“SİYAH BİLİNÇ” VE TÜRKİYELEŞMENİN “BEYAZLIK HALLERİ”NE DAİR…

Şu sıralar “Dipnot yayınevi tarafından yayımlanan Steve Biko tarafından yazılmış  SİYAH BİLİNCİ adlı kitabı okumaktayım.

Kitap, Güney Afrikalı siyahi devrimci lider Steve Biko’nun (1946-1977) beyazlık halleri ve beyazlık imtiyazlarıyla böbürlenen, her derde deva olmaya çalışan Güney Afrikalı liberal ve Marksistlerin maskelerini indiren, sorgulayan ve onlarla siyasal ve ahlaki hesaplaşma konusu üzerine kurgulanmış.

Doğrusu aradan yıllar geçse bile, ülkelerimiz ve coğrafyalarımız farklı olsa bile, ayrı kıtaların insanları ve farklı ulusal karakterlere sahip olmamıza rağmen yaşadıklarımız ve “efendilerimizin” bakışları, yaklaşımları birbirine çok benzemektedir.

Irkçı beyaz Aparrtheid rejimin sağladığı imtiyazların gölgesinde Afrika yerlilerine akıl veren ve her koşul altında cellâtlarına biat etmeyi telkin eden kibirli beyaz liberal ve aydınlarının maskelerini indiren; korkmadan, ezilmeden ve büzülmeden riyakârlıklarını yüzlerine vuran, Steve Biko’nun haykırışlarını bugün daha iyi anlıyoruz.

Derimizin rengi ayrı da olsa yaşadıklarımız ve “kader” diye bize dayatılan statüler aynı sistemin eserleridir.

Steve Biko, genç yaşta işkence tezgâhlarında yaşama veda etmesine rağmen onun düşünceleri, arkadaşları, yandaşları ve ardılları mücadeleleriyle yaşattılar. Bugün bile bu düşünceler-tespitler, ezilen ve baskı altında direnen, kurtuluş mücadelesini yürüten halkların ortak deneyim ve gerçekliğini yansıtıyor.

Ezilenlerin, ezenler cenahında kurtarıcı arayışları ve onlara umut bağlamaları ezilenlerin tipik psikolojisidir. Ezilenlerin psikolojisi dünyanın her yerinde benzerlikler taşımaktadır. Kıtaların farklılığı bu psikolojiyi değiştirmiyor. Bu ilişki bir nevi kurbanın cellâdına olan aşkını yansıtmaktadır.

Steve Biko, yeni ve onurlu bir yaşam için siyah bilincin, egemen beyaz bilinç karşısında dik ve keskin hatlarla ayrışması gerektiğini dayatması sonucu, toplumsal sorunlara reçeteler yazan şövenist beyazlar, ancak ayrıcalıklı yaklaşımlarını sorgulama ihtiyacını duydular. Dolaysıyla Steve Biko, Güney Afrika toplumunun vicdanına seslenerek Kralın çıplak olduğunu haykırmıştır.

Bu kitabı okuyunca ister istemez geçmişe bir yolculuk yapma ihtiyacını duydum. Geçmişte yaşanılan dersler ışığında bugünü anlamak ve yarınları görmek için duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istedim:

1970’lı yıllarda Kürd ve Türk devrimci güçleri arasında en önemli tartışma konuları şunlardı: Kürdler bir ulus mudur,  değil midir? Kürdistan sömürge bir ülke midir, değil midir? Birlikte örgütlenme mi yoksa ayrı örgütlenme mi temellinde ayrıştılar. Bu ayrışma Kürdistan’da hızla siyasal örgütlenme atmosferini yarattı. Onlarca Kürd örgütü bu siyasal zemin üzerinde “Bağımsız, Birleşik Kürdistan” şiarıyla kitlesel örgütlenme fırsatını elde ettiler. Ancak iç ve dış nedenlerden dolayı bir çokları havlu attı ve sürecin dışına itildiler.

Mevcut egemen siyasal kast, uzun bir zaman “Bağımsızlık” şiarı haykırdıktan sonra 2000 yıllarda ani bir makas değişikliğiyle farklı bir yol ve güzergâh tercih etmesiyle birlikte, Kürd siyasal zemininde kırılmalar baş gösterdi. Bu kırılma her geçen gün giderek bir fay hattına dönüştü.

Bunca ağır bedellere rağmen “pardon yanıldık-yanlış tercihte bulunduk” ihtiyacını duymadan, Kürd toplumu ve kendi içinde ciddi bir kırılma, ciddi bir ayrışma baş gösterdi; ancak baskın çıkan devletin aklı oldu. Nefret düzeyinde bir düşmanlaşma atmosferi oluştu.

Suni sınırları tanımayan ve radikal söylemlerle kendi dışındaki bütün siyasal güçleri işbirlikçilikle suçlayanlar, ne hikmetse yıllar sonra sömürgeci sistemin mevcut sınırlarının savunucusu olmayı tercih ediyorlar. Bu da gösteriyor ki “bükemediğin bileği öpeceksin” psikolojisi giderekten zemin buluyor, öz ve biçim nitelik değiştirerek kendine yabancılaşmayı getiriyor.

Kitleler, bir noktadan sonra sorgulama, araştırma ve itiraz etme reflekslerini kaybediyorlar. Biat etme ve söylenen her şeyi onaylama ya da kişisel duygularına göre anlamlandırma süreci başlıyor. Hastalık hiyerarşik bir şekilde vücudu teslim alıyor.

Yaşamın her alanında tek tip düşünce komiserleri, insanların düşünce sistematiğine müdahale etmeyi örgütsel bir görev olarak görüyorlar.  

Umarım bu hastalığın bir çaresi, bir tedavisi olur da ödenen bunca ağır bedeller heba olmaz. Kürd toplumu dört parçada da çok ağır bedel ödedi ve ödemeye devam ediyor. Yazıktır bunca bedel ve emeğe. Heba olmaması gerekir.

Kürdistan’daki siyasal gelişmelere ve geçmişe bir projektör tutuğumuz zaman,  Steve Biko, sanki Kürd halkının başına paraşütle indirilen bay misyonerleri tarif ediyor.  Bu tarif, tatlı su solcularını, 180 derecelik dönüş rolleriyle Kürd halkını keşfeden üstün Türk milliyetçiliğin Asenalarını, Kürdlere her zaman sistemin baldıran şerbetini içmeyi öneren, fetva veren Türk ilahiyatçılarını tanımlamaktadır. Bu aktörler “iyi” ve  “kötü” Kürd yaklaşımlarıyla Kürdistan toplumun içinde siyasal fay hatlarını derinleştirmek; Kürdistani istem ve taleplerinin önüne set çekmek için “Biz”leştirdiği cemaatleri, sınır ve kültür bekçiliği için “tek”leşme seanslarına tabi tutuyorlar.

Kurdistan yakılıp yıkılırken, failli belli cinayetlerin tavan yaptığı ve binlerce köyün yakılıp yıkıldığı, Kurd kentlerinin bombalandığı dönemlerde üç maymunları oynayanların, bugün Kurd halkının “kurtarıcı” adayları olarak sahnelerde boy gösterenleri anlamak çok zor.

Bu baylar, büyük birader rolünü oynamaktan büyük haz duymaktalar. Her biri yılların kitlesel örgütlerini, partilerini dağıtan onlara dip yaptıran, bu büyük biraderler, bugün kürd halkının başına birer “akil adam, hakikat” peşinde koşturan birer Robîn Hoot, sistemi sarsan birer Spartaküs rolünü oynayan,  solculuk sosuyla cilalanan Kemalist “yoldaş”ları tarif ediyor gibime geldi.

Geçmişte siyasal yelpazenin uç noktalarında görev alan kimi “keskin” solcular, kendilerini birer yol gösterici gibi lanse ederek, sanki kendi örgüt ve partilerini Kürd halkının başına geçmek için tasfiye etmişler gibi davranıyorlar.

Bu tasfiyeci ve yıkıcı rol sahibi baylar, özellikle Kürd halkı ve Kürd siyasal güçleri arasında suni fay hatlarını oluşturma çabası içindeler.

Bu Baylar yazılı ve görsel medya aracılığıyla kara propaganda temelinde, algı operasyonları ve “ötekileştirme”  hamlelerini her geçen gün bir adım daha ileriye götürüyorlar.

Devletin yıllardır yapmaya çalıştığı “iyi Kürd, kötü Kürd”  politikasını bu kez “kurtarıcılar” yapmaya çalışıyorlar.

Kürd siyasal güçlerinin arasına nifak tohumlarını ekmek için olmadık yalan haber ve yorumlarla kitleleri kışkırtmaya, bölmeye çalışıyorlar.

Emperyalist güçlerin ve işgalci bölge devletlerin yaratmış olduğu suni sınırları çok doğal karşılıyorlar. Misak-ı Milli olarak dayatılan sınırların “Kalpaklı” enternasyonalist bekçilik rolünü üslenmişler.

Bu “kurtarıcı” aktörler, eğer geçmişte bir görev gereği değildiyse,  neden Türkiye devrimi üzerine ciltler dolusu kitaplar yazdılar? Ne oldu o tezlere? ”Bilimsel” teorilerinize ne oldu!? Neden bugün kürd halkının boynundaki asimilasyon ve kölelik zincirinin Türkiyeleşme rüyasıyla buharlaşıp Kürd ve Kürdistan sorunun kökten çözüleceğini telkin ediyor/ fetvalar hazırlıyorsunuz? Bu da ulusal çıkarlarınız gereği bir görev midir? Yoksa sakız gibi çiğnemekten bıkmadığınız enternasyonalizmin ulvi ruhu için midir?

Hiç kendinize sordunuz mu: “biz hangi hakla Kurd halkına akıl veriyoruz?” Kürd halkının kendi kaderini belirleme ve nasıl hareket edeceğinin yön ve sınırlarını tayin etmek ne zamandan beri egemen ulusun tekeline girdi?

1071’lerden bu yana “kültürel etkileşim” süreci yaşıyoruz. Bin yıllardan bu yana kardeşlik edebiyatıyla “et ve tırnak” olduk. Dönemsel süreçlerde tırnak kesildi ve asimilasyon silindiriyle törpülendi. Nesnel gerçekler yok sayıldı. Muhalif muhafazakârların, din tüccarlarının ve anlı şanlı komünist parti sekreterlerinin Kürd direnişlerini “genç cumhuriyete ve ilerici Kemalist rejime karşı ayaklanan feodal kürd çeteleridir” diye dış ülkelere rapor hazırlayanları ne çabuk unuttuk!  Veya Unutturdunuz! İlgili belgeler arşiv raflarında sizi bekliyor.

İşgalci ve sömürgeci mantık silsilesi etrafında Kürdistan halkı hep egemenlerin tebaası olarak kabul gördü. Bu coğrafyada bu güne değin, kardeşlik hukuku uygulanmadı ve Kürd halkı kardeş muamelesi görmedi. Dolaysıyla “üstün” kültürün mensubu ve egemen ulusun bir “radikal”ı olmak bir ayrıcalık mıdır diye sormak gerekiyor? Ezilen ulusun kültür kapasitesi çok mu“aşağılarda” seyir ettiğini düşünüyorsunuz!? Acaba, bu “kurtarıcı” ve “siyasal komiserlik” genleriniz İttihat-Terakki damarından geliyor olmasın mı?

Bir zamanlar arkalarından yürüttükleri on binlerce değişim ve dönüşümden yana olan kitleleri sistemin arzuları doğrultusunda hayal kırıklığına uğratanlar, bugün Kürd halkının başına kurtarıcı, filozof ve akıl hocaları olarak ortaya çıkmış bulunmaktadırlar.

Bu Bay ve Bayanlar, yıllardır sınıfsal mücadele doktriniyle Cihangir-Nişantaş cumhuriyetinin, yerlileri olan “beyaz Türkler”le ittifak yapmaları, Kürd halkının nasırlı omuzlarında kitlelere haykırmaları, kaybettikleri “halkı-kitleleri” yeniden keşfetmeleri, önderlik vasıfları arz-ı endam eden görevli figüranlar bizi bize tarif ediyorlar.

Amerika’yı yeniden keşfetmişler gibi bol keseden bize, “ümmet” ve “demokratik ulus” (her ne demekse?) sosunu dağıtıyorlar.

Çözüm adı altında, aynı nakaratı tekrar tekrar dinlemekten, oyuncu dehasının avantajıyla siyasal komiserliğin renkli rollerini, bayat ve banal esprilerini duymaktan gına geldi.

Konuyu noktalamadan önce, aşağıda adlarını yazdığım dört değerli yazarın şu kitaplarını her Kürd gencinin okumasını öneriyorum ve ısrarla okumaları gerektiğini söylüyorum.

Özellikle bugünlerde İsmail Beşikçi hoca’nın kitaplarının yanına, aşağıdaki kitapları eklemekte yarar vardır.

Eğer bu kitapları peş peşe okursak, İsmail Hoca’nın da neden ve niçin aynı konularda ısrar ettiğini anlamış oluruz.

Eğer hasta anlamakta zorlanıyorsa, korkuyorsa, tekrar tekrar korkuların üzerine gitmekte yarar vardır.

İyi okumalar, iyi sorgulamalar ve üretken, yaratıcı düşünceler dileğiyle Rojbaş Kurdistan…              Cano Amedi       29/05/2015

İlgili olanlar için önerdiğim kitaplar:

Frantz Fanon        :    Siyah Deri, Beyaz Maskeler / Yeryüzünün Lanetlileri

Albert Memni       :    Sömürgeci ve Sömürgeleştirilen İnsan

Steve Biko             :    Siyah Bilinç

Jean Paul Sartre:    Hepimiz Katiliz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir