar ve bir türlü güç olmayı başaramıyorlar.

Son dönemlerde,  Kürd siyasal ikliminde kimi politik kadrolar arasında yaygınlaşan Ankara- Avrupa-Kandil üçgeninde  “çözüm gel-git-lerinin” dalgaları arasında kendilerine gelecek ve makam hayal etmelerinin gerçekçi bir yaklaşım olmadığı artık kabul edilmelidir.

Kürd siyaset sınıfı, yaşadığı coğrafyanın nesnel gerçekliğine uygun yeniden yapılanma ve yeni bir dil, yeni bir kimlik ve ulusal demokratik özü olan yeni bir programa ihtiyaç olduğu gerçeğinden hareketle konferansların bu doğrultuda amaç ve hedeflerini tespit etmeleri artık bir zorunluluk olduğu kanısındayım.

Konferans çağrıcıları ve bileşenleri mevcut savaşın tarafları arasında “tarafsız” olma görüntüsünden bir an önce kurtulmalı ve gerçek Kürdistani bir taraf olduklarını pratik alanlarda,  yığınlarla buluşarak zorbalığa ve yanlışlara dur diyebilmelidir.

Konferans bileşeni parti ve gruplar sömürgeci-işgalci güçler karşısında net ve yalın bir duruş sergilemeleri noktasında daha hassas olmaları gerekir. Çağrı metni bu açıdan sorunlu ve sıkıntılı bir içeriğe sahiptir. Umarım sonuç bildirgesi farklı olur!

Son otuz yıldır Kürd parti ve gruplarının ulusal üst kimliği önemsemeyip, parti ve grup kimliğini kutsamaları, bu kimliği mutlaklaştırmaları inadı sorunludur, sıkıntılıdır. Bu anlayış, kendi bünyesine ve topluma ideolojik ve dinsel eksenli tekçi bir yaşam tarzı dayattığından dolayı, ayrışmalara, bölünmelere ve yeni fay hatlarının oluşmasına ebelik etmektedir. Dolaysıyla ülke, ulus gerçekliğinden hareketle ortaklaşmacı bir kültür oluşturma sorunumuz vardır. Bunun yolu da, yıkım ve yenilginin “mahir”lerinden medet umarak değil, yeni ve dinamik beyinlerin önünü açmakla mümkündür. Genel anlamda, siyaset ve ticarette, başarısız olmuş, sermayesini iflasa doğru sürüklemiş ve sorumlu olduğu yapının yıkımına yol açan bireylerin ödüllendirilmesi ve “umut” diye transfer edilmeleri Kürd siyasetine özgü bir geleneğe dönüştüğünü üzülerek belirtmekte yarar vardır.  İşte bundan dolayıdır ki, yıkım ve yenilginin sorumluları gerçeklerle yüzleşmek istemedikleri için sürekli sığınacak liman ararlar. Sığındıkları limanlarda ise eski defterleri karıştırmaktan haz duyarlar.

Eğer konferans bileşenleri gerçekten “barış”tan söz ediyorlarsa, her şeyden önce bileşenler kendi parti zemininde bunu gerçekleştirsinler. Her grup,  parti kendi evinde, kendi mahallesinde kendi muhalifleriyle barışmaları ve sonra diğer gruplarla barışmaları ve son olarak Kürd halkının birliğini ve siyasal ittifakların pekiştirilmesi için ortaklaşmacı hamleler konusunda özverilerde bulunmaları daha doğru bir yaklaşım ve girişim olacağına inanıyorum.

Sonuç olarak kürd siyasal ikliminde, ciddi anlamda dar grupçu örgüt karakteri ve tortulaşan eski alışkanlıklardan kurtulma problemleri mevcuttur.  Travma düzeyinde derinleşen eski hastalıklar yeniye dair umutları törpülemektedir. Bu kadrosal sorunlar, Kürdistani bir perspektifin oluşmasını ve çözüm yollarının yaratılmasını engellemektedir. Dolaysıyla konferansın sonuçları bakımın da,  yakın zamanda ciddi anlamda bir takım pratik sonuçlar çıkacağı konusunda iyimser değilim ancak yine de, gelecekte birlikte bir takım adımlar atma açısında, bir nevi istişare görevini gören bu tür konferansların devamlılığı, bütün kesimler için tecrübe ve ortak iş yapma açısında bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın gereği olarak, gelecekte birilikte yürümek isteyenlerin birbirini yakından tanımaları ve daha iyi sonuçlar elde etmek açısında olumludur,  karamsar olmamak gerekir. Tersine bu diyalog ve tartışma platformları beraberinde yeni bir kültürün oluşmasına katkı sunacaktır. Yeter ki siyasal aktörler eski ve hastalıklı alışkanlıklarından vazgeçsinler. 6/02/2016 Amed

Not: Konferansta  söz hakkı 3-4 dakikayla sınırlandığından dolayı bu metni yayınlamayı doğru buldum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir