Şengal, Kürtlerin Birliği ve Bağımsızlık (3.2.1. Bölüm)

Devlet olmak, devleti korumak ve musibetlerden çıkarılacak dersler

Şengal, Kürtlerin Birliği ve Bağımsızlık(3)

Devlet olmak, devleti korumak ve musibetlerden çıkarılacak dersler

Şengal, Kürdistan Hükümetini konfederatif ve bağımsız devlet yürüyüşünde zayıflatmak isteyenlerin, Kürtlerin hata, eksik ve yanlışlarından da faydalanarak IŞİD eliyle gerçekleştirdikleri uluslararası bir saldırı projesidir. Kürtleri ‘’terbiye etme’’, amaçlıdır. Bu saldırıdan tüm Kürdistan halkı ve özellikle Êzîdî Kürtler  zarar görmüşlerdir. Saldırının en büyük hedeflerinden birisinin de , Sayın Mesud Barzani’nin kararlı duruşunu kırmak olduğu açıktır. Ama doğacak sonuçlar itibariyle, Şengal bu saldırıya yol verenlerin elinde patlayan bir bomba olarak, kendi kazıdıkları kuyuya kendilerini düşürecektir.

Halepçe ve “Enfal” Kürdistan’ın özgürlük mücadelesini yok etmeye yönelik bir insanlık suçuydu. Ama bu soykırımları gerçekleştiren ve göz yumanlar, bunun ağır yükü altında ezildiler. Halepçe ve “Enfal”,  Kürdistan Federal Devletinin başlangıcı oldu. Yeni bir soykırım girişimi olan Şengal de Bağımsız Güney Kürdistan Devletinin başlangıcı olacaktır.

Her savaşta, her ulusal mücadelede yenilgiler de olur, geri çekilmeler de. Ama önemli olan bundan çıkarılacak derslerdir. Evet, ilk Şengal kırgınlığından sonra, Kürdistan Hükümeti ciddi bir saldırıya geçmiştir. İnsaf sınırlarını aşan bir şekilde aşırı itham ve saldırılara maruz kalan pêşmerge gücü, ülkesini korumak, katiller sürüsünden kurtarmak için canıyla, kanıyla savaşmaktadır. Şengal’in işgali devam ederken, Şengal dağlarında mahsur kalan binlerce Êzîdî insanımız kurtarılmıştır.

Şengal saldırısından sonra, Kürdistan’ın ekonomik gelişiminde, güvenlikli bir bölge olarak uluslararası şirketler için çekim merkezi olması konusunda bir kırılma ve zayıflama yaşanacağı açıktır. Ticaret, yatırımlar alanında bir yavaşlama olabilir. Zaten saldırının bir hedefi de bu tür olumsuzluklara yol açmaktı. Ama açıktır ki bütün bunların geçici olacağının da ciddi belirtileri şimdiden görülebilmektedir.

Kürdistan Hükümetini ‘’dize getirmeye’’ çalışanlar daha şimdiden yenilmeye başlamışlardır.

Kürdistan hükümetine dün en hafif silahların bile verilmesinde sorun çıkaran Bağdat ve kimi devletler, bugün artık ağır silahların Kürdistan’a verilmesini desteklemeye başlamışlardır. Êzîdî halkımızın ve tüm Kürdistan’ın  savunması artık uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Kürdistan ordusu, pêşmerge gücü daha önce isteyip de alamadığı donanım ve teçhizatı artık alacaktır. Kürdistan ya uluslararası güçlerin yapacağı silah desteği ile savunmasını yapacaktır; ya da Kürdistan hükümeti  mutlaka bir yol bulup ülke savunması için, Kürdistan halkının yaşamını güvenceye alacak araçları temin  etmelidir.

Bugün Maliki`siz bir hükümet için adım atılmıştır. Cumhurbaşkanı Fuad Mahsum, Maliki’nin bütün ayak diretmelerine rağmen, Amerika’nin da doğrudan desteğiyle, Şii Heyder Ebadi’yi Hükümeti kurmakla görevlendirdi, Maliki de bu kararı kabullenmek zorunda kaldı.

Kürdistan Hükümetinin ekonomik bağımsızlığına artık hiçbir güç engel olamayacaktır. Artık Kürdistan’ın bütçesi ve ekonomik iradesi kendi elinde olacaktır. Hiç kimse, Kürtlerin hakkı olan bütçe payını keyfiyete tabii tutamayacaktır. Kürdistan Yönetimi’nin tutumu, Kürtlerin bundan kesinlikle taviz vermeyeceklerini göstermektedir.

140. madde artık tüm boyutlarıyla resmi bir referandumla uygulanacak, Kerkük ve diğer Kürdistan toprakları Kürdistan Bölgesine bağlanacaktır.

Kürdistan bölgesi geçici, ama zorunlu bir konfederasyon ile aslında şeklen ayakta tutulmaya çalışılan  ‘’Birleşik Irak’’  içinde daha güçlü bir ‘’ortaklık’’  içinde olacaktır.  Kürtlerin Araplarla, Şiilerin Sunnilerle gönüllü bir birliğinin tüm zeminleri ortadan kalkmıştır. Yapılacak her türlü ‘’birlik’’ zorunlu, bölgesel ve uluslararası dengelerin dayattığı geçici bir ‘’birlik’’ olacaktır. Böylesi bir Konfederatif birlikte Kürtler bağımsızlığa daha güçlü yol alacaklardır.

Bağımsızlık referandumu hala Kürdistan Parlamentosu’nun gündemindedir. Bağımsızlık referandumu ile Kürdistan halkının iradesi belirlenecektir.

Dönemsel olarak vurgu farklılıkları öne çıkmış olsa da, aslında Kürtlerin  ‘’Musul öncesinde’’ de, ‘’Musul sonrasında’’ da, Şengal sonrasında da istedikleri şeyler aynıdır. Ya tam eşitliğe dayalı gerçek bir ortaklık yada bağımsızlık. Bugün eşit ortaklık için Kürtlerin eli daha çok güçlenmiştir. Evet, Şengal derin bir yaradır. Ama stratejik olarak  herhangi bir  yenilgi, geri adım yoktur. Kürdistan Yönetimi bugün de Malikivari bir diktatörlüğe ve eşitlik temelinde ortaklığı red eden her türlü ilişkiye ‘’hayır’’ demektedirler. Ne bölgesel baskılar, ne uluslararası ‘’balans ayarları’’, ne Şengal jenosid girişimi, Kürtlere bu haklı tutumlarından geri adım attıramamıştır, attırması da mümkün değildir. Kürtler köleliğe hayır demektedirler.

Aslında Kürtler, olmayan bir ‘’Irak’’ta muhatapları pek de belli olmayan bir konfederal ‘’ortaklığa’’ , ‘’mecburen’’ evet demektedirler. Bu yeni ‘’ortaklık’’, uluslararası güçlere ve bölge devletlerine verilmiş bir son ‘’kredi’’ olarak kabul edilmelidir. Ama süreç, bu ‘’yamalanmış Irak devleti’’nin  de uzun süremeyeceğini gösterecektir. Daha da güçlenmiş Kürdistan hükümetinin bağımsızlık hakkına bugüne kadar soğuk bakanlar, çok geçmeden bizzat kendileri de ‘’artık başka bir yol kalmamıştır’’ diyeceklerdir. Saldırı karşısında geçici bir kırılganlık, Şengal yarasıyla birlikte Kürtleri bağımsız devlete götürecektir.

Evet, Kürdistan’ı, Kürt milletini Şengal saldırısıyla geriletmeye, ‘’masada elini zayıflatmaya’’, ‘’kendi isteklerine mecbur etmeye’’ çalışanlar, daha şimdiden Şengal’in enkazı altında ezilmeye başlamışlardır. Ya gerçek bir ortaklık ya da bağımsızlık kabul edilecektir. Hangi ‘’çözüm’’ öne çıkarsa çıksın, Şengal bağımsız Kürdistan Devleti’nin miladı olacaktır.

Kürtlerin bağımsız devlete hazır olmadığını, ‘’henüz kendilerini bile koruyamayacak durumda olanların bağımsız devletten söz etmelerinin abesle iştigal olduğunu’’ söyleyenler, bence devlet olma ile devleti korumanın farklı şeyler olduklarını unutmaktadırlar. Dünyanın en zengin devletlerinden biri olan Kuweyt’in Saddam’a iki saat bile dayanamadığını hepimiz gördük, biliyoruz. Dünyanın en zengin devletlerinden olan Arap Devletlerinin en az 10 tanesi, eğer ABD müdahalesi olmasaydı, bugün Irak’ın birer şehri olarak haritada görüleceklerdi.

Dünyanın en zengin devletlerinden biri olan ve en güçlü ordularından birine sahip bir Saddam Hüseyin bile ancak birkaç gün ABD’ye direnebildi.

Bugün dünyada varlığını sürdüren devletlerin en az %25i (elimde somut rakamlar yok, ama belki  bundan biraz az ya da daha fazla bile olabilir) Güney Kürdistan devletinden ekonomik açıdan,  askeri tecrübe , siyasi  yapı, demokratik yaşam ve kurumsallaşma açısından kat be kat geridedirler. Bu devletlerin hiç birinde pêşmergenin fedakarlığı, kahramanlığı, direnişinin %10 u bile mevcut değildir; ama yine de bağımsız devlettirler. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Afrika’da, Ortadoğu’da, Latin Amerika’da, hatta Avrupa’da normal koşullarda ‘’devlet’’ olarak bile tanımlanmayacak birçok devlet vardır. Ama bölgesel ve uluslararası çıkar ve dengelerle bu devletler kurulmuştur, korunmuştur, ayakta kalmıştır.

Güney Kürdistan’da 23 yıldır küçümsenemeyecek bir devlet tecrübesi oluşmuştur. Bölge devletlerinin tüm müdahale, geriletme ve birliğini bozma girişimlerine rağmen, artık geri dönülmez bir şekilde bir devlet oluşmuştur. Obama ‘’Hewlêr bizim kırmızı çizgimizdir’’ diyorsa, bu,  bölge devletleri ile uluslararası güçlerin Kürdistan devletini ‘’terbiye etme’’ girişimlerine rağmen, Kürdistan devletinin var olacağının tüm dünyaya ilanıdır. Bu devlet pek ala hemen bağımsız bir devlete de dönüşebilir. Dünyanın en zengin ülke ve devletlerinden biri olarak Kürdistan bağımsızlık ile birlikte elbette ki, ekonomik, sosyal, kurumsal, askeri ve savunma alanında, kısa bir sürede ihtiyaçlarını sağlayacaktır.

Belli uluslararası çıkarlar ve devletlerarasındaki güç dengeleri tarafından korunmaksızın, desteklenmeksizin kendi kendisine yetebilecek devlet sayısı kaçtır acaba? 22 Arap devletinden iki-üç tanesi hariç, hangisi devlet olma özelliğine sahipti de devlet oldu?

Kürdistan artık 1975’lerdeki gibi ‘’kurda kuşa yem edilecek’’ bir ülke ve devlet değildir. ABD de artık tek ‘’hami’’ değildir. ABD’nin desteği çok önemlidir. AB önemli destekler sunmaktadır. Ama artık  Kürtler ile ABD’nin, AB’nin  daha güçlü ortak çıkarları vardır. Ve bu ortak çıkarlar Kürdistan’ın da en önemli teminatlarındandır. Artık Kürtlerin destek alabilecekleri daha başka devletler de vardır.

Güney Kürdistan’da yeniden yapılanma ve ulusal birlik

Güney Kürdistan tüm eksikliklerine rağmen bir devlettir. Parlamentosuyla, kurumlarıyla, siyasal partileriyle, iktidarı ve muhalefetiyle, pêşmerge gücüyle, birçok ülkeden daha demokratik, daha kurumsal bir devlettir. Kürdistan’da daha önceki KDP-YNK iktidarına karşı Goran, İslami partiler ve diğer kesimlerden oluşan bir muhalefet söz konusuydu. Bugün Güney Kürdistan dışından bi çok kişi ve kesimin söylediğinden kat be kat daha fazla eleştirileri zaten bu muhalefet partileri dile getiriyorlardı. Son seçimlerde de halk bir ölçüde bu eleştirilere haklılık payı vermiş olacak ki, onlara önceki seçimlere nazaran daha fazla oy verdi. Ama bu muhalefet Kürdistan devletini yıkmak için değil, geliştirmek için yapılan bir muhalefettir.

Bu anlamda da tüm yapıcı eleştirilerimize rağmen, Güney Kürdistan’daki halkımızın seçimle belirlenmiş iradesi olarak, Kürdistan Bölge Başkanı’na, Kürdistan Parlamentosu’na ve Onun seçtiği Hükümete saygılı olmak, halkımızın iradesine saygılı olmak demektir.

Bugün Kürdistan’da bir Koalisyon hükümeti vardır. Ve Parlamento’daki neredeyse bütün partiler bu koalisyonda mevcutturlar. Kürdistan’ın demokratik temellerde muhalefete, eleştiriye ihtiyacı vardır. Ama bu eleştiriler Kürdistan devletini bölgesel ve uluslararası kimi odakların yönlendirmeleriyle zayıflatmaya, yıkmaya yönelik olmamalıdır.

Güney Kürdistan’ın daha güçlü, daha organize bir şekilde tehlikelere karşı daha hazırlıklı olabilmesi için elbette ki yapılması gereken, çok ama çok şey vardır.

Her şeyden önce,    gerçek anlamda bir millet ve devlet bilinciyle yoğrulmuş, ortak bir milli aklin, ortak bir askeri gücün, ortak bir istihbaratın, ortak bir ekonomik merkezin, devletin olmazsa olmazları olarak tesis edilmesi için, bu konuda var olan eksiklik ve zaafiyetlerin mutlaka giderilmesi lazım.

Pêşmerge yapısı yeniden organize edilmeli, ‘’su uyur düşman uyumaz’’ hassasiyetiyle,  ulusal bilinçle eğitilmiş, gelişkin askeri bilgi ve teçhizat ile donatılmış bir pêşmerge gücü için yeni programlar uygulanmalıdır.

Kürdistan toplumunda milli duygu, düşünce, ve ülkeyi sahiplenme bilincinin daha da güçlendirilmesi için eğitim ve öğretim programları yeniden düzenlenmelidir.

Kürdistan’da sosyal adaletin toplumun en geniş kesimlerine doğru yaygınlaştırılması, milli gelirin daha adil bölüşümü, güncel yaşamı zorlaştıran sorunların aşılması ve sosyal refah seviyesinin daha da geliştirilmesi ve bu temelde ülkesine sahip çıkan gönüllü ve bilinçli bir toplumun oluşturulması için, mutlaka özgün program ve stratejiler geliştirilmelidir.

Demokrasinin, özgürlüğün, katılımcılığın tüm kurum ve kurallarıyla daha da geliştirilmesi için bir yeniden yapılanma stratejisi geliştirilmelidir.

Sanayinin, modern tarımın ve teknolojinin Kürdistan’da geliştirilmesi için, üreten bir topluma dönüşüm için, dünya devletlerinin tecrübelerinden en azami şekilde yararlanılmalıdır.

Evet, bütün bunlar, bugüne kadar Kürdistan Hükümetince yapılmaya çalışılan, ama henüz ciddi eksiklikleri olan gerekliliklerdir. Bunlara daha özverili bir yoğunlaşma gerekmektedir.

Bütün bunların yanı sıra, Kürt milleti bir kez daha kendi ulusal birliğiyle kendi ülkesini ve kazanımlarını korumanın yaşamsal önemini an be an iliklerine kadar yaşamıştır. Bu kazanımlardan canı pahasına da olsa vazgeçmeyeceğini göstermiştir.

Dört parça Kürtlerinin, kimi kara propagandalara rağmen, ulusal birlik ihtiyacı ve önemi yaşamsal bir zorunluluk olarak gündemin ana maddelerinden biri olmuştur. Savaş siperlerinde bu ihtiyaç kısmi bir şekilde gerçeklik de kazanmıştır. Birliğin kolay olmadığı da, tarihsel bir zorunluluk olarak mutlaka gerçekleşmesi gerektiği de aynı anda tüm açıklığıyla bir kez daha netleşmiştir. Özellikle bölgesel müdahale ve yönlendirmeler Kürtlerin birliği önündeki en ciddi engeldir. Ortak bir ‘’ulusal akıl’’ için olumlu ve olumsuz gerçeklikler madalyonun iki yüzünü oluşturmaktadır. Bu sorun mutlaka aşılmalıdır.

Tüm parçalarda objektif tutum ve siyaseti esas alan, ulusal birliği gerçek zeminlerine oturtmaya çalışan kendi iradesiyle, kendi ‘’aklıyla’’ hareket edebilen Kürdistani oluşumların güçlendirilmesi ulusal birliğin en önemli güvencelerinden biridir. Kuzey Kürdistan’da dağınık, bölük pörçük , kitlelerden kopuk, kendi gündemini oluşturamayan siyasal tablo, ne yazık ki güçlü bir ulusal birliğin oluşmamasında da önemli bir ‘’zaafiyet’’ olarak orta yerde durmaktadır. Bu dağınık tablonun aktörleri, ‘’meleklerin cinsiyetini ‘’ tartışacaklarına, bir an evvel kendi gerçekliklerini göz önüne alıp, daha güçlü bir Kürdistani oluşum için adım atmak gibi tarihsel bir görevle karşı karşıyadırlar. Gerçek anlamda bir ulusal birliğin oluşturulmasında Kuzeyde güçlü bir Kürdistani oluşumun yaratılmasının tarihsel önemi her geçen gün daha bir öne çıkmaktadır.

Güney ve Kuzey Kürdistan’daki büyük Kürt partilerinin ‘’canları istediğinde’’ ‘’kırk yıllık dostlar gibi ısıttıkları’’, ‘’canları istemediğinde’’ de ‘’selam vermez hale geldikleri’’ bir birlik anlayışı yerine, halkımızın gerçek çıkarlarına dayalı bir birlik ruhu ve anlayışı geliştirilmelidir. Birlik, uluslaşmada ve ulusal devlet kuruluşunda binanın temeli ve ‘’heykeli’’dir. Ana unsurdur. Ama ne yazık ki birlik, kimileri için yeri geldiğinde kullanılacak, yeri geldiğinde bir tarafa bırakılacak bir ‘’araç’’ olarak görülmektedir. Kürtlerin önündeki en tehlikeli realitelerin başında da ne yazık ki bu yaklaşım gelmektedir.

Bunun için de Kuzeyde, iradesi kendi elinde olan, kimsenin gölgesinde siyaset yapmadan yeni bir yol açmayı hedefleyen bir Kürdistani oluşuma ihtiyaç vardır. Ulusal birliği ulusun temel ihtiyaçlarından biri olarak gören ve mutlaka kitleselleşmenin yol ve yöntemlerini yaratmak zorunda olan  bir yaklaşım, bir oluşum  aynı zamanda ulusal birliğin en önemli güvencelerinden birini oluşturacaktır.

Geminin herhangi bir yerinden açılan delik, tüm gemiyi batırmaya yetecektir. Son günlerde yaşananlar bunu bir kez daha kanıtlamıştır. Tüm Kürtlerin de bu bilinçle soruna bakmaları gerekmektedir.

Bu süreci daha kapsamlı analiz edebilmek ve değerlendirebilmek açısından,  15.07.2014 tarihinde yazmış olduğum ‘’DAİŞ, Referandum ve ‘Makus Talihi’ni yenen Kürdistan gerçekliği’’ başlıklı yazıyı okuyucunun bir kez daha okumasını öneriyorum. Bugün yaşanan sürecin birçok ön tespiti söz konusu yazıda dile getirilmişti.

 

Şengal, Kürtlerin Birliği ve Bağımsızlık(2. Bölüm)

Konfederasyon, bağımsızlık ve neden Şengal?

Bugün kimi aydın ve siyasetçiler tarafından  ‘’Mesud Barzani bağımsızlık isteyerek, gücünü aşan bir talepte bulundu’’ , ‘’dünyanın ve bölgenin  istemlerini dikkate almalıydı’’ yorumları yapılmaktadır. Burada yanlış  bilinen, yanlış algılanan ve bu nedenle de yanlış yorumlanan bir noktaya açıklık getirmek gerektiğine inanıyorum. Bunun için de gelişen sürece kısaca bir göz atmak gerekir.

Özellikle son iki yılda,  Güney Kürdistan Hükümeti ve Bağdat arasındaki  ilişkilerde ciddi sorunlar gelişti. Maliki hem Kürtlere, hem Sunni Araplara  bir diktatörlük denemesine yöneldi. Bırakalım anayasadaki 140. Maddenin gereklerini yerine getirmeyi, Güney Kürdistan’ın tüm kazanımlarını da yavaş yavaş yok saymaya, ortadan kaldırmaya yöneldi. Maliki’nin bu siyasetine, Güney Kürdistan Yönetimi açık tutum aldı.

Kürdistan Yönetimi anayasal haklarından hareketle  şunları söyledi: ’’Biz  hiç kimsenin diktatörlüğüne boyun eğmeyiz. Kürdistan ve Bağdat iki eşit ortaktırlar. Bütçedeki %17 lik payımız kanuni hakkımızdır, bu Maliki ya da başka birilerinin keyfiyetine bırakılamaz. Anayasa bize çok açık bir şekilde, uluslararası şirketlerle petrol ve doğal gaz anlaşmaları yapma hakkını vermektedir, bu hakkımızdan taviz vermeyeceğiz. Pêşmerge , anayasal bir kurum olarak, hem Kürdistan Hükümetinin , hem de Irak’ın bir parçasıdır. Basra’da, Necef’te orduya hangi silah, teçhizat ve imkan veriliyorsa, pêşmergeye de aynı imkanlar sunulmak zorundadır. 140. Madde anayasa gereğince bir an evvel uygulanarak, bu bölgelerdeki halkımızın iradesine başvurulmalıdır.’’

Maliki , Kürtleri bir ortak olarak görmediği, kendisine bağlı bir ‘’muhtariyet’’ gözüyle baktığı için, güçlendikçe, Arap şovenizmini, diktatörlüğü Kürtlere dayatmaya başladı. Kürdistan Yönetiminin bütün bu anayasal haklarını ayaklar altına almaya başladı.

Maliki’nin   bu tutumu karşısında Kürdistan Hükümeti yeni  ve  haklı bir tutum geliştirdi. ’’Eğer bizlerin anayasal hakları uygulanmayacaksa, eşit bir ortak olarak görülmeyeceksek, biz de halkımızın iradesine başvuracağız. Bu şekilde mi devam edelim, ayrılıp kendi kaderimize mi sahip çıkalım’’ . Ve  Sayın Barzani ilk kez  ‘’Artık mevcut bu ilişki tarzı bizim irademizi yansıtmamaktadır’’ diyerek ‘’konfederasyon’’dan bahs etti. Maliki’nin bu diktatoryel tutumlarından vazgeçmemesi üzerine de, ‘’Maliki’nin Başbakanlığını kabul etmeyeceğiz’’ dedi.

Bu atmosferde Irak Parlamento seçimleri yapıldı. Maliki en fazla oy alan parti olmasına rağmen, tek başına hükümeti kuracak bir çoğunluk elde edemedi. Koalisyon tekrar gündeme geldi.

Kürtler açık bir şekilde, ‘’’Malikisiz’’ ve ‘’anayasal tüm haklarının  eşitlik temelinde garanti edileceği  bir hükümet’’ dışında hiçbir şekilde yönetimde yer almayacaklarını dile getirdiler. Bu tartışmalar sürerken, IŞİD Musul’u ele geçirdi ve bildiğimiz gelişmeler yaşandı. Kürdistan Hükümeti, oluşan boşluktan yararlanarak, 140.madde kapsamındaki  Kürdistan topraklarının %95’inden fazlasını kontrolüne aldı. Oluşan yeni tabloda Irak fiilen üçe bölündü. Artık eski şekliyle bir Irak’tan söz edilemezdi. Bu durum artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı yeni bir sürece kapıyı açtı. Kürtlerin eli güçlendi. Daha önce dile getirdikleri tüm anayasal haklarının garanti altına alınması esaslı ortak yönetimi, daha açık bir şeklide ‘’konfederatif’’ bir ilişki olarak ifade etmeye başladılar. Zaten mevcut durumda da en alt ortaklık ancak konfederatif yönetim olabilirdi. Mevcut federasyonun bir geçerliliği kalmamıştı.

Kürtler  ‘’eğer Irak’ta bu belirsizlik sürerse ve eşit ortaklığa dayalı yeni bir ortaklık hukuku oluşturulmazsa, biz de referanduma giderek bağımsızlık için halkımızın iradesine başvuracağız.’’ dediler. Ayrıca Pêşmerge gücü tarafından kurtarılan 140. Madde kapsamındaki bölgeler için de ayrı bir referanduma gidileceği açıklandı. Her iki referandum için de Kürdistan Parlamentosu’nda çalışmalar başlatıldı.

Kürtlerin bu anayasal , meşru haklarının uygulanacağı   Malikisiz bir ortak yönetim oluşturulması için de girişimler devam etti.

Eğer süreç objektif bir şekilde ele alınacaksa, aslında Kürtlerin bağımsızlığı en son başvurulacak zorunlu yol olarak gündemleştirdikleri görülebilecektir. Oluşan yeni durum Sunni bölgesinin de ayrı bir bölge olarak kabulüne dayalı zorunlu ve bence geçici konfederal bir ortaklığa işaret ediyordu. Kürtler eşit ortaklık esasında, tüm haklarının garantiye alındığı bir konfederasyona evet diyeceklerini açıkladılar. Eğer bu sağlanmazsa, o zaman bağımsızlık seçeneğinin gündeme geleceği dile getirildi.

Şimdi şunu sorgulamak lazım. Peki, Kürtler ne yapsaydılar? Eşit ortaklığın  kabul edilmemesi durumunda-ki Maliki bırakalım eşitliği, diktatörlüğü dayatıyordu- ,Kürtler ne yapsaydılar? Kendilerine dayatılan diktatörlüğü, hak gasplarını, iradesizliği, halkının geleceğini belirsizliğe sürüklemeyi mi kabul etselerdi, yoksa ayrılıp kendi devletlerini kurmayı mı gündemleştirseydiler? Kürtler, kendilerine federasyonu bile fazla gören  Arap diktatörlük heveslileri ile bu şekilde , ne olacağı belli olmayan bir devlete mi evet demeliydiler, yoksa kendi halkının iradesiyle karar kılınmış  bir devlete mi?

Şengal’de yaşanan trajedi ve Kürdistan’ın güvenliğine, yaşamına yöneltilen saldırı, Kürdistan halkının kendi kaderini tayin hakkına yapılan bir tehdittir. Kürtler gerçek anlamda bir eşit ortaklık istediler.Bu gerçekleşmezse, bağımsızlık dışında bir yol kalmayacağını söylediler. Kürtlerin bu haklı ve yerinde tutumu, Türkiye, İran, Esad, Maliki için bir ‘’tehlike’’ydi.

Kürtlerin hak ve özgürlüklerini tanımamak için  değişik yol ve yöntemler uygulamaya çalışanlar elbette ki, Konfederal ya da bağımsız bir Kürdistan’ı istemeyeceklerdi. Yarım yamalak bir federasyonu bile zar zor kabullenenlere, konfederatif ya da bağımsız devlet  daha ‘’kötü’’ bir örnek   oluşturacaktı. Bu nedenle de bugünkü tablonun oluşturulmasında önemli roller oynadılar.

Şimdi, burada Kürtlerin ‘’suçu’’ nedir? Diktatörlüğe, köleliğe, eşitsizliğe hayır demek midir,suç? Şeyh Sait de, Seyid Rıza da, Köleliğe hayır dedikleri için katledilmemişler miydi? Ağrıda, Mahabad’da, Halepçe’de Kürtler  özgürlük talepleri için katliam ve jenositlere tabii tutulmadılar mı? Peki bütün bu katliamlarda katledilenler, özgürlük, eşitlik ve adalet talep ettikleri için ‘’katledilmeyi hak mı etmişlerdi?’’

Bugün Şengal trajedisini yaratanlar, Kürtlerin eşitlik ve özgürlük taleplerini, kendi devletlerini kurma ve geliştirme mücadelelerini, her seferinde  jenosid ve katliamlarla durduracağını hayal edenlerdir.

Evet, Kürtler bu yaklaşım içindeyken, tartışmalar bu şeklide sürerken, aslında eşit haklara dayalı konfederatif bir ortaklığın ilk adımı olarak Irak Cumhurbaşkanlığı’nı kabul ettiler. Bu tutum ‘’Kürtler bağımsızlıktan vazgeçtiler’’ şeklinde yorumlara yol açtı. Oysa ki bu, aslında yeni konfederatif bir ortaklığa verilmiş bir ‘’kredi’, bir ilk adımdı.

Bu yeni ortaklığın da aslında bölgesel ve uluslararası dengelerin zorunlu kıldığı, göstermelik  ve uzun ömürlü olmayacak  bir çözüm olduğu açıktır. Bugün gerçekten de  bir ‘’Irak’’tan sözedilebilir mi?Bu ‘’Irak’’ta,  Sunnilerin kimler tarafından temsil edildiğini bilmek mümkün müdür? Bugünkü haliyle ortak ‘’Irak’’ kimlerin ortaklığını ifade edecektir?

Şengal trajedisini yaratanlar bu enkazın altında ezileceklerdir.

İşte bu tablo içinde Şengal(Sincar) trajedisini değerlendirmek lazım.

Ne yaparlarsa yapsınlar, bu yeni ortaklık dikişinin de tutmayacağını, bu durumun giderek Kürtlerin devletleşme süreçlerini daha bir kabul edilir hale getireceğini gören Türkiye, İran, Esad ve Maliki, Amerika’nın da en azından göz yummasıyla, Suudi, Katar destekli IŞİD’e Şengal saldırısı için , herkes kendi cephesinden yol verdi. Süreci biraz daha karıştırmaya, sürüncemeye sürüklemeye, biraz daha zaman kazanmaya yönelik bir saldırıya yol verildi. Gerek Musul’da elde edilen ağır silahlar, gerekse değişik devletlerden alınan dolaylı ve dolaysız desteklerle, IŞİD Sunni Arap aşiretleri ve Baasçılarla kurduğu ittifakla Şengal’e saldırdı. Bu süreçte, Kürtlerin gücünü kırmak ve  daha geri bir çözüme razı etmek için IŞİD hazır bir araçtı.

Peki neden Şengal?  Şengal Êzidî Kürtlerinin büyük çoğunluğu oluşturduğu, eski Baasçı kimi Sunni aşiretlerin de değişik dönemlerde yerleştirildiği bir yarleşim yeridir.10 Haziran’a kadar , Bağdat yönetimine bağlıydı ve Bağdat’ın, Arapların  yönetimindeydi. IŞİD’in Musulu ele geçirmesi ve Maliki’ye bağlı askerlerin bölgeyi terk etmeleriyle birlikte, pêşmergenin daha erken organize olması sonucu, Şengal IŞİD’in eline geçmeden pêşmerge kontrolüne geçti. Yani yaklaşık 2 aylık bir süredir Kürtlerin kontrolündeydi. ‘’IŞİD Öncesi’’ dönemde,  elbette ki özellikle KDP’nin ciddi ilişki ve bağları mevcuttur. Ama, iki aylık dönemde, burada henüz Kürtlerin güçlü bir askeri organizasyonu oluşturulamamıştı. Sunni Arap aşiretler de, IŞİD destekçisi olarak Kürtlerin zayıf halkalarından birini oluşturuyordu.

Şengal Kerkük gibi değildi. Kerkük 2003’ten bu yana , resmi olarak Bağdat’a bağlı olmasına rağmen, Kürtlerin yönetim ve denetimindeydi. İki yıl önce,  Maliki’nin  ‘’Dicle Gücü’’ adlı özel askeri bir güçle  Kerkük’e yöneldiği bir süreçte, Kürtler onbinlerce pêşmergeyle Kerkük’ün etrafını sardı. Güçlü bir yığınak yaptı. Bu güç orada kaldı.Kerkük’te güvenlik amaçlı hendekler  kazılmıştı. Ama Kerkük çevresi Bağdat askeri güçlerinin elindeydi. IŞİD saldırısıyla beraber Maliki bütün bu bölgelerden çekilince, Pêşmerge Sadiye ve Celewle’nin bir kısmı dışında, tüm Kürdistan topraklarının kontrolünü eline aldı.

Kürdistan hükümetinin  Şengal’e yeni yerleşmiş olması, gerekli askeri donanımın yapılmamış olması, IŞİD’in güçlü saldırı tehdidini hesap eden bir hazırlık yerine  gereğinden daha az  bir gücün konumlandırılması,  pêşmergenin uzun süredir savaşmamışlığı ve bu gücün gerekli askeri teçhizat ile de donatılmaması, IŞİD’in ağır silahlarla saldırıya geçmiş olması ve IŞİD’in ilk saldırısında bazı komutan ve pêşmergelerin geri çekilmesi vb. bir çok sebep Şengal’in düşmesine neden olmuştur. Düzenli ordu sistemiyle yapılandırılmaya çalışılan pêşmegeye ‘’düzensiz’’, silahlı grupların saldırısının da pêşmerge için bir dezavantaj olduğu ayrı bir nedendir.Tüm dikkatler Kerkük, Celewle, Sadiye gibi yerlerden gelecek saldırıya yoğunlaştırılmışken, Şengal’de yapılan ihmal elbette ki tüm boyutlarıyla incelenmeli ve en üstten en alta kadar ihmali olanlar bu konuda gereken cezaları almalıdırlar. Pêşmerge Bakanlığı ve Kürdistan Hükümeti’nin de bu konudaki sorumlulukları aydınlatılmalıdır. KDP kendi içinde de bu konuda ciddi bir inceleme başlatmalıdır. Bu yenilginin, genel siyasal, ekonomik, askeri ve sosyal eksiklik ve sorunlarla bütünlüklü bir analizi yapılmalıdır.

Şu noktayı da gözden kaçırmamak lazım.  Karşınızda hiçbir kaide ,kural, tanımayan bir katiller sürüsü vardır. Sayın Mesud Barzani’nin de dediği gibi aslında ‘’ağır silahları elinde bulunduran bir terörist devlet’’ ile karşı karşıya bulunulmaktadır. IŞİD  Şengal’i de, Hewlêri de başka bir şehri de topa tutarak, sivilleri katliamlardan geçirerek savaşabilir. Ama Kürdistan pêşmergesinin, sivilleri katletme pahasına, bir şehri topa tutmak ,şehri savaş   alanına dönüştürme  pahasına savaş yürütmek gibi bir politikası yoktur. Pêşmerge, Şengal’de onbinlerce insanımızı rehin tutan IŞİD’e istediği şekilde saldırı gerçekleştirme şansına da sahip değildir. Şehrin etrafı sarılmış olmasına rağmen, sivil katliamı kaygısıyla , uygun bir askeri yol aranmaktadır.Ama, ilk yenilgi ne yazık ki büyük bedellere neden olmuştur.

Amerika’nın hava saldırılarıyla Kürdistan Hükümetine destek sunması, Başta Fransa olmak üzere, Avrupa’nın desteğini açıklaması, yaşanan tüm ‘’gevşek tutumlara’’ rağmen elbette ki olumludur, bir kazanımdır. Kürdistan Hükümetinin ABD ve Avrupa’yı  desteğe çağırması ve olumlu yanıt alması da, Hükümetin   takdir etmesi  gereken bir durumdur. Amerika, IŞİD’in elindeki uzun menzilli toplarla Hewlêr ya da başka çevre yerleşim yerlerini topa tutma ihtimaline karşı bu hava saldırılarını özellikle  ağır silahlara yöneltmiştir. Bu uzun menzilli topların  yaratacağı sivil katliamlarını da ilk saldırıda hiçbir güç engelleyemezdi. Şengal’den sonra, başka bir şehirde gerçekleşecek herhangi bir sivil katliamının yaratacağı yükün altından  ne Amerika, ne de başka bir ülke kalkabilirdi. Kürdistan hükümetinin de en büyük çekincesi ağır silahlarla, uzun menzilli toplarla sivil katliamının gerçekleşmesiydi. Bu tehlike ancak hava saldırısıyla  önlenebilirdi. Pêşmerge ilk Şengal kırılması dışında, bire bir savaşta, taktiksel geri çekilmeler bir yana, IŞİD’li katillere karşı hiçbir yenilgi yaşamamıştır. Aksine her cephede büyük bir üstünlüğü vardır. IŞİD’in tek üstünlüğü elindeki ağır silahlardır.

Pêşmerge Kürdistan topraklarını savunma dışında, başka yerlerde IŞİD ile savaşmak gibi bir strateji yürütmemektedir. Zaten önemli olan da ülke savunmasıdır. Kürtlerin ağır silahlara karşı   aynı ölçekte savunma ve saldırı silahı talebi , Şengal trajedisine  kadar, ne Maliki yönetimi , ne de Amerika tarafından özellikle kabul edilmemişti. Bugün oluşan bu tabloyu değerlendirirken, yaşamsal önem taşıyan ve Kürtlerin elini zayıflatan bu politikayı da özellikle dikkate almak gerekir.

Açıktır ki Şengal’deki bu yenilgi için yapılan  ‘’ Şengal Êzidî olduğu için, önemsenmedi’’ ya da ‘’bilinçli olarak böyle bir sonuca sürüklendi’’ yönlü açıklama ve yorumlara ancak ‘’el insaf’’ demekle yetinilebilinir. Kürdistan Hükümetinin ve  KDP’nin kendi intiharı anlamına gelebilecek böyle bir olayı  bilinçli yapılmış gibi yansıtmak  ya da Barzani’nin bilinçli ihmalini kest etmek ancak ‘’insafsızlık’’ olarak değerlendirilebilinir. Bu konularda eleştiri ile düşmanlık sınırlarını ayırabilmek lazım.

Şengal,  maalesef  derin yaralara yol açan bir trajedi olarak  Kürdistan tarihindeki yerini alacaktır.   Kürt tarihinin en derin kültürel ve dinsel miraslarından biri olarak, Kürt ulusunun bir parçası olarak Êzidî kardeşlerimizin maruz kaldıkları bu travma, aslında tüm Kürtlerin travması, tüm Kürtlerin  yarasıdır. Kürdistan’ın dört parçasında ve tüm dünyada, bu yarayı sarmak için  seferber olunmalıdır. Kürdistan Hükümeti, bu yarayı telafi etmek için yaşamın her alanında pozitif ayırımcılık temelinde özel bir program geliştirmelidir. Ama, Şengal’in  gerçek anlamda telafisi, yaşanan travmanın derinliği nedeniyle, ancak ve ancak bağımsız ve özgür bir Kürdistan  devletinde   Êzidî kardeşlerimizin yaralarının, tüm ulusun yaralarıyla birlikte sarılmasıyla sağlanabilecektir.13.08.2014

(2. bölümün sonu)

Yazının Üçüncü Bölümü: Devlet olmak, devleti korumak ve musibetlerden çıkarılacak dersler

‘’ Bugün dünyada varlığını sürdüren devletlerin en az %25i(elimde somut rakamlar yok, ama belki daha fazla bile olabilir) Güney Kürdistan devletinden ekonomik olarak,  askeri olarak, siyasi olarak, demokratik yaşam ve kurumsallaşma açısından kat be kat geridedirler. Bu devletlerin hiç birinde pêşmergenin fedakarlığı, kahramanlığı, direnişinin %10 u bile mevcut değildir Ama yine de bağımsız devlettirler. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Afrikada’da, Ortadoğu’da, Latin Amerika’da, hatta Avrupa’da  normal koşullarda  ‘devlet’ olarak bile tanımlanmayacak bir çok devlet vardır. Ama bölgesel ve uluslararası çıkar ve dengelerle bu devletler kurulmuştur, korunmuştur, ayakta kalmıştır.’’

‘’ Belli uluslararası çıkarlar ve devletler arasındaki  güç  dengeleri tarafından korunmaksızın, desteklenmeksizin kendi kendisine yetebilecek devlet sayısı   kaçtır acaba?’’

Şengal, Kürtlerin Birliği ve Bağımsızlık (1.Bölüm)

Yazının uzunluğunu dikkate alarak 3 bölüm halinde yayınlamanın daha uygun olacağını düşündüm.

Kürdistan’da gelişen süreci kavramak ve buna göre stratejiler geliştirmek için , gerçekten de esen rüzgara göre yön alan değil, esen rüzgarı da arkasına alan ,hesaba katan bir bakış açısına ihtiyaç vardır.

Şengal’de büyük bir jenosid  tehlikesi, büyük bir trajedi yaşandı, yaşanıyor. Şengal’deki  ilk kırgınlıktan sonra, tüm Kürdistan topraklarında pêşmergenin tüm güçleriyle karşı bir atakla saldırıya geçtiği bir atmosfer yaşandı, yaşanıyor. Böylesi bir süreçte, Kürtlerin basın, yayın, siyaset ve düşünce dünyasında herkesin var güçleriyle peşmergenin bu direniş ve saldırısına her yönüyle destek sunmaları gerekirken , ne  yazık ki eleştiri dozunu aşan , düşmanlık boyutlarına vardırılan kara propaganda, yalan, dedikodu ve hakaretlerle Kürdistan toplumu ve pêşmergenin direncini  kırmaya yönelik bir rüzgar estirildi, estiriliyor. Bu konuda ne yazık ki ‘’at izi it izine karıştı’’.

Geçmişte, IŞİD’in  Barzanilerin desteğiyle  Rojava’yı  boğmaya çalıştığı, Musul  işgalinde  Barzanilerin IŞİD’e destek verdiği, işbirliği yaptığı yönünde geliştirilen propagandalara ne yazık ki bir çok aydın ve siyasetçimiz de inandı ve değişik söylemlerle de olsa bu iddialara destek çıkıldı. Bu tablo, aslında Kürtler açısından yaşanan  travmanın hangi boyutlara vardığının, ne denli derinleştiğinin en somut göstergelerindendir.

Şengal  saldırısıyla da ne yazık ki, bu travma daha ileri boyutlara vardırıldı. Şengal  saldırısının bir hedefinin de Sayın Mesud  Barzani’nin prestij, otorite ve kararlığını kırmak olduğu açıkken, kimileri işi  Barzani’nin IŞİD ‘in Şengal’e saldırısına özellikle  göz yumduğunu, hatta birlikte bunun senaryosunun yapıldığını söyleyecek  boyutlara vardırdı. Kürt ve Kürdistan düşmanlarının fiili saldırılarının yoğunlaştığı bir süreçte,   Kürt siyaset, düşünce ve basın-yayın  kesimlerinden de,  siyaset ve  vicdan   sınırlarını aşan bu vb.  saldırı ve ithamların  dolaylı ya da dolaysız  bir şekilde gündemleştirilmesi  üzücüdür, düşündürücüdür.

Şengal ile birlikte, bir yandan kara propagandalarla Kürdistani birlik ve direnci zayıflatmaya çalışan yaklaşımlara,  bir yandan da yine dört parçadan Kürtlerin değişik boyutlarda bizzat savaş cephesinde yer alarak gösterdikleri  onurlu, Kürdistani  tutuma da tanık olduk. Eğer madalyonu iki yüzüyle de değerlendiremezsek, yanlış sonuçlara varır, ulusal birlik ruhunu geliştiremeyiz.

Bugün  Barzanilere, Güney Kürdistan Hükümeti’ne saldırarak, onları  küçük düşürmeye çalışarak, IŞİD ile aynı kefeye koyarak, Kürtler adına hiçbir şey kazanılamayacaktır. Güney Kürdistan’daki devletin zarar görmesi, Kuzey’de de, Rojava’da da, Rojhilat’da da daha derin zarar ve travmalara yol açacaktır.  Bu nedenle de eleştirilerimizi de yine bu çerçevede, yapıcı, ulusal duygu ve birliği geliştirici bir yaklaşımla yapmayı becerebilmeliyiz.

Şengal  yalnızca bir jenosid girişimi, bir trajedi, bir yenilgi  değildir;  Şengal aynı zamanda, uzun yıllar Kürt toplumunun yüreğinde zor sarılacak bir yara olarak da kalacaktır. Ama bütün bunlarla birlikte, Şengal’in Kürtler için bir milad olacağına da inanıyorum.  Halepçe ve Enfal Federal Kürdistan Devletinin başlangıcı oldu. Şengal de Bağımsız Güney Kürdistan Devletinin başlangıcı olacaktır.

Şengal’i  sadece bazı pêşmergelerin  ilk başta sergilediği  dirençsizlikle,  Kürdistan hükümetinin  bugüne kadar ki ‘’kötülükleriyle’’, tedbirsizlik ve eksikleriyle, IŞİD’in o andaki  silah, teçhizat ve askeri  üstünlüğüyle açıklamaya çalışırsak ne gerçekleri  tüm boyutlarıyla  görmüş oluruz, ne de doğru sonuçlara varırız.

Şengal saldırısı, Kürtlerin  eksikliklerini , zayıf yönlerini ve  güçlerinin düzeyini  çok  iyi bilen ve hesaplayan, bölgesel  ve uluslararası güçlerinin değişik şekillerde ve boyutlarda rol oynadıkları  ve IŞİD eliyle uygulamaya koydukları uluslararası bir saldırıdır. Bu saldırı Güney Kürdistan Hükümetinin  özellikle  IŞİD’in  Musul  işgali sonrasında , konfederasyon ya da bağımsızlık yolunda elde ettiği  gücü kırma ve  ‘’masada elini zayıflatmaya’’ yönelik planlı bir saldırıdır.

Her biri ayrı yol, kanal ve yöntemlerle de olsa, Türkiye, İran, Esad, Maliki bu saldırının değişik  boyutlardaki  temel senarist ve destekçilerindendirler. Amerika  da  Irak’ta  mevcut statükoyu biraz daha revize ederek devam ettirme yaklaşımı içinde olduğundan, Kürtlerin elini  zayıflatacak bir saldırıya başlangıçta göz yummuştur. Güney Kürdistan Yönetimi’nin de bütün bu olan bitenlerin farkında olmadığını düşünmek apolitik bir yaklaşım olur. Önemli olan bütün bunları görüp, bunlarla birlikte akılcı, bir strateji  yürütebilmektir. Kurtlar sofrasında siyaset yürütmenin zorluğu ortadadır. Bu alanda Kürtleri yaralayacak en zayıf yönlerinin birlik sorunu olduğu açıktır. Bu da , düşmanlar için büyük fırsatlar sunmaktadır.

Güney Kürdistan’da konfederatif ya da bağımsız bir devletin,  Batı Kürdistan’da(Rojava) da  Güney’deki devletin de desteğiyle, Kürtlerin mevcut konjonktürden bir devletleşme  ile çıkabilme ihtimalini daha da güçlendireceği gerçeği de, IŞİD saldırısına verilen  tüm bu destek, göz yumma ya da zemin hazırlamalarda önemli bir faktör olmuştur.

Tüm karşı propagandalara, Rojava’da,   PYD’nin  Hewlêr Mutabakatını , Destaya Bilind a Kurd(Kürt Yüksek Konseyini) ü hiçe sayarak, kendi iktidarını tüm topluma dayatma politikasına ve Barzanilere karşı yürütülen kara propagandalara rağmen, Mesud  Barzani  bizzat kendisi El Nusra saldırılarında da , IŞİD saldırılarında da ‘’tüm gücümüzle Rojava’daki kardeşlerimizin yanında olmaya hazırız’’  demiştir. Salih Müslüm defalarca Barzani ve Güney Kürdistan yönetiminden destek aldıklarını söylemiştir. Bütün bunları elbette ki, Türkiye de, İran da , Maliki de, Esad da biliyor. Güney Kürdistan Hükümetinin , Akdenize açılma ihtiyacını gerçekleştirebilecek en yakın yol Rojava’dır. Güney Kürdistan hükümetinin bu kanalı  özellikle Kürt kardeşleriyle ortak bir strateji etrafında uygulamasını istemeyecek ülkeler de yine aynı ülkelerdir.13.08.2014

Yazının İkinci Bölümü: Konfederasyon, bağımsızlık ve neden Şengal?

‘’ Şimdi şunu sorgulamak lazım. Peki, Kürtler ne yapsaydılar? Eşit ortaklığın  kabul edilmemesi durumunda-ki Maliki bırakalım eşitliği, diktatörlüğü dayatıyordu- ,Kürtler ne yapsaydılar? Kendilerine dayatılan diktatörlüğü, hak gasplarını, iradesizliği, halkının geleceğini belirsizliğe sürüklemeyi mi kabul etselerdi, yoksa ayrılıp kendi devletlerini kurmayı mı gündemleştirseydiler? Kürtler, kendilerine federasyonu bile fazla gören  Arap diktatörlük heveslileri ile bu şekilde , ne olacağı belli olmayan bir devlete mi evet demeliydiler, yoksa kendi halkının iradesiyle karar kılınmış  bir devlete mi?’’

 

Yazının Üçüncü Bölümü: Devlet olmak, devleti korumak ve musibetlerden çıkarılacak dersler

‘’ Bugün dünyada varlığını sürdüren devletlerin en az %25i(elimde somut rakamlar yok, ama belki daha fazla bile olabilir) Güney Kürdistan devletinden ekonomik olarak,  askeri olarak, siyasi olarak, demokratik yaşam ve kurumsallaşma açısından kat be kat geridedirler. Bu devletlerin hiç birinde pêşmergenin fedakarlığı, kahramanlığı, direnişinin %10 u bile mevcut değildir Ama yine de bağımsız devlettirler. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Afrikada’da, Ortadoğu’da, Latin Amerika’da, hatta Avrupa’da  normal koşullarda  ‘’devlet’’ olarak bile tanımlanmayacak bir çok devlet vardır. Ama bölgesel ve uluslararası çıkar ve dengelerle bu devletler kurulmuştur, korunmuştur, ayakta kalmıştır.’’

‘’ Belli uluslararası çıkarlar ve devletler arasındaki  güç  dengeleri tarafından korunmaksızın, desteklenmeksizin kendi kendisine yetebilecek devlet sayısı   kaçtır acaba?’’

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir