Ji bo civatek serbixwe, demokratîk û azad!|Monday, December 10, 2018

MUNZUR ÇEM İLE RÖPORTAJ 

Aşağıdaki roportaj İhsan ESPAR tarafından kirmanckî (Zazakî) olarak yapıladı ve Vate dergisinin 50. sayısında yayınlandı. Kamer Beysülen tarafından çevrilen roportajin Türkçesi ise Deng dergisinin 105 ve 106. sayılarında yer aldı. Röportaj, Munzur Çem tarafından Türkçesine eklenen Eklerbölümü ile birlikte aşağıdadır.

xxxxxxxxxxxxxxxxx

MUNZUR ÇEM İLE RöPORTAJ

Umarım Kırmancca Önümüzdeki Yıllarda Dirilir ve Bir Ruyamız Gerçeğe Dönüşür

Röportaj: J. İhsan ESPAR

J. İhsan Espar: Siz, 35. sayısından 44. sayısına kadar, Vate dergisinin başredaktörlüğünü yaptınız. Yani 9 sayı sizin başredaktörlüğünüzde yayınlandı. Ayrıca derginin birinci sayısından şimdiye kadar hemen hemen bütün sayılarında yazıyorsunuz. Bu röportajı Vate dergisinin 50. sayısı münasebetiyle yapıyoruz. Elbette dergi ve Vate Çalışma Grubu üzerine konuşacağız ancak bundan önce birbaşka konu ile ilgili olarak birkaç şey sormak istiyorum. Dersim tarihi ve Dersimlilerin dini inançları hakkında birkaç önemli kitap yazdınız. İlk romanınız, üç cildlik Gülümse Ey Dersim, Hotay Serra Usivê Qurzkizî”, Dersim Merkezli Kürt Aleviliğive Hewara Dêrsimî” bunlardan bir kaçıdır. Biliyorsunuz Alevi kimliği, eskilere giden bir konu ve bu günlerde yeniden aktüel hale gelmiş durumdadır. Okurlarımızın ilgisini çekeceğini düşünerek  açık-açık sormak istiyorum:

Alevilik islam dininin bir mezhebi mi, değil mi? Bu konuda bildiklerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Munzur Çem: Bu soruyu bana kırk yıl önce sorsaydınız, size Evet Alevilik İslam dininin bir mezhebidir,derdim. Sorunuzu sürdürüp;  Nereden biliyorsun, neye dayandırıyorsun?deseydiniz, bu kez de  Babam dahil, çevremdeki her kes öyle söylüyor da ondan,derdim.

Bu konuda, her nekadar ciddi araştırmalara dayalı istatistiki bilgiler olmasa da, Alevilerin yüzde %60- %70i kendisini Müslüman görüyor, öyle tarif ediyor, diyebilirim. Aleviler bununla da kalmıyor, esas Müslümanlığınkendi inançları, gerçek Müslümanlarınise kendileri olduğunu iddia ederler. Onlara göre Sünnilik Hz.Peygamberden gelmiyor, onu Emeviler türetmiş vs.

Aleviler, bu iddialarına herhangi bir somut delil, bir kanıt gösteremiyorlar ama inançlarını birçok noktada İslam diniyle ilişkilendiriyor, başka bir değişle ona bağlamaya çalışıyorlar.

Diyelim ki Güneş Aleviler için çok önemli kutsal varlıklardan biridir. Dersim Aleviliğinde onun adı aynı zaman da Muhammedya da Muhammedin nurudur. Aleviler, Hazreti Alinin Eşi Fatmaya da çok hürmet eder, ona Ana Fatma Sipîyederler. O ak û pak bir kişidir, temizliği ve dürüstlüğü temsil eder. Bildiğimiz gibi, temizlik ve su birbirini tamamlayan unsurlardır. Dersim`de Ana Fatmaadıyla anılan kutsal yerlerin, (ziyaret) hepisinin su ile ilişkili olması dikkat çekicidir. Bu kutsalların hemen hemen tamamı çeşmedir. Yine gökteki ay da Ana Fatmayı sembolize eder.

Anaise Alevilerde Rehberlik, Pirlik ve Mürşidlik yapan kadınların sıfatıdır. Diğer taraftan, dini rehberlik yapsın yapmasın, (rehber, pir ya da mürşid olsun olmasın) din adamlarının (rehber, pir ve mürşid) eşleri ve kızları da anadır. Hem teoride hem de pratikte, erkek rehber, pir ve mürşidin rolü neyse ananın rolü de o dur. Ana; gerektiğinde talipleri ziyaret eder, gulvang/gulbang (gülbenk) verir, cemaat yapar vs.

Aleviler, Hazreti Alinin eşine anademekla kalmaz, bazı bölgelerde Hz. Ali`yi de pirsıfatı ile vasıflandırırlar. Kırmancki (zazaki) beyitlerde rastlamadım, ancak türkçe beyitlerde ve özellikle de bektaşi beyitlerinde bu nitelendirme var.

Burada, sorulması gereken soru şudur:

Hazreti Muhammed; Güneş benim nurumdurya da Güneş benim isimlerimden biridir,demiş mi? İslamiyette, pir, anaya da pirlikve analıkmakamları var mı? İslamiyetin herhangi bir yerinde Fatmanın ana, Ali`nin ise pir olduğu söyleniyor mu? Hayır! Bunların tamamı, Aleviler tarafından onlara atfedilmiş sıfatlardır.

-Alevilik konusuna tarihi perspektiften bakıldığında, bahsetığiniz konunun siyasetle ilişkisi var mıdır?

Evet. Bence, Ehlibeyt`eduyulan sevginin nedenleri üzerinde durmak isteyen her hangi birinin, dini sahadan ayrılıp tarih ve politika sahasına girmesi zorunludur. Neden?

1. Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye Arap aristokrasisinin temsilcisidir. Buna karşılık Hz. Alinin istemleri, programı, daha çok alt sınıfların taleplerine uygundu. Nisbetten onların çıkarlarını koruyordu. Hz. Alinun bazı söylemlerinde mazdekizm ve hüremizmin etkisini görmek zor değil.
2. Emeviler ile Abbasiler, doğuya ve kuzeye doğru genişleyip Kuzey Mezopotamya ve Zagros Dağları çevresini işgal etmeye başladıklarında ortaya çıkan ve uzunca bir süre devam eden direnişler, gün geldi peş peşe kırılmaya başladılar. İşgalciler çok kan döktüler ancak herkesi de öldürmediler. Onlar, geride kalanları Hz. Ali taraftarları olarak kabul ettiler ki arap literatüründe bunlara mewali(mevali) deniliyor. MewaliArap olmayan halk olup statü bakımından köle ya da köleye yakındır. Bu nedenle öteki yoksul kesimler gibi, onlar da Hz. Aliden yana tavır aldılar.
3. Selçuklu ve Osmanlı döneminde, sultan ve padihşahlar, bir taraftan Alevilere baskı uygulayıp sık sık onlar için ferman çıkartırken bir taraftan da hiç değilse bir kesimiyle barışıp onları kendi otoriteleri altına almaya çalıştılar ve bundan dolayıdır ki bir aşamadan sonra Alevi pirleriyle ittifak kurdular. Sonuçta pirler, sultanların otoritesini kabul ederken sultanlar da ocakların meşruiyetini tanıdılar, faaliyetlerini serbest bıraktılar. Bu meşruiyete temel teşkil etmek üzere de şecereler düzenlendi. Şecerelerin tanziminde, birbiriyle bağlantılı üç aşama karşımıza çıkıyor.

Bunların birincisi, imtihandır. Sultan, padihşah ya da temsilcisi, ocakzadeyi ya da piri imtihan eder. Pir ya da ocakzade, sır ve kerametini ortaya koymak suretiyle imtihanı başarıyla geçer ki bu da ikinci noktadır. Üçüncü nokta ise şecere verme aşamasıdır. Kural olarak secereyi veren, düzenlediği belgede pir ve ocakzadenin aslını götürüp ehlibeyte bağlar. Aleviler arasında Seyidi Saadet Evladi (evladı) Resuldenilen şey budur.  Kuşkusuz, kurulan bu bağlantı biyolojik değil, hayalidir ve politik bir nedeni var.

4. Alevilik ile İslamiyet ilişkisi üzerinde durulacaksa, şıliğin rolünü bir kenara itemeyiz. Kanımca, Aleviliği islama yakınlaştırma cahabsında en büyük rol bu inanca, yani şıliğe aittir.
5. Kısaca söylemek gerekirse, bazı müşterek motifler olsa da İslamiyet ile Aleviliğin temelleri aynı değil. Bu iki inanç; hemen hemen her temel konuda birbirine karşı konumdalar. Her şeyden önce de Alevilik irani bir inançtır ve kökü de İslamiyetten eskilere uzanır.

Bu nedenle kişi mitraizmi, zerdüştiliği, manizmi, mazdekizmi göz önüne almadan Aleviliğini gerçek bir tanımlamasını yapamaz. Bu inançların, Sümer, Mısır medeniyetleri ve Yunan felsefesiyle ilişkileri de incelenmeye değer konulardır.

Yine, Alevilik ile Hıristiyanlık arasında var olan ortak noktaların da söz konusu eski inanç ve kültürlerle bağlantısı var. Bir çok ortak nokta ya doğrudan doğruya söz konusu inançlardan kaynaklanır ya da onları etkisi altında ortaya çıkmıştır.

-Peki, Aleviliğin İslamiyetten farklı özellikleri konusunda ne diyeceksiniz?

Bu sorunun yanıtını verebilmek için ilk elde Alevi inancının bazı özelliklerine dikkat çekmek gerekir.  Ben de böyle yapacağım, ancak yanıt biraz uzun olabilir.

Yaratılış ve reenkarnasyon. Alevi inancına göre, ruh bazen bir hayvan bazen de bir başka insan bedenine girer ve geri gelir. Bu inanış, Alevilikte çok önemli bir yere sahiptir. Zaten popüler Hak-Muhammed-Ali birdir,söylemi de bu çerçevede açıklanabilir. Yarsani ya da Kakayiler bu dönüşüme doney-donderler.

Kâinatın yaratılışı konusunda da Alevilik ve İslamiyet birbirleriyle uyum içerisinde değiller. Her ne kadar bu konuda, Alevi efsaneleri arasında farklar olsa da, bu inanç mensupları kendi yaratılış dönemini kâinatınkiyle birleştirirler.

Aleviliğe göre, kâinat bir cevherden meydana gelmiştir, yani onun bir mayası var. Peki bu maya nedir? İnsan bunu, yani mayayı; Alevi dua ve beyitlerini dinlediğinde çok rahatça  görebiliyor ki ben de şahsen Alevilerin dua, sobet ve beyitlerinde, şu dizelere cokça rastlamışımdır:

Gök yerde, yer ise bir hayal iken, her taraf sis ve dumanla kaplı, kap-karanlık iken, Kudret Kandilinde bir ışık (ziya) var idi ve kainat bu ışıktan peyda oldu.

Dersimli Aşık Davut Sulari, [Davut Sulari, 1925 yılında, Erzincan’ın Mose (Çayırlı) ilçesinde dünyaya gelmiş. Kureşanlıdır, yani Kureşan aşireti mensubudur. Kirmancki (zazaki) lehçesiyle büyümüş, 27 Aralık 1984 yılında ise ölmüş. Sulari, sazı omzunda, at sırtında köy köy, memleket memleket dolaştı, beyit söyledi. Kirmancki (Zazaki) beyit okuyan birkaç kişiden bir tanesidir. M. Çem`in notu] bu konu üzerine şu dizeleri söylüyor:

Cebrail Adem`e (insana) şahit olmadan

Kubbe-i Umman (Rahman)`da tektik erenler

Kandili Kudrette tektik erenler

Tektik erenler…

Bu dizelerden de anlaşılacağı gibi aleviliğin de peydalandığı sözü edilen cevher, yani maya, Kandili Kudretteki ışıktan ibarettir.

Şirı Baba`[Feyzullah Çelebinin oğlu olup gerçek adı Bektaş Çelebidir. Babasının ölümünden sonra, Osmanlı padişahı 3. Mustafanın fermanıyla Hacı Bektaşı Veli Dergahı Postnişi oldu. Bu makamda iki yıl kaldı. Ünlü bir şairdir, 1761 yılında öldü. (Kaynak: Metin-Kemal Kahraman, Çeverê Hazoru isimli müzik albümü. -M. Çem`in notu]`nın aşağıdaki beyitinde de görüldüğü gibi, cevher madde gibi tarif edilmiyor ancak insan bu cevherdedir. Bazı tekstlerde, Tanrı ile insanın birlikte bu cevherdeler yani birler. Şirı Baba; 17. Yüzyılda yazdığı bir şırinde bu konuda şöyle diyor:

Cihan var olmadan ketm-i ademde

Hak ile birilikte yekdaş idim ben

Yarattı bu mülkü çünkü o demde

Yaptım tasvirini nakkaş idim ben

Şîri Baba, bununla da kalmayarak reenkarnasyon yoluyla, ademi günümüze taşıyor. Diyelim ki o, yani insan bazen Adem`in dölünden Şit olarak dünyaya gelir, bazen tufanda Nuh; bazen İbrahim, İsmail, Yunus, Yakup, bazen Yusuf; bazen el-aman edip seslenen Eyup`tur o.  Musa`ya kutsal Asayı o veriyor, Kudüs`ün ruhu olup Meryem`e ulaşan da odur. Bütün evliyaların rehberidir o ve sonunda Şahı Merdan (Hz. Ali) ile Düldül`e binen odur. Kırklar Cemi`nde [Dersim alevilerinde, Kırk Pir Cemiya da Kırk Evliya Cemi.] Bektaşilere göre; Hz. Peygamber, Arşı Alaya gittiği zaman, yol üzerinde kırklarala karşılaşır ve Hz. Alinin yardımıyla aralarına karışır. Zerdüştilikten gelme Selman-ı Farisi de onların arasındadır. Hz. Muhammed, Kırkların sır ve kerametleri karşısında şaşırıyor. M.Çemin notu] Salmani Pak ile yoldaş yine odur.

Aynı Beyitin bir dörtlüğü ise şöyle:

Gâhi nebi gâhi veli göründüm

Gâhi uslu gâhi deli göründüm

Gâhi Ahmet gâhi Ali göründüm

Kimse bilmez sırrım azad idim ben

Alevilere göre onların inancı, bütün inançların temelini oluşturmaktadır. Bazı yerlerde Tanrı`nın/Hak’ın yoluolarak ta geçen Yolumuz gerçeğin yoludur,ya da /Hakkın yoludur,popüler söylemi tam da bunu ifade ediyor.

Peki, insan ne şekilde gelip bu güne ulaşmış? Bu konuyu, Qurqurık`lı [Qurqurik, Dersim Mazgirte bağlı bir köy olup Bamasûr aşiretine mensup Seysilêman buralıdır. Seysilêman dini hiyerarşide pirlerin Piri (mürşid) mertebesindedir. M.Çemin Notu]  Sey Seysilêman bir beyitinde şu şekilde dile getiriyor:

Kudret kandilinde bir ziya iken

Ta ol demde pire ikrar verdim ben

Gökler yerde iken, yer guman iken

3000 sene pire hizmet ettim

Eli-Lam süresini kandil de gördüm

17 Kapıya yüzümü sürdüm

Cebrail ile bile vardım sırra ben

Emretti, Adem`den Şite süzüldüm

Erenler Katarı yola düzüldü

124 bin peygamber geldi

Musa ile bile vardım Tur`a ben

Deşti Kerbela`yı derz ettim gezdim

Doksan kalem okuyup yazdım

Nesimi gibi kendi kavumu yüzdüm

İşte pervaneyim, canlar size geldim ben.

Çok ilginçtir, yaratılış efsanesinin kimi varyantlarında Melekê Tavus, İslam Peygamberi ile birlikte yer alıyor. Diyelim ki Tanrı (Homa), Cebrail, en yüce melek Melekê Tavus, Hz. Ali ve Hz.Muhammed aynı zamanda ve aynı olayda birlikte görülebiliyorlar. Üstelik, bu efsanelerde hakaret dili ve küçük düşürmeye yer verilmez, tümünden saygıyla bahsedilir.  

2- Sevgi

Canlı ve cansız fark etmez; bütün varlıklar Tanrı`ya ait cevherden yaratılmış ve ondan bir parça ihtiva ederler. Bu nedenle her şey ve her kes eşittir. Kimse kimseyi, bir grubu, bir dini inancı, bir görüşü ya da başka bir dili küçük göremez ve bunları zorla değiştiremez. Barış, eşitlik ve dayanışma yaşamın temelini teşkil eder. Karşındaki bir karınca dahi olsa, ona zarar verme veya öldürme hakkına sahip değilsin. Alevilik, Êzdilik ve Yarsanilikte, güneş doğarken, bu anlayışı çok açık yansıtan şu duaya her zaman rastlıyabilirsiniz:

Sifte dar û berî rê / Kemer û kuçî rê / Mar û milawunî rê, / Vergê yabanî rê / O ra dime kîma rê cêverêde xêr cisane. (Önce ağaca çalıçırpıya / Kayaya taşa / Yılana kertenkeleye / yabandaki kurda / en sonunda da bize hayırlı bir kapı aç.

Çerçeve daralıp genişlese de her üç inançta içerik aynıdır.

3- Dualizm ve İqrar (ikrar)

Alevi inancına göre, kainat düzeninin düzenli bir şekilde devam edebilmesinin ilk ve en önemli koşulu, sevgi ve ikrar(iqrar)dır. Özünde ikrar, sevgiyi pratiğe geçirmenin ya da uygulamanın kendisidir. Yer ile gök, su ile toprak,  su ile gök, insan ile tabiat, insan ile insan arasında ikrar gereklidir. Nizam bu şekilde oluşmuş. Eğer bunlardan birisi ikrarı bozarsa, nizam bozulur.

İnsan yaşmında ikrar; karı ile koca, pir ile talip (mürid) ilişkisinde, ahiret kardeşliği, kirvelik ve başka  bazı formlarda kendisini gösterir.  İkrar türlerinin tümü kutsaldır ve toplum yaşamında önemli rollere sahipler. Bu alanda Dersim Alevilerinin Kurmancca bir beyiti şöyledir:

Va navê Xade yî / Xadeyê xalîyê / Xalîyê awê / Aw ji ê gemin (genim) e / Gemin ê can e / Can ji da ye / Bav e, lawik e, qîzik e / Hem za ye hem mirin e / Hem meyman, hem minç / Hem can, hem cesed / Hem li wê dinê, hem li wî dinê / Hem cenet, hem cehenem / Herkes ber xe bi xo tewran dî.

Bunlar Tanrının adları / Toprağın Tanrısı / Suyuyn Toprağı / Su da Buğdayın / Buğday da canın / Can da annenin / Baba, oğlan, kız / Hem doğum hem ölüm / Hem misafir hem düşman / Hem can hem ceset / Hem bu dünyada hem öteki dünyada / Hem cennet hem çennemde / Her kes kendisiyle birlikte olanı gördü. [Erdal Gezik, Nesimi Kılagöz ile Yaratılış Üzerine,Munzur dergisi nr. 32, 2009, Ankara].

Alevi yaradılış versiyonlarının birinde ikrar (musahiplik) şu dizelerle ifade ediliyor:

Cebrail Adem`e musahip oldu

Muhammed Ali`ye musahip oldu

Yer ile gök musahip oldu

Güneş ile ay musahip oldu

Sabah ile akşam musahip oldu

Bulut ile şimşek musahip oldu

Bu icatlar göktendir

Bu icatlar hem yerdedir

Yerde Muhammed, Ali, Cebrail ve Adem

Gökte Güneş, ay, sabah ve akşam

Bulut ve şimşek, güneş ve ayın silahları oldu

Yerdeki silah da Zülfikar, sahibi Ali´dir

Bu icatlar tamamlandı. [Erdal Gezik, Nesimi Kılagöz ile Yaratılış Üzerine, Munzur dergisi nr. 32, 2009, Ankara.]

4-  İnsanın Yeri ve Rolü

Alevilikte insan, pasif değil aktiftir, yaratandır. Bu çerçevede, insanın alnına ne yazılmışsa, onu yaşar,söylemi, bu inanca uygun düşmüyor. İnsan öğrenebilir, kendisini geliştirerek kamil hale gelebilir ve sonunda da Tanrıya ulaşabilir.

Alevilikte, insanın bu tarz gelişmesi 4 aşamada gerçekleşir. Bu dört aşama; Rehber Kapısı, Pir Kapısı, Mürşid Kapısı ve Hakikat Kapısı’dır. İslamiyette bu tasavvuf olarak adlandırılır ve şu dört aşamayı kapsar: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat. Ne var ki tasavvufun İslamiyette gerçekten yer alıp almadığı konusu pek te net değil, tartışmalıdır. Ancak olsa da olmasa da, kanımca tasavvuf tarihi, İslamiyetin tarihinden daha eskidir.  Bazı kaynaklara göre bu tarz gelişme prensibi, mitraizm ile zerdüştlikte de var. Diyelim ki mitraizmde Pirler Yüksek Konseyi`ne girmeye hak kazanan bir pir olabilmek için, adayın 7 gelişme aşamasından geçmesi gerekiyor.

Aynı kural yine Zerdüştülükte de karşımıza çıkıyor:

Aşanın bu yolu, Hoşbam`in (Şafak İlahisi) son dizelerinde açıkça gösterilmiştir:

`En iyi aşadan geçerek, geçerek en yüksek aşadan, görebiliriz seni (Ahura), yaklaşabiliriz sana, tam bir birlik içinde olabiliriz seninle.

Peki Aşa nedir? Yukarıdaki satırların aktarıcısı olan J. İ.  Taraporewala onu da şu şekilde tarif ediyor:

Aşa, kısaca görünen bütün tabiatı yöneten, Tanrısal plan ya da yasadır. Onunla ruh madenin içine iner ve yükselir.

[İraç J. İ. Taraporewala, Zerdüşt Dini, Avesta, İstanbul, 2002, r. 40-41. – M. Çem`in notu.]

Dersim Alevileri arasında, Hoşbam`a (Şafak İlahisi) Sipêlayê Serê Sodirî” olarak karşımıza çıkar. Beyaz giysili bu kutsal varlık (melek), günün doğuşunun müjdecisidir ve adına dua edilir.

Kısaca, İslamiyet ve Alevilikte insanın yeri ve ona biçilen rol farklıdır. Örneğin, Alevilerin ibadet ve sohbetlerinde, İslamiyete tümüyle yabancı şu sözleri her an duyabiliriz: Hak (Heq) insanda insan Hakta, Ne varsa insanda var, Keramet insanın kendisindedir, Tanrı ile arana kimseyi alma, git önce kendin öğrenvb.

Bu gün Alevi ve Bektaşi dernek ve kurumlarının neredeyse tamamının duvarlarında, Hacı Bektaşı Veliye ait  şu sözler asılıdır:

Hararet nardadır, sacda değil

Keramet baştadır, tacda değil

Her ne arar isen kendinde ara

Kudüs’de, mekke’de, hac’da değil.

Kanımca çok az tekst, aşağıdaki iki şır kadar Alevilik inancının yaşam içersinde insana verdiği rolü açık bir tarzda ortaya koyabilir. Bunlardan ilki Seyyid Nesiminin şıridir. [Seyyid Nesimi`nin Doğum tarihi ve yeri tam olarak bilinmiyor. 1369-70 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. 1418-19 yıllarında idam edilerek yaşamını yitirmiştir. Seyyid Nesimi mahlas ismidir. Rivayete göre gerçek adı İmadedindir. Doğum yeri ile ilgili olarak ta farklı rivayetler var: Azarbaycan Şamah, Şiraz, Diyarbekir, Tebriz ve Bağdad-M.Çem`in notu.]

Sanatçı Mikail Aslan tarafından bestelenen ve Xozaisimli CD`sinde yer alan ünlü şaire ait dizelerde, insan ve onun rolü şöyle tarif ediliyor:

Bende sığar iki cihan, ben cihana sığmazam

Yersiz, yurtsuz cevher benim, hiç bir mekana sığmazam

Hem sedefim hem inciyim, Sırat`tan da geçiciyim

Bunca atlas kumaş ile ben bu dükkana sığmazam

Gizli hazine benim işte, göz önünde olan da ben

Maddenin cevheri benim, dağa, ummana sığmazam

Can ile Cihan benim, dünya ile zaman da

Ama gel gör ki ne dünyaya ne zamana sığmazam

                                                                                                                                                             

Yıldızlarla felek benim, vahiy ile melek benim

Çek dilini dilsiz kesil, ben bu lisana sığmazam

Zerre benim, güneş benim; çar u penc u seş sırlar benim

Her şey açık ve meydanda, ben bu meydana sığmazam

Ateşteki ağaç benim, dönüp duran şu taş benim

Bak şu ateş yalımına, ben bu yanana sığmazam

Şeker benim, bal da benim, güneş benim ay da benim

Herkese can bağışlarım ama ben cana sığmazam

Ok da benim, yay da benim, yaşlı benim genç de benim

Sonsuz olan devlet benim, ben ona buna sığmazam

Gerçi bugün Nesimi`yim, Haşimi`yim, Kureyşli`yim

Bundan uludur ayetim; ayete, şana sığmazam

Su dizeler de Aşık Daimiden:

Kainatın aynasıyım

Madem ki ben bir insanım

Hakkın varlık deryasıyım

Mademki ben bir insanım

İnsan Hak`da Hak insanda

Ne ararsan bak insanda

Çok marifet var insanda

Mademki ben bir insanım

(…)

Teorik yönden İslam ve Alevi inanç ve felsefesini mukayese ettiniz. Gerçekten de ilginç bir durum. Konuyu biraz daha sadeleştirmek için, Alevilik ve İslam pratiği üzerine ne söylemek istersiniz?

Açıktır ki pratikte de (ibadet ve geleneksel olarak) her iki inanç birbirinden uzak, çoğunlukla da teorideki gibi birbirinin zıddıdır.

Örnegin;

1- İkrar, Ahiret kardeşliği (Musahiplik) ve kirvelik, Alevilikte çok önemli bir yer tutar, köşe taşlarıdır. 2-Alevilikteki din adamları (rehber, pir ve mürşid) ve bunların sahip oldukları rol yüzde yüz İslam dışıdır. 3-Alevi inancında, aydınlık, Çıra, ateş, eşik (kapı eşiği) ve ocak, kutsal olarak görülür, ibadetde de yerleri var. 4- Aleviler İslam’ın beş şartını yerine getirmezler. İbadet, beddua, yemin ve sohbetlerinde, ayet ve surelere yer yok ki şahsen kendim de bu güne kadar buna ilişkin bir tek örneğe rastlamış değilim. 5- Alevilerin oruç ve bayramları Müslümanlarla aynı değil. 6- Güneş ve Hızır (Xızır), Alevilerin başlıca kutsalları arasında yer aslırlar.  Kurban, güneşe karşı durularak kesilir. İyi hatırlıyorum, kurban kesildikten sonra, büyüklerimiz; Kurbanımız gitti güneşe ulaştı, orada bizim için dua ediyor,diyorlardı. 7- Ocaklar, kutsal yerler (ziyaret) Alevilikte çok önemlidir. Her ne kadar müslümanlar arasında da kutsal yerler yani ziyaretler var ve bunlar ziyaret ediliyorsa da bu İslamiyette yeri olan bir inanç değil. Bunlar başka inançlardan kalmadır. 8- Alevilikte ateş ve ziyaretlerin kutsallığı ile bunlara yönelik olarak yapılan ibadet, İslamiyete göre bir tür putperestliktir. 9- Alevilikte, kadın, erkek ve çocuk fark etmez, isteyen her kes birlikte ibadet törenlerine katılabilirler, cins aqyırımcılığı yoktur. 10- Din adamllığı sıfatı (rehber-pir- mürşid) tayin veya seçimle değil, babadan oğula geçme yöntemiyle kazanılır. 11- Alevilikte kutsal rakamlar, 3, 5, 7, 12, 17, 40, 72, .. var. 12- Alevilikte birden fazla kadında evlilik yok. Bu bazı özel durumlarda ve ancak izinle mümkün olabilir. Yine teorik olarak hem kadın ve hem de erkek bakımından ayrılmak yok. Alevi inancına göre kadın ve erkek her alanda eşitler. 13- yukarıdaki numunelerde de görüleceği gibi Aleviler İslam’ın şartlarını yerine getirmiyorlar. Ancak bu inancın mensupları Ehlibeytin beş mensubunu; Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma ile oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin`i kutsal olarak görür ve kendilerine çok saygı gösterirler.

Bunca zor ve zorbalığa rağmen,  Aleviler kaybolmamış, dini inançlarını terketmemiş, adet ve törelerini yasahatarak bu güne kadar gelmeyi başarmışlar. Ne var ki uğradıkları zulm ve haksızlıkların etkisiyle, inançlarının bir çok değerini şeklen de olsa İslamla bağlantılı göstermeyi adeta bir kurala dönüştürmüş ve bu yolla arkasına sığınabilecekleri koruyucu bir kalkan oluşturmaya çalışmışlar.

Şöyle bir düşünelim; Hz. Peygamber, Güneş benim nurumdur, demiş mi? Hayır. Hz. Muhammed ve Hz. Ali Biz Hz. Adem`den önce de vardıkdemişler mi? Hayır. Onlar kendilerini Tanrı gibi tanıtmışlar mı? Hayır. Hz. Muhammed; Ben arşı Alaya giderken, yol üzerinde Kırklar Cemine rastladım demiş mi? Hayır. Hem de efsaneye göre Hz. Muhammed, bu cem hakkında bilgi sahibi olmayan sıradan bir yabancıdır. O, Kırklar Cemi ile ona katılanlar hakkında bilgiyi Hz. Aliden alıyor ve onun yardımıyla bir testten geçtikten sonra kapıdan içeriye adım atabiliyor. Yani, İslam peygamberi bu olayda pasif ve sıradan biri durumundaddır. Hz. Ali pirlik, Hz. Fatma da analıkyapmış mıdır? Yine hayır.

Foto: 1)DuhokAlevilik2002.JPG

Munzur Çem ve şair Muayyed Teyyib (moderatör) Duhok`ta gerçekleştirilen Alevilik ile ilgilim konferansta, 2002.

Aleviler; söylem ve efsanelerinde hem Hak-Muhammed-Ali birdirdiyor, hem de Hz. Muhammed ile Hz. Aliyi müsahip sayıyorlar. Oysa biliyoruz ki gerçek yaşamda Hz. Ali, Hz.Muhammedin damadıdır. Alevi inancına göre, musahip aileler arasında evlilik, günahların en büyüklerinden olup yasaktır. Bu aile mensupları ancak yedi nesil (göbek) sonra, birbirleriyle evlenebilirler. O halde kayınpeder ile damat, yani Hz. Muhammet ile Hz. Ali nasıl musahip olabilirler?

Bütün bu çelişkilerden de anlaşılıyor ki gerçek Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile Alevilerin sembol haline getirdikleri Hz. Muhammed ile Hz. Ali ile aynı kişiler değiller.  Aleviler; Hz. Muhammed ile Hz. Alinin söylemediği ve yapmadığı birçok şeyi, fantazi yoluyla onlara söyletip yaptırmaktan da geri kalmazlar. Bu çelişkinin başka türden açıklaması olmasa gerek.

Alevilik inancına göre, bütün din ve inançlar aynı cevherden kaynaklanıyor ve eşitler. Kuşkusuz bu prensibi, İslamiyetteki Darul İslam, Darul İslam‘ın Harbanlayışıyla bağdaştırmak mümkün değil. İbadet ve sohbetlerinde:

Sağımda solumda kıble aramam

Hem kıbledir hem kâbedir yar bana bana

Doğu-batı, gavur-Müslüpm bir bana,denilen bir inanç nasıl İslamiyetle aynı kabul edilebilir?

-Dersim Alevilerinin aşağıdaki istemlerini nasıl yorumlayabiliriz? Bak, sana diyorum! Bizi kurşuna dizmeye götürdüklerinde biz şehadet getiriyorduk. O kureşanlılar, o Seydızler şehadet getiriyorlardı: La ilahe illallah, Muhammeden resûlallah!”

O sirada Muhammed göstermesin, Tanrı göstermesin- biz büyktük. Ben şurada duran kız kadar vardım (10 yaşındaki kız çocuğunu gösteriyor. Büyüklerimiz nehre girip ceset topladıklarını söylüyorlardı.  (Burcu Tîrgîl, Sadeye (Şahîdê) Hîris û Heştî, Vate dergisi, sayı 49. S. 9)

Her yerde değil, ama bazı bölgelerde, Kürt Alevilerin konuşma ve inançlarında “Şehadete rastlıyoruz. Ben de çocukluğumda ve gençliğimde, çok olmasa da “şehadeterastladım. Ancak benim gördüklerim şehadeti değiştirerek söylüyorlardı. Örneğin, onların varyantında Hz. Alinin adı geçiyordu. Ancak maalesef o formu şimdi hatırlamıyorum, bilen birine de rastlıyamadım. Ancak Hz. Alinin adının geçtiğinden eminim. Bir başka formu ise daha sadedir; bazı Aleviler için ise şehadet Allah-Muhammed ya Aliden ibarettir. Ben kendim de bu forma rastlamışımdır. Kuşkusuz Aleviler ıçerisinde şehadeti İslami forma göre söyleyenler de var.

Bizzat kendim, bu güne kadar onlarca Alevi ile röportaj yaptım, Katliam sırasında şehadet getirdikdiyene rastladığımı hatırlamıyorum. Katliamlar sırasında Hz. Hüseyin ve Kerbela anılmış, onu biliyorum. Kurbanlar, başlarına gelen felaketti Kerbela Zülmünebenzetmişler.

Merak ettiğim için, farlı yörelerden kişilere sordum; bazıları şehadetin ne olduğunu bilmedikleri gibi bizim tarafta şehadet yokturdiye yanıt verdiler. Birkaç kişi, duyduk ama nedir nasıl söyleniyor bilmiyorumdedi. Yalnızca pirlerden biri biliyorumdedi.

Bu da gösteriyor ki İslam ile Alevi ilişkileri tekdüze değil, ralarında fark var.

Diyelim ki, bazı bölgelerde Kurban bayramı var ama bazılarında yok. Örneğin; Dersim Alevileri arasında bu bayrama rastlamadım, ama malatya, Maraş ve Adıyaman alevileri arasında var. Hac ise hiç bir yerde yok.

Bismillahkimi yerlerde var, kimi yerlerde yok.

Bazı bölgelerde cenaze törenlerinde Kuran okunuyor, ama bazı bölgeler var ki 15-20 yıl öncesine kadar ölüler saz ve beyitlelerle defnedilirdi.

Kuran okumayı bilen ve ölüm anı ile defin törenlerinde bunu yapanlara halk arasında miledenir. Bu gruba girenler dışında evde Kur`an bulunbdurma alışkanlığı yok. İnsanlar Kuran okumayı bilmiyor. Onun içeriğinden haberdar değiller. Alevi ibadet ve dualarında Kuran`ın adı asla geçmez. Ayet ve surelerden bir tek satıra rastlanmaz.

Dersimde 40-50 sene öncesine kadar yapılmış mezar taşlarından hiç birinin üzerinde İslami bir söz ve işarete rastlanmanız mümkün değil. Ancak şimdi neredeyse hepsinin üzerinde Ruhuna Fatihayazılı taşlar duruyor.  Ağıt ve dualarda da durum aynıdır. Ömrü 50- 60 yıldan fazla olan ağıt ve dualarda, İslami element hemen hemen yok. Ancak son 30-40 yılda bu iş bir nevi moda haline geldi. Her sanatçı keyfine göre otantik tekstleri bile değiştiriyor ve islami elementler ekliyor.

Ayetkelimesini şahsen ilk olarak okulda duydum ve o zaman birkaç tanesini de ezberlettiler bize ama daha sonra hepsini unuttum.

Bu fark nereden geliyor? Alevilik ile İslam ilişkisi neden her bölgede aynı değil; bazı bölgelerde az, bazı bölgelerde ise fazla?

Kişi, bu soruları sorarken hem Alevilerin tarihi üzerinde düşünmeli, hem de onların güncel durumlarını göz önünde bulundurarak söz söylemeli.

Bahsini ettiğimiz bu durum, baskı, şiddet ve asimilasyonun bir sonucudur. Asimilasyon ve zor ise insanın karşısına her yerde ve her zaman aynı şiddette çıkmıyor kuşkusuz. Farklı koşullardan dolayı, asimilasyon bazı dönemlerde ve bazı bölgelerde ileri gitmiş, bazı bölgelerde ise daha az etki bırakmış olabilir.

-Bilindiği gibi, Alevilik yalnızca Kürtlerin inancı değildir. Kürt Alevilerle Türk Alevilerinin inancının farklı olduğu söyleniyor. İddia doğru ise bu farklar nedir ve nereden geliyor?

Başta şunu söyleyeyim; fark yalnızca Kürt ve Türk Alevileri arasında değil, Kürt, Türk ve Arap Alevilerin kendi içlerinde de var.

Mevcut farkları ise şöyle sıralayabiliriz: Hiçbir bölgede dini önderler (rehber-pir ve mürşid) ve bunların görev ve rolleri, Dersim`deki kadar otantik forma sahip tarzda varlığını sürdürmüyor.

İbadette ateşe girmeye (ateşle imtihana) yalnızca Kürt Aleviler arasında rastlanır.

Hristiyanlardaki Noel`e denk düşen Gağan, bir dini gelenek olarak sadece Kürt Alevilerde vardır.

Kürt Alevilerinin inanç ve ibadetlerinde (Xızır) Hızır, Türk Alevilerine göre çok önemli ve canlıdır.

Türk Aleviler arasında güneşin kutsallığı semboliktir, bazı yerlerde ise hiç rastlanmaz. Buna karşılık Kürt Alevileri için güneş, Hızır ile birlikte başta gelen iki kutsaldan biridir.

Türk Alevilerin inançlarında Meleki Tavus her hangi bir şekilde yer almaz. Oysa bu melek, bazı Kürt Alevi bölgelerinde önemli bir kusaldır ve adına yemin edilir.

Daha önceden de söylediğim gibi, Dersim Alevilerinde Kurban Bayramı“ yok vs.

-Dersim kimliğiyle ilgili olarak, hem Dersimliler arasında Hem de onların dışında tartışmalar vardır. Tarihi bir perspektiften bakıldığında, size göre Dersimliler etnik ve inanç bakımından kendilerini nasıl görüyor, ya da kendilerini nasıl tarif ediyorlar?

İnsan, Dersimlilerin tarihini göz önüne getirdiğinde, atalarının kimliğinin Kürtdışında birşey olmadığını rahatlıkla görebiliyor. Örneğin, 600 sene hüküm sürmüş olan Osmanlı İmparatorluğuna ait arşivlerde Dersimlilerin etnik kimliği Ekrad(Kürd), dini kimliği ise Kızılbaş“ olarak geçer. Bilebildiğim kadarıyla, bugüne kadar bunlar dışında her hangi bir terime rastlanmış değil.

Bundan öte; Arap, Fars, Rus ve Avrupa arşivlerinde bulunan, yüzlerce belge ve döküma da aynı durumu ortaya koyuyor. Profesör Mehrdad R. İzadi, Bir el kitabı Kürtler isimli çalışmasında bu konuda şunları söylüyor:

Kürt milletinin tanınan en eski kolları Goran ve Dimilidir. Aslında bunlar Kurmanclardan çok öncedirler. 7. Yüzyılda, İslamın gelişiyle birlikte, hem yabancı halklar onları “Kürdolarak adlandırmış, hem de kendileri. (b. Klasik tarih) Dilbilimine göre dilleri nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, bu milletin Kürdlüğü sabittir.

Gerçekten de bu topluluk, kendisini Kürdgörmüş ve kendisini bu kimlikle ifade etmiştir. Kendi dilinde kendisine Kirmanc, Kurmancdemiş, ancak başka dillerde kendisinden bahsederken istinsız Kürdterimini kullanmış. Dersimlilerin, Roportaj, mektup ve telgrafları bunun kanıtlarıdır. 1920-21 Koçgiri Direnişi yüzde yüz ulusal nitelikte bir hareketti. Dersimliler, 1920li yıllarda, çok açık şekilde Kürt ulusal taleplerini dile getirdiler ki bunlar arasında Sevr Antlaşması gereği bağımsız Kürdistan`ın kurulması da vardı.  

20. yüzyılın başlarından itibaren, Kürtlerin dil ve kimlikleri üzerine, Mann, Hadank, sonra da Kenzie vb. yabancılar tarafından kimi spekülatif görüşler dile getirildi.  

1930lu yıllarda ise bu iş bu kez Kemalistler eliyle siyasi bir proje şeklinde gündeme alındı. O günden bugüne, kemalistler, Kürtlera arasına nifak sokmak amacıyle aynı oyunu oynuyorlar. Tabi onların telinden çalan Kürtler yok değil.

Kırmancca (Zazaca) konuşan Kürtlerin kimlikleri üzerine esas spekülasyonlar ise 1980den sonra başladı. Bu, bir taraftan bir devlet projesi olarak gündeme girdi, diğer taraftan da çeşitli nedenlerle kimi Kürt kesimleri arasında boy gösteren kimlik krizinin etkisiyle oldu. Özellikle de bir kısım sol örgütlerden kopanlar bu konuda çok kötü rol oynadılar ve bu gün hala da  oynamaya devam ediyorlar.

Dersim Kürtlerinin kimlikleri ile ilgili spekülasyonlar konusunda, kanımca arkasında bizzat Ermeni devletinin bulunduğu kimi Ermeni çevrelere ait çabaları da gözardı etmemek gerekir.

-Siz, 1970li yıllarda Özgürlük Yolu Dergisinde Kirmancca yazmaya başladınız. Arkasında Roja Welatda, 1980 sonrası ise Dengê Komkar Dergisinde yazmaya devam ettiniz. Bu gün Kirmacca yazılmış bir hayli kitabınız var. Acaba, ulusal bilinciniz mi dil üzerine yaptığınız çalışmaları etkiledi, yoksa bunun aksine, dil üzerine yaptığız çalışma mı ulusal bilincinizi geliştirdi? Okurlarımıza bu süreçle ilgili, yani dil ile ulusal bilinç ilişkisi üzerine ne söylemek istersiniz?

Halk arasında bir söz vardır; yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?Sorduğunuz şey benim için bu çerçevededir. Sorunuz üzerine çok düşündüm, kendimi epey zorladım ancak net bir cevap bulamadım. Yine de diyebilirim ki önce dilim ulusal düşüncelerimi canlandırdı, sonra da yurtseverliğim dil üzerine daha büyük bir önemle durmama ve çalışmama neden oldu. Ulusal bilinç olmaz ya da zayıf kalırsa, insan sadece bir dili olduğunu bilir. Belki de dilini konuşmak, yazmak isteyebilir, ancak bu sınırlı bir çerçevede kalır. Fakat ulusal bilinç geliştiği zaman insan daha geniş düşünmeye başlıyor. Geçmişte, yaşadığı dönemde ve gelecekte dilin toplum yaşamındaki rolü nedir? Dil, bu dönemleri birbirine bağlamada nasıl bir rol oynuyor, Kültür ve psikolojik yönden toplumu nasıl etkiliyor? Öte yandan insan bir kişi olarak dünyaya gelir, az ya da çok yaşar ve gider ama toplum öyle değil. Toplum devam eder. Geçmiş, şimdi ve gelecek dönemler arasında normal bir bağ bulunması, toplumun kökleri üzerinde kendisini yenileyip ileriye götürebilmesi için dil şarttır. Çünkü ortak şeyler dil ile ifade edilir.

Ulusallaşmada, başka hiç bir faktör dil kadar önemli role sahip değil. Zaten bu nedenden dolayıdır ki sömürgeciler her şeyden önce, sömürge ulusun dilini öldürmeye çalışırlar. Bütün bunedenlerden dolayı da dilin kaybolmaması ve gelişmesi için direnmek, her yurtsever için kutsal bir amaçtır. Dil üzerine çalışma yapmaya mecbur olduğumu bana hissettiren, beni teşvik eden temel faktör budur.

Sizde birçok siyasetçi gibi uzun yıllar Avrupada sürgünde kaldınız. Sürgün hayatının yazarlığınıza etkileri nelerdir?

Türkiye`de iken anti-demokratik, baskıcı sistem yüzünden, yazı yazarken öteki bir çok yazar gibi benim yüreğimde de eksilmeyen bir kuşku ve korku vardı. Bu nedenle bazı hallerde görüşlerimi Ezop dili ile ifade ediyordum. Diyelim ki biz, 1975lerde Kürdistan yerine Doğuya da Güney Doğudiyorduk. Aynı nedenden dolayı bir çok yazıyı imzasız olarak yazıyorduk. Bazı yazılarda da gerçek ismimiz yerine takma ad kullanıyorduk.

Foto: +4)5.10.1987KurdistanT20.JPG

Soldan sağa: Adlarını hatırlıyamadığım Doğu Kürdistan`lı 2 peşmerge, Munzur Cem (ortada), sondan bir önce Casım Rênas (PSK Genel Sekreteri Mesut Tek), en sonda ise yine adını bilemedigim bir peşmerge.

Türkiyeyi terk edip Avrupaya geçtikten sonra da bir güvenlik önlemi olarak bazı şeyleri gizli tuttuğumuz oldu. Çünkü Avrupada olsak bile sömürgecilerin bizimle ilgili her şeyi bilmelerini istemiyorduk. Ne var ki bu arada pek çok şey de pozitif anlamda daha değişikti elbet ve buna bağlı olarak ta örneğin ezop dilini terk ettim.

1970li yıllarda, şahıs veya kurum fark etmez; biz Kürt yurtseverleri çok katı idik. Bu, soğuk savaşın hüküm sürdüğü  dönemdi ve katı söylem bütün dünyanın bir hastalığıydı. Herkese göre kendi ideoloji ve politikası yüzde yüz doğru, diğerlerinin ki ise yanlıştı. Bu nedenle sadece kurumlar arasında değil, kişler arasında da ilişkiler ya hiç yoktu ya da çok zayıftı.

Avrupaya geldikten bir süre sonra, bu ülkelerde farklı bir durum olduğunu gördm. Bu ülkelerde de herkesin, her kurumun bir bakış açısı, bir görüşü vardı ama aralarında diyalog da mevcuttu. Baktık ki ideoloji ve politika yüzünden kimse kimseye düşmanlık yapmıyor, küfür ve hakaret yok, ezbere konuşma yok, tolerans var. Kişi, karşısındakini dinliyor ve onu anlamaya çalışıyor. Bir görüşü ya da projeyi eleştiriyorsan, önerini de sunman gerekiyor. Boş konuştun mu kimse seni ciddiye almıyor. Bu toplumların kendi tarihlerine, dil ve kültürlerine, yurttaşlarının hak ve hukukuna verdikkleri değer çok dikkat çekiciydi. Bu ülkelerde, devlet tanrı, halk ta kul değildi. Devlet efendi değil halka hizmet etmekle görevli bir varlıktı.

Kısaca söylemek gerekirse, bir çok konuda Avrupadan yararlandım, bu ülkelerden çok şey öğrendim. Ama böyle bir röportaj çerçevesinde bütün bunları tek tek yazmanın gereği de yok sanıyorum.

– Bildiğim kadarıyla, bugün aktif siyaset yapmıyorsunuz, ancak 1970li yıllardan 1990lı yıllara kadar, PSK Kürdistan Sosyalist Partisinin yöneticilerinden biriydiniz. Şüphesiz, siyasetçi ile yazar ilişkileri üzerine yapılan tartışma yeni değildir. Rica etsem okurlarımız için siyasetçiliğinizin yazarlığınıza nasıl bir etki yaptığını anlatır mısınız?

Kuşkusuz, politika ile edebi çalışmanın hayatımda çok önemli yerleri var ve ben de bundan çok memnunum. Diğer taraftan geri gidip çalışmalarım üzerinde inceden inceye düşündüğüm, yani yaptıklarımı elekten geçirdiğim, yanlış ve doğruyu birbirinden ayırmaya çalıştığım da oluyor. Ve bu çerçevede yaptığım şeyler arasında edebi ve politik çalışmaları karşılaştırmak da var ki bu konuda kısaca şunu söylemek isterim.

Aktif politika içerisinde olduğum dönemlerde, ona çok zaman ayırmak zorunda kalıyordum ki bu da edebi çalışmalarımın geri plana itilmsine neden oluyordu. Çünkü bizim geleneğimizde politik işler katı bir disiplin ile yerine getirilir. Buna karşın edebi işler öyle değil, daha çok isteğe bağlıdır. Ne kadar zaman fırsat bulursan o kadar çalışırsın.

Öte taraftan, sömürgeci baskı ve zulüm yüzünden, bugün bile Kürtlerin çok az bir kesimi kendi dilleri ile okuyup yazabiliyorlar. Kürt basın ve yayıncılığı, aynı nedenlerle özgür piyasa kurallarına göre şekillenmiş değil. Bu boşluk bugün bile genellikle siyasi kurumlar eliyle doldurulmaya çalışılıyor. Örneğin benim makale ve kitaplarım politik örgütün imkânlarıyla basıldı. Eğer politik örgüt, gazete ve dergi yayınlayıp dağıtmasaydı, ben veya benim gibiler eserlerini yayınlatıp okura ulaştırabilirler miydi? Zor bir işti, hem de çok zor.

– 1980-90 yılları arası, yani Vate Çalışma Grubu kurulmadan önce, Avrupada Kirmancki yazın hayatı nasıldı? İkinci sorum da bu konuyla bağlantılıdır,  okurlarımıza, Vate Çalışma Grubunun kuruluş sürecinden bahseder misiniz?  

1990lı yıllarda, Kürtler arasında dil ve kültür çalışmalarının ileriye götürülmesine duyulan gereksinme bir dalga gibi yükselme gösterdi. Aralarında benim de bulunduğum, dil ve kültür alanında çalışma yapabilecek bazı kişiler aktif politikadan çekilmişlerdi. Bu, onların dil ve kültür çalışmalarına daha fazla zaman ayırmalarına olanak sağlayan bir durumdu.

Foto: 2) Vate1996.JPG

Vate Çalışma Grubunun 1986`da Stoçolm`de yaptığı toplantıdan

Derken, gün geldi  bir grup arkadaş, Stockholm`de Kirmancki (Zazaki) doğru yazım kuralları üzerine seminerler düzenlemeye başladık. O çalışmayı ne kadar sürdürdüğümüzü tam hatırlamıyorum ama bir süre sonra dili standartlaştırma çalışması yapma kararı aldık. Dilimiz kaybolma tehlikesiyle yüz yüzeydi, bu olumsuz durum karşısında sessiz kalma hakkımız yoktu. Kendimize bu hakkı veremezdik. Dilimizin canlanması ve ileri gitmesi için artık bir adım atmalıydık ama nereden nasıl başlamalıydık? Bu konuda en önemli faktörün standardizasyon olduğuna karar vererek ilk adımı attık. Bu kararı aldıktan sonra, başka ülkelerde yaşayıp ta aynı konuyla ilgilendiklerini bildiğimiz bazı kişileri de bilgilendirdik ve bu şekilde oluşan Vate Çalışma Grubu, 1996 yılının Ağustos ayında ilk toplantısını yaptı. Bir yıl sonra yani 1997 yılında ise Vate dergisini yayınlamaya başladık. Siz de başından beri bu çalışmanın içerisindesiniz ve sonucunu iyi biliyorsunuz.

– Vate Çalışma Grubunun 20. Yılı, bu sene Diyarbakırda kutlandı. Siz bu grubu kurduğunuz dönemde grubun ömrünün bu kadar uzun olacağını tahmin ediyor muydunuz? Sizin görüşünüze göre Vate Çalışa Grubunun uzun ömürlü olmasının nedeni nedir?

Gerçeği söylemek gerekirse, grubun ömrü konusunda bir tahminim yoktu ama kendimize güvenim vardı, Vate Çalışma Grubunun başarılı olacağınığını ve iyi sonuçlara ulaşacağınmızdan emindim.

Nedeni neydi Bunun?

Her şeyden önce, bu çalışmaya katılanlar deney sahibi arkadaşlardı. Öte yandan, bu adımın atılmasında çıkar değil, fedakârlık damgasını vuruyordu. Bir araya gelmenin nedeni, dil ve kültüre sahip çıkmaktan ibaretti. Grup hiçbir yere bağlı değildi, arkadaşlar arasında tolerans ve iyi ilişkiler vardı.

– Grubun 30. Toplantısı, 2017 yılının Ocak ayında Diyarbakırda yapılacak. Bazı okurlarımız bilmez ama siz yirmi yıldır bu Kirmancca toplantıları yönetiyorsunuz. Yani her defasında, 4-5 gün boyunca 20-25 kişinin katıldığı toplantıları idare ediyorsunuz, acaba bu iş zahmetli midir?

Kuşkusuz kolay sayılmaz. Negatif etkenleri büyütmek doğru değil ama yine de toplantıların yönetilmesini zorlaştıran şeylerle ilgili bir kaç söz söylemek istiyorum. Her şeyden önce unutmamak gerekir ki biz ezilen ve geri bırakılmış bir halkın mensuplarıyız, üstelik te bu halk Ortadoğuda yaşıyor. Bu bölgede yaşayan diğer halklar gibi, bizde de tartışma ve araştırma kültürü gelişmemiş ve bunun da üzerimizde etkileri var. Konuşma disiplinine uymama, zamanında hazır olmama, gerekli-gereksiz müdahalede bulunma hatta sinirlenme, değinmek istediğim negatif noktalardan bazılarıdır. Ayrıca bazı arkadaşlar toplantıya hazırlıksız geliyorlar ki bu da önemli bir eksikliktir. Oysa katılımcılar, önrilerini doğru zamanda hazırlasalar, ve bunlkar uygun zamanda bir araya getirilip tasnif edilebilse, kuşkusuz işimiz kolaylaşır ve çalışmalarımız daha da verimli hale gelir.

Beni motive eden faktör ne? Her şeyden önce inancım, sorumluluk duygusu ve yaptığım işe duyduğum sevgidir. Yaptığımız, kolektif bir çalışmadır ve kuşkusuz zorluklar sadece toplantıları yönetme alanı ile aınırlı değiller. Toplantıların hazırlanması, terimlerin tesbiti ve sınıflandırılması,  toplantı sonuçlarının yayınlanır duruma getirilmesi, sözlüğün hazırlanması, redaksiyon çalışmaları, derginin basım ve dağıtımı… Bunların hepsi kolay olmayan çalışmalardır.  

1997 yılında yapılan ikinci toplantıda, Grubun İsveç’te bir dergi çıkarması yönünde karar alındı. Siz beri bu işin içindesiniz. Bir dönem derginin baş redaktörlüğünü yaptınız ve yakında 50. Sayı okurla buluşuyor. Vate dergisinin okurları kimlerdir? Zahmet olmasın dergi okurunun profilinden bahseder misiniz?

Herhangi bir alman, fransız, türk ya da arap kendi ana dilinde bir dergi ya da gazete okuduğu zaman, yaptığı şey sadece okumaktır. Baskı altında olmayan halklar ana dillerinde okuma-yazmayı okulda öğrenirler. Ama Kürtler öyle değil. Ana dillerinde okul olmadığı için dergi ve gazete onlar bakımından her şeyden önce anadilleri ile okuma ve yazma öğrenme araçlarıdır. Bu nedenle Vate sadece dergi değil, aynı zamanda bir okuldur. Okurları da yalnızca okur değil, Kirmancki okuyup yazmak ve onu ilerletmek isteyen öğrencilerdir.

Kuşkusuz, Vate okurları aslında yurtsever aydın ve entelektüellerdir. Diyelim ki öğretmen, gazeteci, yazar, doktor, hukukçu vs. Başlangıçtan itibaren cezaevlerinde dikkat çekici bir ilgi var. Hem de hapistekilerin önemli bir kesimi sadece okur değil, aynı zamanda yazıyorlar da. Bir kaç yıldır, okur grubumuzun en aktif kesimi artık yüksek öğretim öğrencileridir. Bazı üniversitelerde büyük bir ilgi var. Kanımca dilimizin geleceği bakımından bu grup en önemli toplumsasl kesimi oluştumaktadır.

Vate; Alevi, Sünni, seküler, dindar, ateist, sağcı, solcu, genç, yaşlı farkı gözetmeksizin, yurtsever ve özgürlükten yana olan kesimleri sayfalarında bir araya getirebiliyor. Uluslaşma denilen şey de zaten bu değil mi?

– Hem redaksiyon hem de pratik bakımından, Vate dergisi baş redaktörlüğünün zorlukları nelerdir?

İnternet her ne kadar mesafe faktörünün ortadan kaldırmış sayılırsa da, redaksiyon toplantılar yaparak yüz yüze konuşmak suretiyle kararlar alabilseydi işler daha sağlıklı yürürdü. Ancak, biz de durum böyle değil ve kanımca bu bir dezavantajdır.

Dilimiz eğitim dili değil. Standartlaştırma da mesafe almış olsak da henüz bu alanda yapamadığımız çok şey var. Örneğin; fıl çekimi böyledir. Yazılanların çoğu standart dışı, yerel ağız ile yazılıyor. Bu gibi etkenler de redaksiyonun işini güçleştiriyor, zaman ve emek kaybına neden oluyor.

Redaksiyonda görev üstlenmiş arkadaşlar yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmak zorundadırlar ki bu da yine zaman yönünden onları sıkıntıya sokan bir durumdur. Bu gibi nedenlerden dolayı redaksiyonun yükü daha da ağırlaşıyor.

Abonelerimizle ilişkilerimizde de sorunlar var. Abone adresini değiştiriyor ancak bizi bilgilendirmiyor. Bu nedenle de eski adrese giden dergiler geri geliyor, abonelik ücretleri zamanında ödenmiyor. Mali yönden daynışma yeterli değil.

-Vate dergisi, bazı kimseler tarafından eleştiriliyor. Bu eleştiriler şu şekilde ifade edilebilir: Vate Dergisi, Kirmancki (Zazaki) yi Kurmanci yapmış, Kirmanckiyi Dersim ağzına, Piran (Dicle) ağzına indirgemiş vs. Bununla ilgili olarak ne söylemek istersiniz?

Hepimiz, dilimizi Kirmanckiyi annemizden öğrendik, ana dilimizi seviyoruz, onun kaybolmasını veya ölmesini istemiyoruz ve bunun için de çalışıyoruz. Yukarıda da değindiğim gibi bu, fedakârlıkla yapılan bir iştir. Paramızı ve vaktimizi harcıyor, binlerce kilometre yol gidiyor, günlerce süren toplantılar yapıyor, uzun uzun konuşuyoruz. Bütün bunları dilimizi bozmak için mi yapıyoruz? Kendimizi bu kadar sıkıntıya sokup Kirmanccayı Kurmanccanın etkisi altına sokmak isteyişimizin nasıl bir nedeni olabilir?

Kanımca bu anlamsız eleştiriler iki nedenden kaynaklanıyor. Bunlardan birisi politik, ötekisi ise bilgisizliktir.

Çok enteresandır; piyasada bu kadar gerçekdışı söz dolaşıyor, ancak bu gibi iddiaların sahipleri bugüne kadar bu konuda ciddi bir tek makale yazmadılar. Bunlar yazmadıkları için de biz neyi değiştirdiğimizi ya da Kurmanccanın etkisi altına soktuğumuzu bilmiyoruz.

-Bilindiği gibi, Vate dergisi ve Vate Çalışma Grubu, Kirmanckiyi Kürtçenin bir lehçesi, Kirmancları da Kürtlerin bir kolu olarak görüyor. Kimileri bu konuda Vate Çalışma Grubu gibi düşünmüyor. Bu görüşleri şöyle sıralayabiliriz A) Kirmanclar Kürd değil, Kirmancki de Kürtçenin lehçesi değildir; diyenler. B) Kirmanclar Kürttür ancak Kirmancki Kürtçe değil başka bir dildir; diyenler. C) Kirmanclar Kürttür, Kirmancki Kürtçedir. Ancak Kürtlerin birden fazla dili var, her lehçe bir dildir; diyenler. Bu konuda siz ne söylemek istersiniz?

Sorularınızın Amaddesine yukarıda cevap vermiştim, tekrarlamaya gerek yok.

BMaddesinde, etnik kimlik bakımdan zaten problem yok. Ancak, dil ve lehçeleri ayırmamızı sağlıyabilecek net kriterler olmadığı için, insan sorunu tartışıp görüşünü dile getirebilir. Benim bu konuda görüşüm açıktır; bence kırmanccayı Kürtçe dışında göstermeye olanak yok.

Yanlış hatırlamıyorsam CMaddesindeki görüş ilk kez Ziya Gökalp tarafından dile getirmiş. Bana göre, burada sıralamış olduğun üç tez içerisinde doğruya en yakın olanı budur. Benim için bu, lehçe olgusu kadar tartışılmaya değer bir tezdir. Kürtlerin bundan böyle bu tezi peşin peşin red etmemesi gerekir.

Daha öncede söylediğim gibi, dil ile lehçeyi birbirinden ayırmak için somut bir ölçü yok. Araştırmacılar bu konuda farklı şeyler söylüyorlar. Diyelim ki; birbirini anlama, ölçütlerden biridir. Bu teze göre iki insan yan yana gelip konuştuğunda birbirlerini anlıyabiliyorlarsa onların dili aynıdır, anlamıyorlarsa aynı değil, farkı iki dil konuşuyorlar demektir. Ancak pratikte mesele bu kadar kolay değil.

Bundan bir süre önce Çinden birkaç kişiyle konuştum. Çinde farklı lehçelerin var olduğunu ve bunları konuşanların birbirlerini hiç anlamadıklarından haberim vardı. Örneğin; Pekinliler, Şanghaylılar ve Hong Konglular birbirinin lehçelerini hiç anlamıyorlar. Konuşma sırasında çinli kadın bana, Kocam Hong Kongludur, ben onun lehçesini biliyorum, dolayısıyla birbirimizle Çince konuşuyoruz ama çocuklara kendi lehçemi öğrettim, kocam bu lehçeyi bilmediği için çocuklarla Almanca konuşuyor, dedi.

Kanımca bu alanda hissetme faktörü de çok önemlidir. İnsanlar dünden bu güne kendilerini nasıl görmüş, nasıl tarif etmişler, bugün nasıl görüyor ve his ediyorlar; esas olan budur.

Beri taraftan, gelecekte, belli koşullarda Kürtler iki ya da ikiden fazla dili ana dilleri olarak konuşabilirler. Diyelim ki Kuzey Kürdistan da asimilasyon başarılı oldu, Kürtler asimile oldular, Kürtçeyi unuttular ve Türkçe onların ana dili oldu. Diğer parçalarda ise gelişmeler böyle böyle bir seyir izlemedi, Kürtçe ölmedi ve Kürtlerin ana dili olarak kaldı.

Anlamak için soruyorum; bu senaryoya göre Kürdistan bağımsız mı olmalı yoksa güçlü bir siyasi statüsü mü bulunmalı? Yani Cezayir gibi. Çünkü Kürtlerin hepsi asimile olup dilleri Türkçe olur ve siyasi bir statüleri olmazsa, zaten artık Türkler, iki dilli bir halk olamazlar.

Böyle bir durumda, Kuzey Kürdistan Kürtleri, Kürtlüklerini unutup türkleşir ve ulusal özgürlük sorunu da biter mi? O kanıda değilim. Bazı özellikleri değişse de bu dava devam eder. Dil, ulus olmanın başta gelen faktörlerindendir bu doğru ama her şey bundan ibaret de değil. Ulus, bunun ötesinde tarihi, kültürel ve psikolojik bir olgudur da. Ekonomik yanı var. Nasıl ki bugün birden fazla millet aynı dili ana dili olarak konuşuyorsa (İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Portekizce konuşan milletler böyledir.) bir milletin bir ya da birden fazla anadile sahip olması da mümkündür.

4) SDC17501Besikci-Munzur.JPG

Munzur Çem ve Îsmail Beşikçi, 4 Mayıs 2016, Dersim Barginî köyü, Sekesûr mezrası

İskoçya da bu konuda ilginç bir numunedir. Bu ülkenin halkı İngilizce konuşuyor ancak çoğunluğu kendilerini İngiliz olarak görmüyor ve ayrılma sorunu da  gündemlerinden hiç düşmüyor. Son referandumda İskoçların yarısına yakını bağımsızlık için oy verdi. Cezayir özgür olduğu zaman, Fransızca ülkede esas dil değil miydi?

-Vate Dergisi ve Vate Çalışma Grubunun yirmi yıllık çalışmaları üzerine düşündüğünüzde pişman olduğunuz bir şey var mı? Keşke böyle yapmasaydıkdediğiniz oldu mu?

Grubun oluşturulmasından sonra, dergi çıkarma aşamasında kendimizi zorlayıp elimizden geldiğince geniş bir ilişki ağı oluşturabilseydik, çalışmamız hakkında insanları bilgilendirip sıcak ilişkileri devam ettirebilseydik çok daha iyi olurdu. Derginin basılması için harcadığımız emeği, dağıtım için harcadığımız kanısında değilim. Olanaklarımız kısıtlıydı, bugün de öyleler. Bu çalışmayı sürdürmek kolay değildi, bugün de değil; bunlar dooğru ama yine de bizden kaynaklanan eksiklikler var. Bugün hala kimi bölgelerde insanlar bizim çalışmalarımızdan habersizler. Açık söylemeliyim ki bu durum içimi yakıyor.

-Düşünsel ve kültürel yaşamınızda Vatenin yeri nedir?

1978-79 yıllarında annem köyden gelmiş, Ankarada bendeydi. Bir gün bir arkadaşımla birlikte eve gittim. Arkadaşım, Vartolu Alican; annemin elini öptü “Nacnî ti xêr ama(yenge hoş geldin) dedi. Annem, Tanrım sana şükürler olsun ki dilimizi konuşan birini daha gördüm, dedi ve uzun uzun ağladı.

Benim için dil budur. İnsan vucudundaki sinir sistemi neyse, toplum yaşamında dil ve kültür de o dur. Hiç bir dil, anadil kadar tat vermez insana. Hiç bir kültür, çocukluk kültürü gibi insanı gerilere götürüp geçmişine bağlayamaz. Hiçbir yer, insanı, çocukluk yıllarını geçirdiği yer kadar mutlu ve bahtiyar kılamaz. Yeri gelmişken sizen bir itirafta bulunayım; inanın ki Dersim ağıtları olmasaydı ve ben de onları sürekli dinlemeseydim, Gülümse Ey Dersimromanımı yazmada başarılı olamazdım.

Vate, benim için bunların hepsidir. Vatenin her sayısı bana ayrı bir mutluluk veriyor, onun her sayısını aynı heyecanla elime alıp okuyorum.

Vate, dilimizi (Kirmancki) bizimle tanıtan ilk dergidir. Vate, toplumumuzu farklı yönlerden birbirine bağlayan bir köprüdür. Onun sayfalarında, dilimizi, halkımızın dini inancını, kültürünü, ülkemizi tanıdık ve tanıyoruz. Vate bütün bu yönlerden başarılıdır kuşkusuz.

-Bize zaman ayırdığınız ve sorularımızı cevapladığınız için size yürekten teşekkür ediyorum. En son ne söylemek istersiniz?

Bu inanç ve istekle Redaksiyon başta olmak üzere tüm Vate ailesine başarı ve mutluluk diliyorum. Çok sağ ol!

EKLER

1. Ehlibeyt

Alevilikte, günlük hayatta Hz. Ali başta olmak üzere Ehlibeyt mensuplarına verilen rol ile onların gerçek hayattaki inanç, düşünce ve eylemleri arasındaki farkı açıklayabilmek için Alevi Dualizm`ine; yani zahiri ile batıni`ye baş vurmaktan başka çare yok. Bu anlayışa göre, 5 Ehlibeyt  mensubunun (Hz. Muhammet, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ile Hüseyin) İslam dinindeki rolleri, yani gerçek yaşamda yaptıkları bizim zahiri olarak görebildiklerimizdir. Kaldı ki Ehlibeyt mensuplarından Hz. Muhammet zaten dinin    kurucusudur. Öteki dört kişi ise gerçek hayatta, şeriata sıkı sıkıya bağlı, onun kurallarını harfiyen yerine getiren müminlerdir. Bu bakımdan, dinsel yönden Hz. Ali ile öteki 3 Halife (Bekir, Ömer ve Osman) ya da onunla Muaviye arasında İslam dinini yorumlama bakımından, fark olduğu söylenemez. Tarihi kaynaklar, onlar arasındaki mücadelenin bir iktidar kavgası olduğunu, sosyal proğramlarının da buna göre şekillendiğini ortaya koyuyor. Bu anlamda Alevilerin tarif ettikleri Ehlibeyt, düşüncede planında var olduğuna inandıkları Batınilik`teki Ehlibeyt`tir. Diyelim ki Ehlibeyt mensuplarının cihanın yaratılmasından önce bir şekilde kendilerini göstermelerini, yaratılış sırasındaki rollerini ve 4 büyük melek ile ilişkilerini vb. bu çerçevede algılamak gerekir.

Yine günlük yaşam içerisinde bilip tanıdığımız insan ile gelişme sonucu İnsan-ı kamil (Tanrısallığa ulaşabilen insan) haline gelmenin açıklaması da ancak bu çerçevede yapılabilir.

2. Wayir (Sahip)

Wayir, Kürt Aleviliğinde, özellikle de Dersim Alevileri arasında son derece önemli dinsel bir olgudur. Örneğin, Dersim`de her aşiretin ya da aşiretler grubunun sahibi olan bir evliya vardır ki bu onların biyolojik atası olabilir de olmayabilir de. Bu arada yeri gelmişken sahip ile ilgili bazı özellikleri de sıralamaya çalışayım:

1. Her toplumsal grup (aşiret ya da aşiretler grubu), sahibi olan evliya ya da ermişi, kendisine en yakın kutsal varlık olarak görür, dua ve yakarmalarda sıkça ona seslenir, yardım dilenir.

2. Bu tür ermiş kişi ya da evliyaların her hangi bir grubun (aşiretin) sahibi olması, onun öteki toplumsal gruplar nezdinde kutsal olmadığı anlamına gelmez. O, sahibi olmadığı kesimler için de saygı duyulan kutsal bir varlık niteliğindedir.

3. Din adamlarının (pir, rehber ve mürşid) sahipleri (wayir) olan evliyalar ise sıradan halk kesimlerinin sahiplerine göre daha üstün ve daha etkili kutsallardır. Dersim ve yakın çevresinin (Erzincan, Erzurum, Sivas, Gümüşane), Alevi din adamları mutlaka bir ocağa bağlıdırlar ki bunlara hewş ya da derge/dergeh de denir (Sey Sabun, Bamasûr, Dewrêş Cemal, Dewrêş Gewr, Sari Saltuk, Kurêş, Şix Delîlê Berxecan /Pîlvank, …).  Her birinin adı bir Ocağa verilmiş olan  söz konusu evliyaların soyundan olanların kutsal özelliklere sahip olarak kabul edilmeleri ve din adamı görevini üstlenme hakkına sahip olmaları bunun bir sonucudur. Din adamları ile sıradan halk arasındaki bu ayırım aynı zamanda bir xam (ham) ile xas(has) ayrımıdır. Ancak bu ayrım, özünde gönüllülük esasına dayalı olarak doğmuş olan bir sözleşme (pir-talip ikrarı) gereğidir. Bunun, dini görev alanını aşarak temel insani haklara yansıtılması, teorik olarak bizzat inancın kendi kurallarına aykırı bir durumu ifade eder.

3. Dikme/Tikme

Yeri gelmişken, dinsel hiyerarşide özel bir konumu olan ve Dersim`de Tikme olarak adlandırılan din adamları kesiminden de bahsetmek gerekir.

Bu konumda olanların da Ocak değilse de bir alt ocak niteliğinde kutsal birer mekanı var. Örneğin, Doğu Dersim`de bizzat bildiğim Bonê Kalmemi, Bonê Kalferatî”, “Çê/hewşa Kalîyê Rayverî”, “Çê/hewşa Rayverê Goleke, …) Tîkme denilen kesime ait  2. dereceden ocaklardır. Bunlara hizmet eden ailelerin mensup oldukları toplumsal grup (aşiret), asıl ocakzadelerin mensup oldukları gruplar gibi kutsal bir soydan gelmiyorlar. Bunlar ya keramet gösterme imtihanında, asıl ocaklardan birinin ermişi (sahibi) karşısında 2. dereceye düşmüşya da asıl ocak ermişi tarafından kendisini temsil etmek üzere belli görevlerle atanmışkişilerdir. Kutsal olma özelliği ise kendilerine Tikmelik görevi verilmiş aile ile sınırlıdır. Dersim`de bu eyleme ya da görevlendirmeye Kırmanccada Dest ci dayene, Kurmanccada ise Dest dayin (el vermek) denir. Pîrî/murşîdî destê xo do ci // Pîr/Murşîd destê xwe daye (Pir /Mürşit elini vermiş) dendiğinde Pir/Mürşit`in söz konusu aileye kendisini temsil etme yetkisini verdiği ya da onu görevlendirdiği kast edilir. Dinsel açıdan, bunlar ancak din adamları hiyerarşisinde ilk aşama olan rehberlik görevini yerine getirebilirler. Ancak bu rehberlik te yine 2. derecedendir. Asıl rehberlik, kutsal soydan geldiği kabul edilen, yukarıda bahsini ettiğimiz din adamları grubuna aittir.

Dersim`de buna istisna teşkil eden duruma sadece Şixhesen (Sihhesen) Ocağı’nda rastlanmaktadır. Sey Rıza`nın bağlı olduğu bu ocağın mensuplarının kutsal özelliği, Tîkmelerde olduğu gibi Ocağa hizmet eden ve onu temsil yetkisi bulunan aile ile sınırlıdır. Aşiretin bunun dışında kalan mensuplarının böyle bir özelliği mevcut değil. Ne var ki Şixhesen`in Tîkme, yani atanmış olduğuna ilişkin her hangi bir somut bilgi ya da söylence de mevcut değil. En azından bu güne kadar ben rastlamış değilim. Şixhesen asıl ocak evliyaları gibi etkin bir birinci sınıf ermiş olarak karşımıza çıkıyor. Sixhesen Ocağı’nı (HewşêSixhesenî) temsil edenlerin, din adamı olarak rolleri ise rehberliktir. Bu bakımdan kimi çevrelerde Sey Rıza için kullanılan pir sıfatı yanlıştır. Sey Rıza rehberdir.

4. Ocaklar, Dinadamları

Ocakzade-din adamı ilişkisi bakımından Kürt Aleviler arasında iki farklı durum göze çarpıyor. Dersim ve yakın çevresinde kırmanccasında (zazaca) cem bağlayan kişiye Dewrêş(1) denir ve bunlar pratikte yapsınlar ya da yapmasınlar; aynı zamanda din adamı sıfatına (pir, rehber, mürşid) sahiptirler. Bu yönüyle yani cem bağlama eylemi (Dewrêşlik) (2) ile rehberlik, pirlik ve mürşidlik görevlerinden her biri aynı aile ya da kişide toplanıyor olabilir. Buna karşılık din adamı olmak, otomatik olarak kişiye cem yapan kişi (dervişlik) sıfatınıkazandırmaz. Cem yapma, aşağıda değinildiği gibi görünmeyeni görebilme, ateşe girme gibi olaganüstü yeteneklere sahip olmayı gerektirir ve çok az sayıda kişi bu niteliklerin sahibi olabilir. (3)

Dersim ve çevre bölegelerin kırmanccasında cem yapma eylemi cem kerdene (cem yapmak), cem girêdayene (cem bağlamak), qalê heqîye kerdene (gerçekten bahsetmek), venga Heqî dayene (Tanrıya seslenmek) gibi değişik terimlerle ifade edilir.

5) Görünmeyeni görme yeteneği

Bu, Kürt Aleviliğinin önemli ayırd edici özelliklerinden bir tanesidir ve Dersim ile çevresinde, bu yetenek sadece cem bağlayabilen kutsal kişilere (dewrêş) aittir ki buna Dar-ıdidar (bilinmeyeni haber verme) de denir. Yani, kişi din adamı olsa bile, eğer Dewrêş“değilse, görünmeyeni görebilme yeteneğinin sahibi de değil demektir.

Görünmeyeni görebilen Dewrêş“ler cem esnasında keramet gösterirken genellikle kendinden geçer, diğer bir deyişle transa girerler. Bu duruma Kırmancca kewtene (kendinen geçme) ya da tewt (trans) denir. Tewt kewtene yine transa girme anlamındadır.

Dersim Dışından Îki Örnek:

Kureşanlı bir pir ailesine mensup olan Ali Özer`in verdigi bilgilere göre Adıyaman Alevilerinde de din adamları esas olarak rehber, pir ve mürşit`ten oluşmaktadır. Hiyeraşik olarak en altta rehber, ortada pir, en üstte ise mürşit var. Yani bu yönden sıralama, Kürt Alevilerinin öteki kesimleri ile uyumludur. Dede kavramı, tippkı Elbistan Alevileri arasında olduğu gibi söz konusu din adamları için kullanılan ortak terimdir. Yine bu bölgede, üç grup din adamı, tıpkı Dersim`de olduğu gibi ocakzade ya da post sahibidirler. Genel olarak Kürt Aleviler arasında görüldüğü gibi pir ya da mürşit tarafından vekaleten görevlendirilen ve ancak rehberlik yapabilen Dikmeler de var. Aynı bölgede rehber, pir ve mürşit aynı aileden ya da soydan olabilir ama bunların ayrı ayrı kihsiler olması gerekir. Aynı kişi, iki görevi birden yerine getirmez. Bölgede, cem yerine dem sözcüğü kullanılır. bütün demlerde/cemlerde pir ya da mürşit`in bulunması zorunluluğu yok. Örneğin, Yol ve Erkan Demleri böyledir. Fakat bazı Demlerde bu zorunluluk var. Diyelim ki Kırklar Demi/Ceminin pir ya da mürşit tarafından yürütülmesi gerekir. Îstisnalara rastlansa da 1980`lere kadar cemlerde okunan beyitler bütünüyle Kürtçeyimiş.

Dem ya da Cem, şu dizelerle sonlandırılır.

Serî çel la çel kanî ye

Goçê êra li ser danî ye

Pîr e Dem e kî û kî ye,

Yek muhamed yek Elî ye,

Kê îna kir Heq malê wî ye”

Türkçesi:

Kırkların başı kırk çeşme

Göçümüz konmuş başına

Pirdir, cemdir, kim ile kim?

Biri Muhammet biri Ali

Kim bunu yaparsa Tanrı onunladır.

Cem esnasında, Kürt Alevileri arasında genel olarak var olan keramet gösterme eylemi, 40-50 yıl öncesine kadar bu bölgede de varmış.

Dikmeler`in cem bağlamak gibi bir görevleri yok.

Bu yörede cem tutana dede denir, bu anlamda derviş“ kavramına ise rastlanmaz.

Yukarıda sıraladığım Dersim Aleviliğine ait kimi noktalarla ilgili olarak görüşhlerini dile getirmesi ricasında bulunduğum Elbistan`lı ocakzadelerden Alan Dilpak ise kendi yöresindeki durumu şöyle özetledi:

Kürt Aleviliği Ocak geleneğini esas alır. Ocaklar, Mürşit, pir, rehber ocağı olarak da ifade edilmektedir. Her mürşit aynı zamanda pir ya da rehber hizmeti yürütebilir ancak her pir aynızamanda mürşit ocağını temsil edemez. Aynı şekilde rehber de ne pir ne de mürşit ocağınıtemsil edemez. Dede ve devriş kavramları birbiriyle aynı değildir. Dede, mürşit-pir-rehber hiyerarşisisni de içeren bir üst kavram olarak kullanılmaktadır. Dervişlik ise bunun tamamen dışında yer alır. Bizim yöremizde, türbeleri bugün hala ziyaretgah olarak ziyaret edilen, adakların kesildiği yer olarak kutsanan kadın-erkek dervişler olduğu gibi pir-mürşit türbeleri de vardır.

Tikme ya bizim yöremizde kullanılan söylemi ile Dikme esas olarak tayin edilen anlamında kullanılmaktadır. Bu şahsiyetler tayin ile gelir, ocakzade değillerdir. Alevilik-Bektaşilik arası uyuşmazlıkların temel noktalarından biri de budur. Aleviler Bektaşiler için onlar Dikmedir, dikildiği gibi de sökülüp atılır derken de onların ocaktan gelmediğinin altını çizerler.

Dar-ı Didar kavramı, kutsal bir eylem olan, Türkçe söylemiyle Görgü Cemindeki işlem kastedilir. Görenlerin darında bulunmak anlamında dünya gözü ile değil gönül gözünün açık olduğu işlemden bahsediliyor kanısındayım. Bu söylem Türkçeye de anlam kayması olmadan girmiştir. İkrar verip müsahip edinen çiftler için Dar-ı Didardan geçti denmektedir.

Derviş ocağından olanların cem yürütmesi söz konusu değildir. Onlar yukarıda da belirtildiği rehberlik görevini ifa ederler. Bu ocaktan gelen kişilerin tümüne saygı ocak kutsiyetinden dolayı gösterilir. Saygı duyulan fertten ziyade ocaktır.

Aynı görünmeyeni görebilme, yaresanizm ve Ehli Heq olarak ta bilinen Kakayilik`te de var. Görünmeyeni görebilen Yaresan Dide-darlarında aranan temel özellikler şöyle sıralanabilir:

1- Olayları açık ve hiç bir anlaşmazlığa yol bırakmayacak şekilde öngörmek ve önceden söylemek;

2- İyi davranışlara sahip olmak;

3- Kerametten bahsetmeden, tesadüflerin meydana getirdikleri bazı üzücü sonuçları yaptığıibadetle değiştirmek. (4)

Bunlar, Kürt Alevi Dewrêş(derviş)lerinde de aranan özelliklerdir. Kişi, eğer temiz kalpli ve iyi şeyler yapan biri değilse Dewrêşlik yapabilme, dolayısıyla görünmeyeni görebilme yeteneğine sahip olamaz. Bu özelliğe sahip olduktan sonra bile eğer doğruluktan saparsa, ona bu özelliği veren ilahi güç, verdiklerini geri alır. Kırmanccada bu durum bîyo serdin/bîya serdine (soğumuş) ya da Zerî ra bîyo serdin (yüreğine soğukluk girmiş) terimleriyle ifade edilir. (5)

Dewrêş, yani Dar-ı didar, görüp duyduklarını, kendisine söylenenleri her hangi bir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi aktarmakla yükümlüdür. (6)

Derviş / Dar-ı didar, dua ve yakarmalarıyla, üzüntü verici şeylerin önüne geçebilir, onlarıdurdurabilir. Cemde onu izleyenler de kendisinden bunu bekler ve hatta isterler. O, ilahi güçlere yalvarıp yakarmak, dua etmek suretiyle bunu yapar (7)

Tarihte bu ilişkiyi Yunan efsane kahramanları ile Tanrılar arsında da çok açık şekilde görmek mümkün. Homero`un Îlyada`sı neredeyse böyle kurgulanmış. Şu farkla ki Yunan Tanrılarına hem iyilik gibi kötülük için de dilekte bulunulurken, Alewî Derweşleri cem sırasında sadece pozitif niteliği olan şeyler talep edebilirler. Bir Derweş, ilahi güçler tarafından cezlandırılmasını istediği birisi için normal yaşamında beddua edebilir ama cemde asla bunu yapmaz, yapamaz. Cem, iyiliğe yönelik bir ibadettir.

Yaresan ya da Kakayilerde görünmeyeni görebilen (Dide-dar)`lardan ayrı olarak bir de Kelamxan ya da okuyucu denilen kişiler var. Bunlar, kutsal kitaplardan metinleri ve kelamları okuyup söylerler. Bu, Dewrêş (derviş) olmayan Alevi din adamlarının, Alevi literatüründe çok önemli yere sahip bulunan yazılı ve yazılı olmayan kutsal metinleri (beyitleri) saz eşliğinde söylemeleriyle aynıdır.

Dipnotlar:

1) Sözcüğün aslı derwêş“ olmasına rağmen Dersim yöresi Kırmancasında r ve w harfleri yer değiştirip Dewrêş halini almış ki bu durumda olan başka sözcükler de var. Örneğin, kerwan ve kerwa sözcükleri Dersim Kırmancasında kewran ve kewra şeklinde söylenir. Yine derweş“ sözcüğün son harfi „ş“ de Dersim`de ağırlıkla s şeklinde telaffuz edilir.

Dewrêş“ Dersim Alevileri arasında aynı zamanda hem bir erkek ismi hem de belli kişilere verilen bir ünvandır.

2) Dewrêş sözcüğü ile Türkçedeki derviş“ sözcükleri kelime olarak aynı kökten türemişolsalar da anlam bakımından aralarında fark var.  Dersim Aleviliğinde Dewrêş yani derweş“ kutsal olarak kabul edilen soydandır. Ancak onun Türkçe anlamındaki gibi Bir lokma, bir hırka yaşam tarzı benimsemiş, dünya malında gözü olmayan biri olması zorunlu değil.

3) Însanüstü yeteneklere sahip olmasalar da saz eşliğinde beyit söyleyen, dua eden ikinci ve yaygın bir ibadet türü daha var. Bu ibadet türü Dersim`de cem olarak adlandırılmaz. Gerçi dersimliler arasında farklı görüşte olan ve bunun da bir cem türü olduğunu söyleyenlere de var ama bunu inancın otantik haline uygun olduğu kanısında değilim.

4) Kaynak: Dr. M. Mokri, Yaresan Kürtler`in Kutsal Metinleri (A- Şey Amir`in Goranice 52 Ayeti), Mehmet Bayrak, Kürt Batiniliğinde Kutsal Metinler, Özge Yayınları, Ankara, 2016, s. 581.

5) Hakkında bu tür söylentilerin dolaştığı ama ailesine ulaşıp izinlerini alamadığım için adınıyazmayı düşünmediğim bir piri bizzat tanıyorum. Halk arasında başlangıçta çok etkili ibadeti olan bu Pir`in, uzaktan da olsa kendisine kirve olan bir ailenin kızıyla yaptığı evlilikten sonra, Dewrêşlik (dervişlik) yeteneğini kaybettiği ve soğuduğu söyleniyordu. Bu pir cem yapmıyor, beyit söylemekle yetiniyordu.

6) Doğruyu söyleme uyarılarına cemde bizzat kendim de defalarca karşılaşmışımdır. Örneğin, kirvemiz olduğu için hemen hemen her yıl sonbaharda evimize gelen ve cem bağlayan  Nazimiye`ye bağlı Şêrkû mezrasından Îvrayîmo Heçik ya da Bava Heçik`ın, cem esnasında “Îvo, toz rêça wayîrê xo meerze, raste ra durî mekuye, to ra ke çi vajîno aye vaze (Ceddinin yoluna leke sürme, doğruluktan ayrılma, sana ne söyleniyorsa onu aktar) türünden sözlerle kendi kendisini uyardığını hatırlıyorum.

7) Üzücü ve felaket niteliğindeki şeyler, genel olarak bütün bir yöre ya da grupla ilgili olabileceği gibi, birey ya da tek bir aile ile ilgili de olabilir. Bu tür olayları ifade etmek için en fazla kullanılan terimlerden biri tafan ötekisi ise Hewrê siyayî / ewrên reş” (kara bulutlar) dır. Wîşş Heq dûrî bero; tilpê hewrê sîyayî hayê ser ra fetelînê” (Vah, Tanrı uzaklaştırsın; kara bir bulut kümesi üzerinde dolaşıyor. Buradaki “…” kara bulut kümesinin üzerinde dolaştığı yerdir. Bu bir aile, bir mezra, bir köy ya da bir bölge olabilir. Dewrêş (Derviş)`in dua ve yakarmalarıyla kötü şeylerden kurtulanlar, genellikle kurban ya da başka türden adak sunma yükümlülüğüyle karşı karşıya kalırlar. Örneğin kurban kesme. Adağın cinsi ve miktarıda yine Dewrêş tarafından belirtilir. Ona ise affedici ilahi güç söyler.

Alevi cemlerinde görünmeyeni görebilme konusu ile ilgili ek bilgi için bkz. Munzur Çem, Dersim Merkezli Kürt Aleviliği, Vate Yayınları, 2. Baskı, s. 34.

Nerîna te