BİLDİRİLERLE ÖRTÜLEMEYEN GERÇEKLİK ÜZERİNE

Celal Hoca Amed

Önce büyük üstat cezaevlerinde sorumlu oldu. Cezaevlerinde kendisiyle birlikte hareket eden, birlikte yetişen ve zamanla kendi çevresini oluşturan kadrolar yarattı. Her cezaevinde oluşan bu ilişkiler, daha sonra dışarıdaki yapılanmanın kadrolarına dönüştü. Kuzey’e çıktığında karşısında sıfırdan kurulacak bir yapı yoktu. Cezaevlerinde yetiştirdiği, birlikte hareket ettiği kadrolar vardı.

Sonra Kuzey sahası geldi. Görevler dağıtıldı, sorumluluklar belirlendi, ilişkiler kurumlara taşındı. Cezaevlerinde oluşan komiteleşme anlayışı, bu kez siyasal alanın yönetim biçimine dönüştü. Ardından Güney ve Rojava geldi. Coğrafya değişti, fakat yöntem büyük ölçüde değişmedi.

Kendi çevreni oluşturacaksın, kendi kadrolarını yetiştireceksin, onları kurumların içerisine yerleştireceksin. Sonra kurumlar üzerinden ilişkilerini güçlendirecek, ilişkileri de kendi siyasal güvencene dönüştüreceksin.

Bir süre sonra kişi yapının arkasında durmaz yalnızca; yapı da kişinin arkasında durur.

İşte tehlike burada başlar.

Eleştiri ihanet sayılır, itiraz düşmanlık olur, hesap sormak örgütsel karşıtlık olarak görülür. Komite, kurumu; kurum, kişiyi korumaya başlar. Böylece halk adına kurulan yapı, giderek halktan kopan bir iktidar çevresine dönüşür.

Kuzey sahasında oluşturulduğu ileri sürülen ilişkiler de bu nedenle yalnızca isimler üzerinden tartışılmamalıdır. Mesele birkaç kişinin kim olduğu değildir. Mesele, nasıl bir kadro sistemi kurulduğudur.

Cezaevinde birlikte yetişen insanların daha sonra aynı siyasal çevreler içerisinde yeniden buluşması, farklı sahalarda aynı ilişki ağlarının ortaya çıkması, kadroların belli merkezler tarafından belirlenmesi tesadüf müdür?

Bunun cevabı verilmelidir.

Aynı durum Güney ve Rojava için de geçerlidir. Cezaevlerinde birlikte yönetim deneyimi yaşayan kadroların daha sonra bu alanlarda birlikte hareket ettiği, aynı ilişkilerin farklı coğrafyalarda yeniden kurulduğu yönündeki iddialar açıklığa kavuşturulmalıdır.

Çünkü mesele artık kişisel ilişki olmaktan çıkar.

Bir yönetim biçimine dönüşür.

Bu yönetim biçiminde rant ve para ilişkileri belirleyici hale gelmişse, durum daha da ağırlaşır. Kim hangi ilişki üzerinden güç kazandı? Hangi kaynak kimin aracılığıyla dağıtıldı? Hangi kurumlar hangi çevrelerin etkisine girdi? Halkın iradesi nerede kaldı?

Sorular bunlardır.

Rojava’daki askeri yapılanma konusunda da aynı sorular sorulmalıdır. Ordunun gerçek gücünün ve sayısının olduğundan büyük gösterildiği, bunun üzerinden dış kaynak sağlandığı ve askeri yapının giderek savaşma ve direniş kapasitesinden çok para ve kaynak ilişkileri üzerinden şekillendiği yönündeki iddialar araştırılmalıdır.

Çünkü orduyu ayakta tutan yalnızca sayı değildir.

İrade vardır, disiplin vardır, savaşma ruhu vardır, halkla kurulan bağ vardır.

Bunlar zayıflarsa, dışarıdan büyük görünen bir ordu içeriden boşalabilir.

Sayı büyütülür, kaynak çoğalır, kurum büyür; fakat direniş ruhu zayıflarsa geriye ne kalır?

İşte asıl mesele budur.

Bir halkın direniş kurumlarını rant ve kaynak ilişkileri belirlemeye başladığında, kurumun biçimi kalır ama ruhu değişir. Direniş için oluşturulan yapı, zamanla kendi varlığını sürdürmek için kaynak üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Şimdi DBP’nin bildirilerine gelelim.

iMücadelei, iörgütlülüki, igelinen aşamai ve iönderliğe bağlılıki gibi kavramları yan yana getirmek gerçekliği değiştirmez.

Bir bildiride mücadele yazmak mücadeleyi yaratmaz.

Örgütlülük demek klikleşmeyi ortadan kaldırmaz.

Önderliğe bağlılık söylemi de hesap vermenin yerine geçmez.

Gerçeklik bildirilerden daha güçlüdür.

Yoksulluk, rant, iktidar ilişkileri ve kurumların nasıl yönetildiği, bildirilerin dışında da yaşamaya devam eder. Üzerine ne kadar slogan geçirilirse geçirilsin, gerçeklik ortadan kalkmaz.

Örtülen gerçeklik, yok olmuş gerçeklik değildir.

Bizim itirazımız birkaç kişiye değildir yalnızca. Bir zihniyete itiraz ediyoruz. Kapalı komitelere, kişisel sadakat üzerinden kadro yaratılmasına, kurumların belli çevrelerin kontrolüne geçirilmesine itiraz ediyoruz.

Halk adına konuşup halktan kopanlara, özgürlük adına konuşup kendi içindeki iktidarı gizleyenlere, demokrasi deyip kararları kapalı çevrelerde alanlara itiraz ediyoruz.

Çünkü özgürlük yalnızca dışarıdaki iktidara karşı savunulmaz.

İçeride kurulan iktidara karşı da savunulur.

Bu halk Hayri’yi, Kemal’i, Mazlum’u, Agitleri ve binlerce evladını verdi.

Onların ödediği bedel hiç kimsenin kişisel iktidarını büyütmesi için değildi.

Onların mirası özgürlüktür.

Bu nedenle soruyoruz:

Kim karar verdi?

Kim kimi seçti?

Kim kimi görevlendirdi?

Kim hangi ilişki üzerinden yükseldi?

Hangi kaynak nereden geldi?

Hangi kurum kimin kontrolüne girdi?

Cezaevinde birlikte yetişen kadrolar daha sonra hangi mekanizmalarla sahalara taşındı?

Ve bütün bunların neresinde halk vardır?

Bu sorulara cevap verilmeden hiçbir bildiri gerçekliği değiştiremez.

Bildiriyi Kandil’de de hazırlasanız, Amed’de de, Avrupa’da da, Rojava’da da…

Hodri meydan.

İlişkilerinizi açıklayın.

Karar mekanizmalarınızı ortaya koyun.

Kadro belirleme biçiminizi halka anlatın.

Ekonomik ve siyasal ilişkilerinizi şeffaflaştırın.

Eleştirinin önünü açın.

Kendi iktidarınızı sorgulayın.

Çünkü artık mesele ne söylediğiniz değil, ne yaptığınızdır.

Kim olduğunuzu söylediğiniz değil, kimi nereye taşıdığınızdır.

Hangi bildiriyi yayınladığınız değil, hangi ilişkilerle hangi kurumları yönettiğinizdir.

Tarih sloganları değil, pratiği kaydeder.

Halk bildirileri değil, yaşadıklarını hatırlar.

Bu nedenle artık sözün değil, hesabın; propagandanın değil, yüzleşmenin zamanıdır.

Kurumlar halkın denetimine açılmadan, kapalı komiteler ve klikleşme sorgulanmadan, siyasal ve ekonomik ilişkiler açıklığa kavuşturulmadan hiçbir bildiri gerçek bir meşruiyet yaratamaz.

Çünkü halkın mücadelesi hiç kimsenin özel mülkü değildir.

Kürdistan halkının ödediği bedel, hiçbir kişinin, hiçbir grubun ve hiçbir komitenin iktidar tapusu değildir.

Hodri meydan.

Geef een reactie

Je e-mailadres wordt niet gepubliceerd. Vereiste velden zijn gemarkeerd met *