Ji bo civatek serbixwe, demokratîk û azad!|Monday, September 24, 2018

5 NOLU Cano Amedî

Son günlerde, Diyarbakır 5 Nolu cezaevi ve orada yapılan işkencelere dair sıkça haber, yorum ve programlar boy göstermeye başladı. O vahşet ve tarif edilemez zülüm cenderesini yaşayan ve gençliğinin en güzel, en dinamik ve aktif sürecini işkence tezgahında geçiren biri olarak 34 yıl sonra Türk devleti ve medyasının bu işkenceleri hatırlamaları, olup bitenlerden söz etmeleri karşısında şaşkınlığımı ifade etmekte zorlanıyorum. Bir kere sorunun adını doğru koymak gerek:

Diyarbakır cezaevinde yapılan işkenceler ve insanlık dışı uygulamaların tamamı devlet politikasının bir sonucuydu. 12 Eylül cuntasının generalleri ve bürokrasisi toplumsal değişimden yana olan Kürd ve Türk politik güçlerini işkencehanelerde, sorgu merkezlerinde ve cezaevlerinde teslim almayı ve boyun eğdirmeyi hesaplayarak bir imha politikasını hayata geçirdiler.

12 Eylül generalleri ve akıl hocaları, Milli Güvenlik Konseyi’nde almış oldukları kararlarla, Diyarbakır cezaevini pilot bölge seçerek, buraya “Kürtçülüğün yok edileceği bir laboratuvar ” işlevini yüklediler.

Bu laboratuarda yok etme görevini yapacak elemanların tümünü Özel Harp Dairesinin belirlediği ve seçtiği kişilerden oluşmaktaydı.

Dönemin 7. Kolordu Komutanı Orgeneral Kemal YAMAK Özel Harp Dairesinin en ünlü komutan ve başkanlarından birisiydi. 12 Eylül’le birlikte Kemal YAMAK ve kontrgerilla ekibi Kıbrıs’tan Diyarbakır’a atandı. Kemal Yamak, Kıbrıs’ta Rumlara karşı yürütülen kontrgerilla savaşında güvendiği unsurları kolordunun bünyesinde yeni görev doktrini çerçevesinde yeniden dizayn etti.

Bu unsurlardan en popüler olan Esat Oktay YILDIRAN -kendi anlatımıyla Kıbrıs’ta Esir kamp sorumlusu olduğu- Diyarbakır Askeri Cezaevinde İç güvenlik Amiri olarak göreve başlar başlamaz, dizginsiz ve sınırsız bir işkence startını verdi.

Görev yapacak subay ve asker gardiyanların tümünü kolordunun farklı birlikleri içinde sağcı, ülkücü ve akıncı gelenekten gelen bireylerden seçerek, 1981-1984 ortalarına kadar kesintisiz bir şekilde, geceli gündüzlü işkencelere imza attılar.

Binbaşı Birol Şen, Üsteğmen Ali Osman Aydın, Havacı Mevlut Başçavuş, Yüzbaşı Abdullah Karaman, “Minik astsubay”, “diş kıran”, “kemik kıran”, “Üç beş”, “horoz”. “kara bela” “Haydar” ve şimdi adını, lakabını hatırlayamadığım diğer eli kanlı işkencecilerin hala devlet tarafından korunuyor olmaları, toplum tarafından da günlük yaşamda saygın ve sıfatlı bir statüye sahip olma ayrıcalıklarının anlayışla karşılanması nasıl izah edilir bilemiyorum.

Diyarbakır 5 Nolu cezaevindeki bunca ölümler, sakatlıklar ve yıllardır süren hastalık ve ciddi travmaların toplum ve sürecin bir kısım mağdurları tarafından da, bir dönemin “yol kazası” olarak benimseniyor olması, beni cidden yaralamaktadır.

İnsanlığa karşı işlenmiş bunca suç zincirinin hala egemen güçlerin gözlüğüyle, argümanlarıyla ve sembollerine değer katarak olmuş bitmiş gibi göstermek, bir misyon değil de nedir?

Ekranlarda hiç utanmadan “benim bayrakla, istiklal marşıyla ve ulusal simgelerle bir sorunum yoktur” diyen bay “akil adam” böylelikle parlamento yolunun pasosunu elde edeceğini sanıyor. Evet senin sorunun olmayabilir, ama unutma ki binlerce, hatta milyonlarca insanın bu değerlerle sorunu vardır. Çünkü bu değerler adına ve onların gölgesinde kürd halkına yıllarca işkence, baskı, zülüm, katliam ve soykırımlar yapıldı.

Diyarbakır 5 Nolu cezaevindeki işkence seanslarını, işkence yöntemlerini dillendirerek nemalanmak isteyen kimi “akil aktörler” bir takım çevrelerin referansıyla parlamento yolunu ve müfettişlik sıfatını hayal eden ve sık sık tribünlere oynayan bu aday adayları, ne hikmetse, Kürd-Kürdistan sorununu görmezlikten gelerek işgalcilerin, işkencecilerin kutsal saydıkları sembol ve değerlerle bir sorunları olmadığını ifade ederken aynı zamanda egemen sisteme, Kürd değer yargıları ve sembolleriyle sorunlu olduğu mesajını veriyorlar.

Egemen ulusun  bu “süper aktif sosyalist ve demokratları” bir nebze de olsa empati yapmaları gerekirken, tersten yol almayı tercih ediyorlar.. Ancak bu Misak-ı Millici baylar, Kürdistan ulusal sorununu sığ bir yaklaşımla izah etmeyi politik mücadele sanıyorlar. Oysa Türkiye cenahında 5 Nolu  imha ve vahşet laboratuarında yükselen dönemin işkence çığlıklarını hiç mi hiç duymadılar!?

Kenan Evren’in 7.Kolordu karargahında toplayıp karşısına aldığı sivil ve Asker “hukukçu”lara verdiği brifingde “siz buradaki olaylara ve uygulamalara bir hukukçu gözüyle bakmayacaksınız, ortada ciddi bir durum var, ona göre davranın ve karar verin” talimatları basında yer almasına rağmen bir gün bile tepki göstermeyenler bugün insanların emeği ve dönemin mağduriyeti üzerinde yürütülen çalışmalar üzerinde, nemalanma yarışının ön saflarında koşuşturuyorlar.

Bu baylar, Kürd ve Kürdistan sorununu yüzeysel gerekçelerle ifade etmeyi alışkanlık haline getirmişler. Kürd sorununu basitleştirmeyi ve özünden uzaklaştırmak amacıyla genellikle “emperyalizm, ABD saldırganlığı” gibi adres gösterme yaklaşımlarıyla hedef şaşırtmayı iyi biliyorlar. Kendi devletlerinin rolünü ve sömürgeci karakterini görmek ve ifade etmekten ısrarla kaçınıyorlar. Hedef şaşırtma ve havanda su dövme konusunda ciddi bir tecrübe sahibidirler.

“Diyarbakır 5 Nolu  Askeri cezaevinde yapılan işkencelerinin PKK yi, Irak’ta ABD’nin yaptığı işkencelerinin ise İŞİD’i yarattığını” söylüyorlar. Baskı ve İşkencelerin katkısı olduğu aşikardır. Ancak sorunun özüne inmeden salt yüzeysel ve propaganda düzeyinde, buzdağının görünen yüzeyini tarif etmek doğru ve gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Bu yaklaşımlar, eğer düşünülmeden ifade ediliyorsa, ortada çok yanlış ve sakat bir anlayış söz konusu. Yok eğer bilinçli bir düşüncenin eseriyse, bu demektir ki bir algı operasyonu yürütülüyor. Bu yaklaşımın sahipleri de bilerek ya da bilmeyerek hedef şaşırtma oyununda rol kapmaktadırlar.

Bugüne değin, politik arenada mücadele eden irili ufaklı tüm Kürd örgütleri, tamamen Kürd ve Kürdistan sorununun bir sonucudurlar. Bunların asıl varlık nedeni, Kürdistan’ın coğrafik ve siyasal bölünmüşlüğünden kaynaklanıyor.

Özellikle İŞİD’in varlığını işkenceyle izah etmek ikiyüzlülüktür. İŞİD’i utangaç bir şekilde savunan bu zihniyet, BAAS sistemini, radikal İslam motifli sünni selefi hareketlerini, Arap faşist milliyetçiliğini, Şia gerçekliğini ve NATO üyesi bölge ülkelerinin yıllarca yürüttükleri Yeşil Kuşak teorisi ve sonuçlarını anlamamaktadırlar. Ya da bilinçli bir şekilde hedef şaşırtmak için üç maymunları oynuyorlar..

En önemlisi de Kürdistan’ın bölünmüşlüğü ve sömürgeci – İşgalci devletlerin Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi karşısındaki stratejik ittifakları bilmiyorlarmış gibi davranıyorlar. Biliyoruz ki, bu stratejik ve kirli ittifaklar, işgalcilerinin egemenliklerini sürdürmenin bir aracıdır. Dolaysıyla Kürdistan karşıtlığı üzerinde olmaz denilen ittifaklar, yıllardır oluyor ve olmaya devam ediyor..

Bu baylar, Irak – İran savaşının nasıl, neden başladığını; ne zaman ve nasıl sonuçlandığını bilmiyorlar mı? Kasr-ı Şirin, Sadabad paktı, Cento ve Cezayir antlaşmalarından bihaberlerse, o zaman cahilliklerini bizimle paylaşmasınlar…

Biliyoruz ki devletlerin otoriteyi tesis etmek için işkenceyi esas araç olarak görmeleri ve riyakar politikalarından dolayı, 1948 yılında Birleşmiş Milletlerin kabul etmiş olduğu, “işkenceyi önleme ve yasaklama kararı” pratikte karşılık bulmuyor.

Dolaysıyla Türk devleti ve benzer diğer devletlerin işkenceyi önleme ve işkencecilerin cezalandırılması, onları korumaları, sahiplenmeleri, işkencecileri cezalandırmaktan itinayla kaçınmaları, işkence sisteminin bir devlet politikasının sonucu olduğunun göstergesidir.

Her şeye rağmen, zalimlere karşı ve zülüm karşısında onurlu duruş insani bir görevdir. Ne olursa olsun buna dur demek, direnmek ve karşı koymak insani bir duruştur. Biliyoruz ki direnmek daima tepki çeker, çünkü mevcut otoritelere başkaldırmaktır. Aile, cemaat, topluluk, toplum veya devlet, direnme karşısında aşırı derecede tepki gösterir. Direnmek otoriteyi sarsmak ve tanımamak demektir. Dolaysıyla tepki daima şiddetli olur.

Otorite daima biat etmeyi ve boyun eğmeyi arzulamaktadır. Sistemle, işkencecilerle hesaplaşmak, toplumsal mücadelenin bir sonucudur. Direnmek ve karşı koymak, geleceği kazanmaktır. Bunun için diyoruz ki eğer amacınız sistemle siyasal hesaplaşmaysa amenna! Ancak, niyet ve amaç nemalanmaksa haddinizi bilin diyoruz! 13/01/2015

Hinek nivîsên din:

Nerîna te