Ulusal Ruh, Sömürgecilik ve Kürdistan’da Yeni Tarihsel Arayış

Celal Hoca / Amed

Her tarihsel yapı, önce düşüncede doğar.

Her devrim, önce zihniyet dünyasında şekillenir.

Toplumsal kırılmaların arkasında ise çoğu zaman uzun süre biriken sosyolojik, siyasal ve

felsefi hazırlıklar vardır.

1789 Fransız Burjuva Devrimi de böyledir. Devrim yalnızca Bastille’in yıkılması değildir; ondan

önce şekillenen bir siyasal aklın tarih sahnesine çıkışıdır. Fransız merkeziyetçiliğinin ve

modern ulus-devlet anlayışının düşünsel temellerini oluşturan isimlerden biri Kardinal

Richelieu’dür. Richelieu’nün geliştirdiği devlet aklı; parçalı feodal yapıları tasfiye eden,

merkezi pazarı güçlendiren ve etnik ulus milliyetçiliği temelinde bir siyasal egemenlik yaratan

anlayışın öncüllerinden biri olmuştur.

Bu düşünce zamanla Avrupa’daki burjuva devrimlerinin temel siyasal felsefesi hâline geldi.

Ulusal pazar ile ulusal kimlik birbirine bağlandı.

Devlet, ulus ve sermaye aynı tarihsel eksende buluştu.

20. yüzyılda ise Sovyet Devrimi farklı bir tarihsel kapı açtı.

Ezilen halklara sömürgeciliğe karşı bağımsızlık düşüncesini aşıladı.

Ulusal kurtuluş fikri, yalnızca Avrupa merkezli bir mesele olmaktan çıktı; Asya, Afrika ve

Ortadoğu halklarının da tarihsel yönelimi hâline geldi.

Vietnam Halk Kurtuluş Savaşı bu açıdan yeni bir paradigmanın sembolüydü.

Gerilla savaşıyla sömürgeci güçlere karşı direnilebileceği, ezilen ulusların kendi kaderini

belirleyebileceği düşüncesi dünya halkları üzerinde büyük etki yarattı. Bu mücadele yalnızca

askeri değil; aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve ideolojik bir umut kaynağı oldu.

Kürt hareketleri de bu tarihsel atmosfer içinde ortaya çıktı.

Ulusal kurtuluş düşüncesinden beslendi.

Sömürgeciliğe karşı direnişi temel alan birçok yapı gelişti. Bunların içinde PKK, uzun süreli

halk savaşı stratejisini benimseyerek öne çıktı.

Ancak karşısındaki güç sıradan bir devlet değildi.

Türkiye; NATO üyesi, uluslararası hegemonya tarafından desteklenen ve Asya ile Avrupa

arasındaki stratejik hatta bölgesel jandarmalık rolü üstlenen bir devletti. Böyle bir güçle

yürütülen savaş, on binlerce insanın yaşamına mal oldu. Büyük bedeller ödendi. Büyük acılar

yaşandı.

Fakat tarihsel süreç içerisinde, hareketin önemli kazanımlar elde ettiği kimi dönemlerde,“kurucu önderlik” olarak sunulan ve zamanla ikonlaştırılan liderlik anlayışının müdahaleleriyle

geri çekilişler yaşandı. Hareketin kolektif potansiyeli daraltıldı. Toplumsal enerji

merkezileştirildi. Siyasal alan, tek merkezli bir iradeye bağımlı hâle getirildi.

Bu süreçte yalnızca siyasal değil, aynı zamanda psikolojik bir rejim oluştu.

Kuşku üzerine kurulu bir iç mekanizma geliştirildi.

Sürekli komplo korkusu üreten, herkesi potansiyel tehdit gören bir anlayış hâkim oldu.

Gerilla alanlarında ve örgütsel yapılarda ağır tasfiyeler yaşandı.

Birçok insana, Türkiye’nin işkence yöntemlerini aşan sert uygulamalar dayatıldı. Böylece

özgürlük söylemi ile otoriter pratikler arasında derin bir çelişki ortaya çıktı.

Zamanla bu yapı, ülkesi olmayan bir halk adına konuşan; fakat Ortadoğu tipi merkezi bir

liderlik kültü oluşturan bir siyasal modele dönüştü.

Yakalanma süreci sonrasında ise yeni bir dönem başladı.

Devletle kurulan ilişkiler çerçevesinde geliştirilen politikalar, Kürt ulusal mücadelesinin

yönünü ciddi biçimde etkiledi. Sahadaki politik aktörlerle birlikte hareket edilerek Türkiye’nin

yalnızca Kuzey Kürdistan’da değil, Güney Kürdistan’da da etkisini artıran bir süreç gelişti.

Bölgesel müdahaleler fiili işgal alanlarına dönüştü.

Rojava süreci ise tarihsel açıdan en kritik eşiklerden biri oldu.

Ortaya çıkan büyük toplumsal ve siyasal enerji, yanlış stratejiler ve dar örgütsel hesaplarla

zayıflatıldı. Kürdistan adına oluşan birçok değer yozlaştırıldı; içi boşaltıldı; işlevsiz hâle

getirildi.

Toplumculuk adı altında geliştirilen bazı yaklaşımlar ise Kürt ulusal gerçekliğini geri plana itti.

Ulusal kimliği zayıflatan, halkın tarihsel hafızasını flu hâle getiren ve sistemi doğrudan

karşısına almak yerine onunla uyumlu hâle gelen bir çizgi ortaya çıktı. Bu durum, Kürdistan

halkı açısından ciddi tarihsel riskler doğurdu.

Fakat tarih diyalektiktir.

Her düşünce, kendi doğasıyla çelişmeye başladığında karşıtını üretir.

Toplumlar, baskılanan ihtiyaçlarını başka biçimlerde yeniden ortaya koyar.

Bugün Kürdistan’da gelişen yeni ulusal ruh da böylesi bir tarihsel arayışın sonucudur.

Dört parçada ortak bir Kürdistani bilinç oluşmaktadır.

Ulusal birlik düşüncesi giderek daha güçlü biçimde toplumsal karşılık bulmaktadır.

Rojava’da bu ruh önemli ölçüde pratikleşti.

Amedspor etrafında gelişen sahiplenme ise yalnızca sportif bir destek değil; kimliksel vetoplumsal bir aidiyetin dışavurumu hâline geldi. Dört parçada insanlar aynı duygu etrafında

birleşti. Kutlamalar sıradan bir spor etkinliğini aşarak adeta toplumsal bir serhıldan

atmosferine dönüştü.

Bu durum sömürgeci güçleri rahatsız etti.

Aynı zamanda sistemle uyumlu siyaset yürüten çevrelerde de tedirginlik yarattı. Oluşan

kitlesel ruhun içi boşaltılmak istendi. Toplumsal dinamizm, yalnızca bir spor başarısına

indirgenmeye çalışıldı.

Kutlamaların alelacele kupa törenine çevrilmesi, gelişen ulusal enerjinin denetlenme

çabasının göstergelerinden biri oldu. Halkın spontane duygusu yerine kontrollü ve

sınırlandırılmış bir alan oluşturulmak istendi. Feodal ilişkiler, popülist görüntüler ve meclis

merkezli siyaset yeniden devreye sokuldu.

Oysa Kürdistan halkı tarih boyunca büyük bedeller ödedi.

Şehitlerine sahip çıkan, acılar içinde direnen cefakâr bir halk oldu.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; günübirlik hesaplar değil, tarihsel bilinçtir.

Ne yalnızca makam hayalleri peşinde koşan eski siyasal alışkanlıklara teslim olunmalı, ne de

toplumculuk adı altında ulusal kimliği eriten anlayışlara boyun eğilmelidir.

Çünkü her halk gibi Kürdistan halkının da özgür ve bağımsız yaşama hakkı vardır.

Bu ihtiyaç; su, hava ve toprak kadar yaşamsaldır

Hinek nivîsên din:

Geef een reactie

Je e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *