“O”yıl
Ahmet Altan’ın son romanın adı, Altan romanın’da Ermeni tehciri ve yapılan katliamı anlatıyor. Roman sanki bir önceki roman’ı Kılıç Yarası Gibi’nin bir devamı. Ermeni tehciri ve katliami ilgili başka bir kitaptan bahsedeyim sonra konuya geçeyim. Musa Dağı’nda Kırk Gün, yazar yahudi asıllı Alman Franz Werfel. Kitap 1930 yazılmış ve Türkiye’de yasak tı. Bu sonlarda yayınlandı. Sizlere bu üç kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.
Altan tarihi objektif ve tarafsız bir aydın ahlakıya ele alıp anlatıyor. Fakat gel gör kiTürk cenahınde bazı aydin, yazar ve akedemisyenler bu dürüstlüğü gösteremiyor. Örneğin profesör Taner Akçam Kürt halkına çok ağır hakaretler ve iftiralar yaparak Ermeni tehcirini ve katliamını ele alıyor.
Yaptığı bir röportajda “korkunc bir örnek vereyim 19.yüzyıl feodal toplumunda örneğin Kürt bölgelerinde Kürt ağaları evlenen Ermenilerin ilk gece hakına sahiplerdi.” Akçam bu iddiasını 1901-1905 arasında Van konsolosluğun yardımcısı olarak görev yapan Tumancky’e dayandırıyor.
Bu açıklamasından sonra Kürtler büyük bir tepki gösterince, kaynaklarını giderek artırdı beşe çıkardı sonra onbeşe ve sonunda yirmineşe çıkardı. Tabi bu arada farkına varmadan okuyucuya ahmak ve aptal mualemesını yaptı çünkü artırdığı bütün kaynaklar tek bir kaynaktı o da Rus konsoloso Tumancky’i idi.
İkinci iddiası “Bu kadar gönüllü olmasaydı bu kadar insan öldürülmezdi. Bu kadar basit” bir tarihçı bu kadar ucuz argumanlarla tarih yazamaz. Her olayı o tarihsel koşullarla değerlendirir. Tehcir ve katliamdan önce Taşnaksutyun(Ermeni Devrimci Federasyonu), Hıncak(Sosyal Demokrat Partisi) ve Ramgavar partisi. Ermeni’lerin bu üç partisinın elindeki haritalarda hemen hemen bütün Kürdistan Ermenistan olarak gösteriliyordu. Bu tutum Kürt’ler arasında tedirginlik yarattı. Kemal Mazhar Birinci Dünya savaşında Kürtler kitabında güney Kürdistan’da
Kürt şairi Heci Qadirê Koyi’den bir alıntı yapıyor, “ ey kurdekan ger but ermenîstan namînit Kurdîstan” ” Ey Kürtler eğer Ermenistan kurulursa Kürdistan diye bir şey kalmaz” bu hissiyatla Kürt’ler Rus ordusu tarafında manupüle edilen Ermeni gurublarına karşı, mecruben kendilerini savundular. Senin iddia ettiğin gibi “gönüllü” bir katılma yoktur.
Başka bir çarpıtma Rus konsolosu Tumancky’inin Muks’ın feodal bey tespiti ve serf Ermeni’leri idi. Halbuki Kürdistan’da ve Türkiye’deki Emeni’lerın çoğunun zanaatı vardı. Akçam Tumancky’inin bu tespitini mal bulmuş mağrepli üzerine atlıyor. Kürdistan’da tarihin hiç bir döneminde feodal sistemin ekonomik ve sosyal yapısı yaşanmadı. Kürdistan’da olan aşiret yapısıdır aşiretler de kan bağı vardır, aşiret ağası aşiret mensuplarını toprakla başkasına satmaz. Bu
Kemalistlerın ve Türk solunum Kürt’leri ortaçağ ve çok geri bir toplummuş gibi gösteme çabaları dır. Maalesef M. Ali Aybar, B. Boran ve Sadın Eren geleneğinde olan sayın Kemal Burkay 1980 lerin ortasına kadar Kürdistan’da feodalizm etkisinden bahsediyordu.
Kürdistan’da, Afganistan’da ve çoğu Arap ülkelerinde aşiret yapısı egemendı toprağın sahibi devlet ve merkezdi.
Çoğu aydın İslamiyet’eki “ikta”yi ve Osmanlı’daki “Timar”sistemini feodalizmle karıştırır. Halbuki bu iki sistemde toprak devletindır ve devlet topraklarını askerlere memurlara verılmek üzere beli bir vergi ve kiralar karşılında toprak işletenlere kiralıyordu. Kürdistan’da 1980’lere doğru Aşiret bağları çözülmeye başlamıştı. Fakat T. Akçam, Teslim Töre’nın ve Mihrac Ural’ın Öcalan’la Şam’da Kürt halkına karşı kurduğu“ direniş cephesi” yeniden aşiret bağlarını güçlendirdi ve çoğu Aşiret ağaları çeteleşıb mafyalaştı. Akçam, D. Perincek ve Yalçın Küçük binlerce Kürt kız ve erkek gencin devlet ve devletin bir aparatı olan PKK tarafından katledilmesine sebep oldular.


