ULUSAL MÜCADELEDE HATALARLA YÜZLEŞME… (Ermeni ve Kürd örneği…)

     Celâl Temel

        Hatalarıyla yüzleşme ve bundan dersler çıkartma, genellikle Batı toplumlarında yaygın bir davranışken özellikle Ortadoğu halklarında bu davranışa az rastlanır. Yaşadığımız toplumda bireysel olarak hata yaparak başarısızlığa uğrayanlar, genellikle, özeleştiri yapmazlar, kendi başarısızlıklarını görmeyip başkalarını suçlar, bahanelere sığınırlar. Hatalarını görmedikleri için de bu hataları tekrarlayıp dururlar. Aynı şekilde bu bireylerin oluşturduğu çeşitli siyasi yapılar da hatalarıyla yüzleşmezler.

        Bu yazımızda, Osmanlının dağılma sürecinde kaybeden iki ulus, Kürd ve Ermenilerin çarpıcı hatalarından ve bu hatalarla yüzleşmeyerek kaybetmeye devam eden tutumlarından söz edeceğiz.

 

       Ermeniler, 19. yüzyılın ortalarından itibaren, en çok 1878 Berlin Antlaşması sonrasında, önce Hristiyan Batı dünyasına sonra seküler gördükleri İttihatçılara güvendiler ve hayal kırıklığı yaşadılar. II. Meşrutiyet sürecinde, bazı küçük istisnalarla, hemen tüm Ermeni kuruluşları, örgütleri, yayınları, II. Abdülhamid istibdadına karşı İttihat-Terakki Cemiyeti’nin yanında yer aldılar ve birlikte Abdülhamid’i devirdiler. O dönemde (II. Meşrutiyet öncesinde) Kürdlere ait kuruluş, örgüt ve yayın yoktu. Kürd aydınları da genel olarak Abdülhamid’e karşı olan cephede yer alırken geleneksel Kürd önderlerinin bir kısmı, belirli oranda Abdülhamid yanlısıydılar. İki ulus için de bu durum, yapılan hatalar, o günkü koşullarda anlaşılabilir bir durumdur.

       Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılında, İttihat-Terakki Fırkası (İTF) iktidardaydı ve en önemli müttefiki de güçlü Ermeni örgütü Taşnaksutyun’du. İstanbul’daki kilise çevrelerinin de etkisiyle, diğer Ermeni kuruluşları da bir yıl sonra olacaklardan habersiz, bu süreçte büyük oranda İTF’yi desteklediler. 1914 Osmanlı Meclisi Mebusan seçimlerinde, 14 Ermeni mebus (çoğu İTF listelerinden) parlamentoya girdi.[1] 8 Şubat 1914 tarihinde İttihatçılar bir taktik olarak, daha önce Abdülhamid’in kabul edip uygulamadığı Ermeni Reform Antlaşması’na benzer bir antlaşmayı kabul ettiler. Bazı sorunlar olsa da Ermeni kuruluşları hâlâ İttihatçılardan umutluydular.

        Bu sıralarda, 1914 yılı başlarında, Bitlis bölgesinde, bazı Kürd kesimleri Mele Selim önderliğinde İttihatçılara karşı bir ayaklanmaya hazırlanırken Ermenileri de beraber mücadeleye çağırdılar. Ermeni önderleri bu çağrıyı kabul etmediler. Mele Selim, Muş yakınlarında bir yerde bazı Ermeni önderleriyle yaptığı bir toplantıda, İttihatçıların, Kürdleri de Ermenileri de yok etme planları içinde olduğunu iddia ederken ona fazla inanan yoktu. Daha sonra Ermenistan parlamentosunda görev yapan Ermeni yazar Garo Sasuni, yazdığı eserde, bu toplantıyı kastederek, “O günlerde, bir Kürd din adamının gördüğünü, Ermeni önderleri göremedi.” diyecektir.[2]

        1914 yılı son baharında savaş başladı. Bazı istisnalarla Kürdler, “Allah Allah” sesleriyle Osmanlı Cephesi’nin önünde savaşa katılırken Ermeniler de Rus Cephesi’nin önündeydiler. İki ulus da kendilerine ait olmayan bir savaşın en ön cephesinde savaşa katılmakla en büyük hatayı yaptılar. Savaş sırasında Ermeniler, müttefikleri İttihatçılar tarafından büyük bir kıyıma uğratılırken savaşta onlar adına cepheye koşan Kürdleri de darmadağın ettiler. Savaş sırasında gerçekleşen 1915 Ermeni ve 1916 Kürd tehcirleriyle iki halk da perişan oldu ve savaş sonrasının iki kaybedeni oldular. Ancak Kürdler esas olarak, savaştan sonra kaybettiler.

        Şöyle söylenebilir: Ermeniler esas olarak İttihatçılarla ittifak yaptıkları sıralarda (I. Dünya Savaşı öncesi), Kürdler ise Kemalistleri destekledikleri 1919-1923 Lozan sürecinde kaybettiler. Elbette bu hataları, tüm Ermeniler ve Kürdler değil, Ermeni ve Kürdlerin büyük çoğunluğu yaptı. Kürdler de Ermeniler de daha sonra bu hatalarıyla yüzleşmediler.

 

       Birinci Meclis’in önemli Kürd mebuslarından, Bitlis Mebusu Yusuf Ziya (1882-1925), Lozan’a delege seçiminin yapıldığı 3 Kasım 1922 tarihinde şöyle diyordu: “Avrupalılar diyorlar ki: ‘Türkiye’de yaşayan ekalliyetlerin en büyüğü, en kesretlisi Kürdlerdir’. Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh bir Kürd Mebusu olmak sıfatıyla sizi temin ederim ki Kürdler hiçbir şey istemiyorlar. Yalnız büyük ağabeyleri olan Türklerin saadet ve selâmetlerini istiyorlar.  (Alkışlar)… Biz Kürdler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik (iki yıl öncesindeki Sevr sürecinden bahsediyor) ve bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki, Elcezire Cephesinde çarpıştık.  (Alkışlar). Nasıl ki, Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz.”

       Yalnız Yusuf Ziya değil, diğer Kürd mebuslar da benzer şeyler söylüyorlardı. Dersim Mebusu Hasan Hayri (1881-1925) Kemalistlere övgüler sıralarken[3] Harbiye’den Mustafa Kemal’in okul arkadaşı Cibranlı Halid (1882-1925) tüm süreç boyunca (1918-1923) Erzurum’da beklerken ve birçok Kürd ileri geleni Paris Barış Konferansı’na, Lozan’a destek telgrafları yağdırırken hata yaptılar, yanıldılar, yanıltıldılar. Mücadele verirken hata yapanlara sitem edilebilir ama davaları uğruna hayatlarına feda edenler yine de saygıyla anılır.[4] Onların doğrularından, yanlışlarından dersler çıkarılabilirse bir yüzleşme gerçekleşmiş olur. Yüzleşme gerçekleşirse yanlış tekrarlar (tekerrür) olmaz.

 

     1878 Berlin Antlaşması’ndan itibaren kırk yıl boyunca Kürdlerin büyük çoğunluk hâlinde yaşadığı Vilâyat-ı Sitte[5] bölgesinde bir Ermeni devleti kurulacağı ve Kürdlerin de bu devlete bağlanacağı söylemleri, Kürdleri önce Abdülhamid’in, sonra Kemalistlerin yanına itti. “Kürdistan Ermenistan olacak” sloganı, adeta Kürdlerin aklını başından aldı. Bunun da etkisiyle, I. Dünya Savaşı sonrasında bazı Kürd önderleri Osmanlıcılıktan umudunu kesmeyip Kemalist hareketin yanında yer aldılar. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ermeni çevreleri de büyük oranda 1915 öncesinde seküler gördükleri İttihatçıların yanında yer aldılar.

       1909 yılında Adana’da Ermeni olayları olurken aynı sıralarda meydana gelen 31 Mart Vakası sırasında, mutedil kimliğiyle bilinen Ermeni liderlerden İstanbul Mebusu Krikor Zohrab (1861-1915) ve arkadaşları, Talat Paşa ve Doktor Nazım gibi İttihatçı liderleri, Taşnaksutyun üyesi ve gazeteci Haçadur Malumyan’ın (1863-1915) evinde saklayarak ölümden kurtarmışlardı. 24 Nisan 1915 sonrasında Ermeni aydınları tutuklamalarında Malumyan da tutuklanınca çevresine, “Bu imkânsız, muhtemelen Talat bunu bilmiyor.” diyordu. Yine, Krikor Zohrab ve Erzurum Mebusu Vartkes Serengülyan (1871-1915), tüm iyi niyetleriyle tutuklanan arkadaşları için Talat Paşa’ya başvururken Talat Paşa onları da ölüme gönderiyordu.[6]    

      Kürdlerin Müslümanlık zemininde olaylara yaklaşmaları, Ermenileri niye Müslüman olmuyorlar diye yargılamaları gibi; Ermenilerin hep Hristiyan Batı’yı yardıma çağırmaları, katı bir Hıristiyanlık zemininde olaylara yaklaşmaları da yanlıştı. Pek çok Kürd çevresi, Mondros-Sevr-Lozan sürecinde, çeşitli yerlere telgraflar yağdırarak Osmanlı ve Türkiye’nin yanında yer aldıklarını belirtirken aslında kendilerine zarar verdiklerini göremediler.[7] Batı, Hristiyan, Ermeni karşıtlığı veya Osmanlı-Türk yandaşlığı Kürdlere bir şey kazandırmadı.

 

        Ermeni çevreleri, dünden bugüne Kürdleri eşkıya gibi görüp, onları bir ulus olarak kabul etmezken bazı Kürd çevreleri Hristiyan Ermenilere yaşam hakkı tanımak istemedi. Bu da Kürd ve Ermeniler arasında büyük düşmanlıklar yarattı. Bu tutumlar, 1915 olaylarından çok önce başladı. Pek çok yanlış dışında, yukarıda belirttiğimiz iki yanlış tutum, Ermenileri ve Kürdleri, birbirine düşman hâle getirdi. İşin ilginç yanı, bu gün bile, büyük oranda Kürdler de Ermeniler de birbirlerinden çok onları bu duruma getirenlere yakın duruyorlar. Kürd aydınlarının önemli bir kısmı, Ermenilere yapılanları dile getirirken Ermeni tarafı, büyük bir çoğunlukla hâlen Kürdlere karşı ön yargılı ve kin duygusuyla hareket etmektedir. Bu, büyük oranda, bilgi eksikliği, oluşturulan yanlış algılar ve olanlarla objektif olarak yüzleşmemekten kaynaklanmaktadır.

       1915 Ermeni Tehciri’ne gelen süreçte, Ermeniler, Hristiyan Batı’ya güvenmekle, beraber yaşadıkları Kürd ulus varlığını kabul etmemekle; bazı Kürd çevreleri de Osmanlının oyunlarına alet olmakla, Ermenilere kafir gözüyle bakmakla hata yaptılar. Kürdler, İslam’ın, Halifeliğin ve Osmanlı’nın kurtuluşu için mücadele verirken kendi ulusal kurtuluşları için az gayret gösterdiler. Kürdlere göre daha aydın bir toplum olmalarına karşın Ermeniler, bir taraftan İttihatçılara güvenirken diğer taraftan, büyük devletlerin desteğiyle Büyük Ermenistan hayaline kapıldılar, abartılı davrandılar. İki taraf da kendi yaptıkları hataları görmek istemedi ve bu hatalarla yüzleşmedi.

 

       Ermeniler ve Kürdler, hâlâ bir şeyler yapmak istiyorlarsa düşman gördüklerine, Talat Paşa, Enver Paşa, Mustafa Kemal veya Kâzım Karabekir’e değil, kendi önderlerine sitem edebilirler. Çünkü sitem kendinden olana yapılır. Verdikleri mücadele sırasında hatalar yaparak bir çoğu canından olan önderlerinin anılarına saygı göstererek bundan dersler çıkarmalıdırlar. Elbette, bu iki ulusa tarihi haksızlıklar yapanların da yaptıkları haksızlıklarla yüzleşmesi gerekir. Ancak konumuz bu değil. Batı’da bunu yapan devletler çoktur.

      Ermeniler, 19.yy sonlarında ve 20.yy başlarında, Kürdlerle beraber yaşadıkları topraklar üzerinde bir devlet kurmak isterken iki ulus birbirini engelledi ve ikisi de kaybetti. Ermeniler yaşadıkları topraklardan kopartıldı, Kürdler yaşadıkları topraklarda esarete mahkûm edildiler. Bu durumun meydana gelmesi, egemenlerin gücü kadar, kendi hatalarından da kaynaklandı. Hataları yapanların torunlarının, bugün o hatalardan ders almaları gerekmez mi? Bunun için de topu taca atma, hamaset yapma yerine, doğru tarih bilgisine, özeleştiriye, yüzleşmeye ihtiyaç vardır…

 

CT, 29 Haziran 2024

[1] 14 Ermeni mebustan 5’i 1915 tehciri sırasında öldürüldü, 2’si yurt dışına çıktı, 7’si dönem sonuna (1918) kadar mecliste kalmaya devam ettiler. İşin ilginç yanı mecliste kalan mebuslar, 1915 Tehciri’ne karşın iki-üç yıl boyunca (1915-1917) bu tehcirle ilgili olarak mecliste hiçbir şey yapmadılar, hiçbir şey olmamış gibi mebus olarak görevlerine devam ettiler…

[2]  Garo Sasuni, Kürt Ulus Hareketleri ve 15.Yüzyıldan Günümüze Kürt-Ermeni İlişkileri, Med Yayınları, 1992

[3]  Hasan Hayri gerçeği gördükten sonra şöyle diyecektir: “Dünyada en güvensiz söz, Kemalistlerin verdiği şeref sözüdür… Mezarımı öyle bir yere yapın ki, gelen geçen ibret alsın.”

[4]  Bu süreçten kısa bir süre sonra, bu üç Kürd önderi de yeni Türkiye Devleti’nin yöneticileri tarafından idam edildiler. Yusuf Ziya ve Cibranlı Halid, Azadî örgütü yöneticileri diye 14 Nisan 1925 tarihinde Bitlis’te; Hasan Hayri ise 1925 Kürd Ayaklanmasına destek verdiği gerekçesiyle 23 Kasım 1925 tarihinde Elâzığ’da idam edildiler…

[5]  Altı Vilayet: Erzurum, Bitlis, Van, Harput, Sivas, Diyarbekir

[6]  Bu dramatik durum için bakınız: Nesim Ovadya İzrail, Bir Ölüm Yolculuğu: Krikor Zohrab, Pencere Yayınları, 2013

[7]  Celâl Temel, 1918-1923, Mondros’tan Lozan’a Kürdler, Kürdlerin Aldanma ve Aldatılma Yılları, İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, 2017

Geef een reactie

Je e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *