PKK’nın Hendek Savaşı: Kürt Savaşı Değil Bir Vekâlet Savaşıdır. Bir Demokrasi Savaşı Değil Bir Diktatörlük ve Yıkım Savaşıdır…

İbrahim Güçlü

(ibrahimguclu21@gmail.com)

PKK’nın, “Hendek Stratejisi”ne neden başvurduğu, bu stratejinin arkasındaki güçlerin ve devletlerin kimler olduğu, bu stratejinin eski PKK stratejilerinden farklı olup-olmadığı, bu stratejinin doğurduğu ve doğuracağı sonuçlar; buna karşılık devlet güçlerinin izlediği yol konusunda tartışmalar yapılmaktadır.

Bütün bu sorulara cevap bulmak için geçmişten bugüne gelmek gerekir. Böyle yapıldığı zaman da, her konunun bir kitabı kapsayacağından ve binlerce belgenin alt alta dizilmesini gerektireceğinden şüphe yok. Ama ben genel ve tarihsel bir kronoloji içinde konuyu analiz etmeye çalışacağım.

PKK, Vekâlet Savaş Örgütü Olarak Kuruldu…         

Sömürgeci Kemalist Türk Devleti, Kürtleri millet olarak yok saymakla Kürt milli ayaklanmalarına yol açtı. Kürt ulusal ayaklanmalarından sonra gerçekleştirdiği katliamlarla; Kürtlerin liderlerini ve ulusal kurtuluşçu savaşlarını öldürmekle ve hapis etmekle, toplu göçlerle, Kürtleri mezara gömdüğünü ve yok ettiğini zan etti. Kürtler, 1959 yılından sonra, Güney Kürdistan’daki milli hareket ve dünyadaki ulusal kurtuluş hareketlerinin etkisiyle küllerinden doğmaya başladılar.

Kürt ulusal hareketi, 12 Mart 1971 Askeri Darbesinden önce yeniden güçlendi, kitleselleşti ve örgütlendi. Bu hareketin bastırılması için darbe yapıldı. Ama darbede Kürt yurtseverleri teslim alınamadı. Cezaevler4inde hem cezaevi uygulamalarına karşı ve hem de mahkemede Kürt milletinin haklarını savunma anlamında güçlü direniş gösterildi.

Askeri Darbeye rağmen Kürt ulusal hareketi, 1974 yılından sonra çoğulcu bir örgütsel yapı ve kısa sürede yaygın ve kitlesel karakter kazandı.

Devlet, o tarihten sonra, Kürt ulusal hareketinin bastırılması, Kürtlerin bağımsız devlet kurmalarının önüne geçilmesi, Kürt ulusal hareketinin içerden uzun vadeli kontrol edilmesi için PKK’yı projelendirdi.

PKK, böylece devletin vekâlet örgütü olarak yapılandırıldı.

PKK, Kürt tarihsel ulusal mücadelesinin toplumsal ve tarihsel aktörleri kendi örgütlerini kurdukları için, devşirme bir kadro ve Kürdistan’daki lumpen proleter/üretim dışı serseri, saldırgan kesimle kuruldu.

PKK kuruluş Manifestosunda, Kürt yurtseverlerinin tümünü, Kürdistan örgütlerinin tümünü, Kürtlerin egemen yöneticilerinin tümünü düşman etti.. Tasfiye edilmelerini karar altına aldı.

PKK, Türk Devleti Adına 1980 Öncesi ve Sonrasında Vekâlet Savaşında Neler Yaptı?

PKK, Türk Devletinin vekili olarak, kendisine verilen görevi olduğu gibi ve başarılı bir şekilde yerine getirdi.

Türk Devleti PKK eliyle “Kürdü Kürde vurdurdu.

***PKK, Anti-Feodal Mücadele stratejisi perdesi altında: Kürdistan’da aşiret çatışmasını körükledi.  Ağalara, aşiret reislerine, beylere, şeyhlere, din adamlarına, burjuvaziye karşı savaş açtı. Bir aşirete savaş açarak, diğer bir aşireti yanına aldı: Hilvan’da Süleymanlara savaş açtı, Tüysüzlerin desteğini kazandı. İki aile arasındaki çelişkiyi çözme yerine, çatışmayı derinleştirdi. Siverek’te Mehmet Bucak’a suikast düzenledi. Bir taşla birkaç kuş vurdu. Öncesinde de KAWA Liderlerinden Ferit Uzun’u öldürerek Bucak ailesinin üstüne attı. Bucak ailesi ile Bırodrejleri çatıştırmak istedi. Bu planında başarılı olmayınca, Bucaklar lideri Mehmet Bucak’a suikast düzenledi. Bucaklara karşı, Kırvarların ve İzolların desteğini kazandı. İki aşiret arasından çatışmaları derinleştirdi. Nusaybin’de Hemoları yanına alarak Omeran aşiretine ve Hasan Ağaya karşı savaş açtı.

.PKK’nın yarattığı bu çatışmalar, şehir merkezlerinde ve kırsal bölgede yürütüldü. O günkü çatışmayı da şehirlerde yaratarak şehirleri tahrip etti. Kitlesel göçe neden oldu. Siverek’tin nüfusu 60.000’den 29.000’e düştü. Binlerce Kürt katledildi.

Özcesi PKK bu stratejiyle: Kürt ulusal ayaklanmalarından sonra yeniden palazlanan Kürt ulusal hareketine öncülük edecek sınıf ve tabaklar tasfiye edilmek istendi.

Bu nedenle diyebilirim ki, o zaman ki eylem tarzıyla bugünkü Hendek Stratejisi arasında bir benzerlik var. Çünkü o zaman da şehir merkezlerinde çatışmayı sürdürdü.

***Kuzey Kürdistan örgütlerini düşman ilan etti. Onlara savaş açtı. Yüzlerce Kürt yurtseverinin katledilmesine sebep oldu. Bu saldırı, 1979’da KUK’a yönelik canice saldırı ile zirveye çıktı.

***Kendi içindeki yurtseverlerin muhalefetini düşman ilan etti. MİT ile irtibatlandırdı.  Böylece kolaylıkla fiziki olarak tasfiye.. Bunların sayısı, PKK Liderinin kendi itirafıyla 15-20.000 kişi. Bu katledilenlerin arasında, PKK’yı kuranların çoğunluğu da var.

***Türk Soluna savaş açtı. Onlarca solcu ve devrimciyi katletti.

***Sivil iktidarın yıkılması için darbenin hazırlanmasına yardımcı oldu. Askerlerin darbe yapmasını gerekçelendirecek ve kolaylaştıracak eylemler yaptı. Kürtleri, zamansız ve gereksiz bir şekilde devlete boy hedefi haline getirdi.

Tıpkı bugün Hendek Stratejisiyle yaptığını yaptı..

PKK 1979’lardan Sonra da Sömürgeci Suriye, Irak, İran Devletlerinin Vekâlet Örgütü haline geldi…

PKK lideri, 1979’dan sonra, Suriye’ye geçti. Suriye’ye geçtikten sonra bütün hesabını Suriye ile ilişkiler üzerine kurdu. Bundan da başarılı oldu. Bu ilişki ve işbirliğinin sonucunda iki iş yaptı. Birinci işi: Güney Batı Kürdistan örgütlerini baskılamak ve tasfiyesi sağlamaktı. Kürt gençlerini PKK’ya kanalize etti. Sonuçta 10.000 Güney Batı Kürdistanlı gencin ölümünü sağladı.  İkinci işi, Suriye’nin desteği ve isteği  ile 1984 yılında silahlı mücadele başlatmaktı.

PKK, Silahlı mücadelesini, Türkiye’de sivilleşmenin ve siyasetin olağanlaşması koşullarının başladığı; askerlerin partisinin iktidar olmadığı, Özal’ın Partisi ANAP’ın  iktidar olduğu  koşullarda başlattı. PKK’nın bu silahlı mücadelesi kendisini kuran ve Kürtlerin başına bela eden Kemalist iktidar elitinin isteklerine uygun ve onların çıkarlarıyla da uyumluydu.

PKK, böylece Suriye adına, Hatay Meselesinden ve Su sorunundan dolayı bir vekâlet savaşı sürdürdü. Bu savaş, 1999 yılına kadar devam etti. Devlet, ancak 15 yıl sonra PKK liderinin Suriye’den çıkarılması istedi. Ne gariptir ki teslim edilmesini istenmedi. Üstelik Suriye’de teslime hazırdı. ABD daha sonra Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti. Dönemin başbakanı, Öcalan’ın kendilerine neden teslim edildiğini bile bilecek durumda olmadığını açıkladı.

Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra da Suriye’nin  PKK ile ilişkileri teknik v e sayısal olarak alt düzeyde ama stratejik bağlamda üst düzeyde devam etti. Bu ilişkilerin sonucu, PYD kurulmuş oldu.

PKK, 1984 sonrası savaş sürecinde de Sömürgeci İran ve Irak Devletleriyle ilişki kurdu. O ilişkiden sonrada, hem Kürdistan’ın Doğu ve hem Güney parçalarında İran ve Irak devletlerinin çıkarlarını Türkiye’ye ve Kürtlere karşı korudu. Onların vekâlet savaşlarını sürdürdü.

Günümüzde de bu üç devletin vekâlet savaşını sürdürmeye devam ediyor.  

PKK’nın Suriye, Irak, İran Güdümüne girmesi bir ölçüde özerkleşmesini sağladı…

PKK, bölgedeki sömürgeci üç devletle ilişki kurduktan sonra, bir ölçüde kendisini kuran ve Kürtlerin başına bela eden Kemalist Türk Devleti elitine karşı bağımsızlaştı ve özerkleşti.

Bu koşullarda PKK devlet güçlerine yöneldi. O zaman Türk Kemalist İktidar güçleri telaşlanarak Öcalan’ın Suriye’den çıkmasını sağladı.

Ondan önce de, Turgut Özal Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri vasıtasıyla PKK’yı bu tutumundan vazgeçirtmek ve silahlı mücadeleyi bırakılmasını sağlamak için harekete geçti. PKK, bu ilişki ve görüşmeler sonucu,1993’de Ateşkes ilan etti..

Bu ateşkesten sonra, PKK’nın tümden silah bırakması düşünüldü. Ama bunun bir hayal olduğu kısa sürede anlaşıldı. Çünkü PKK bir vekâlet örgütü olarak savaşı sürdürmek zorundaydı. Suriye başta olmak üzere, Irak ve İran devletlerinin PKK’ya silah bıraktırmayacağı kesindi.

Öyle de oldu. PKK, güvenlik kuvvetlerinin kendisinse saldırısı olduğu gerekçesiyle, kendisini savunma stratejisi çerçevesinde Bingöl’de 33 silahsız askeri öldürerek, Ateşkese son verdi. 

O Ateşkesten 6 yıl sonra Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması, teslimi de değil, istendi.

PKK’nın çözüm sürecinden sonra da silah bırakmasına engel olan aktörlerden biri de budur.

 

PKK, Kuveyt savaşından sonra da, Türkiye, İran, Irak, Suriye Adına Güney Kürdistan Partilerine ve Hükümetine vekâlet savaşı yaptı…

Birinci Kuveyt Savaşından sonra, Kürdistan’ın Güneyinde özgür bir alan oluştu. Bu alan KDP ve KYB tarafından yönetiliyordu. Böylece bir Kürt egemenlik alanı oluşmuştu.  Kürtler meclislerini oluşturmuşlardı. Genel seçimler yapmışlardı. Hükümetlerini kurmuşlardı.

O alan ABD ve müttefiklerinin kontrolündeki bir alandı.

Sömürgeci 4 devlet, Kürt egemenlik alanının oluşmasına karşıydı. Kendileri de ABD ve müttefiklerinden korktuklarından dolayı, KDP ve KYB’ye savaş açacak durumda değildi. Bu devletler PKK’yu kullanarak KDP ve KYB’ye savaş açtılar. Böylece kendi savaşlarını PKK eliyle KDP ve KYB’ye karşı bir vekâlet savaşı olarak yürüttüler.

Bu savaş sonucu, binlerce pêşmerge ve PKK militanı hayatını kaybetti. Kürtler arasındaki çelişki keskinleştirildi. Düşmanlık tohumları bir kez daha ekildi. PKK, bu çelişkiyi derinleştirmek için akıl almaz yalana dayalı bir kampanya yürüttü.

Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi ya da gelmesi…

Öcalan 1999 yılında,  uzun bir maceradan sonra Türkiye’ye geldi. Türkiye’ye geldiği zaman, yeniden eski dostlarının eline düştü. Devlet hizmet edeceğini ve Türklerin yeğeni olduğunu açıkladı.

Öcalan, Türkiye’ye geldikten sonra, PKK’nın ismi değiştirildi. PKK’ya ait Avrupa’daki kurumlar feshedildi. Kürtlerin, devlet, federalizm, otonomi isteme haklarının dört parçada da olmadığı ilan edildi.. Kürdistan Federe Bölgesine savaş ilan edildi. İkinci İsrail Devleti kuruluyor denildi. Öcalan’ın idamdan kurtulması için, silahlı mücadele durduruldu.

İdamdan kurtulduktan sonra PKK yeniden vesayetçi güçlerin isteği ve zorlaması sonucu çatışmayı yeniden başlattı.

2012’da Kurtarılmış Bölge Stratejisi…

PKK’nın silahlı çatışması inişli ve çıkışlı devam etti.

PKK bu çatışmayı, 2012 yılında, Hakkari’de “Kurtarılmış Bölgeler Stratejisi”, “Halk Savaşı” stratejisi çerçevesinde yürüttü. Bu stratejisinde yenildi. PKK’nın Hakkari’de bu stratejiyi sürdürmesinin nedeni yine bir vekalet savaşıydı. Suriye’de eline geçen yeni olanaklardı. Türkiye’nin Suriye ile fazla ilgilenmemesi için Türkiye’nin dikkatini içeriye çekmesiydi. Bu Sömürgeci İran Devleti’nin bir isteğiydi.

Ama bu arada Öcalan ile görüşmelerin, 2009 yılından sonra yapıldığı da şu ya da bu şekilde kamuoyunda yankı buluyordu. Bu görüşmelerin yapıldığı dönem, Öcalan’ın Ergenekon Kemalistleri Limanından Hükümet Limanına yanaştığı yani Öcalan’ın Hükümeti denetimine girdiği dönemdir.

Bu arada kimin muhatap olacağıyla ilgili tartışmalarda, BDP muhatap olmayacağını açıkladı. Kandil muhatap olmayacağını açıkladı. Öcalan’ın muhatap olduğu üzerinde karar kıldılar. Bu da hükümetin işini kolaylaştırdı.

2013’te PKK’nın Silahsızlandırılması,  Çözüm ve Müzakere Hikâyesi: Hükümet ve PKK’nın Çıkarcı Amaçlarla Soruna Yaklaşması…

***Öcalan’la görüşmeler 2013 Newroz!undan önce sonuç vermeye başladı. Öcalan’ın eline tutuşturulan bir manifesto 2013 yılında Newroz Meydanı’nda yüz binlerce insana okundu. Öcalan, Manifesto’da silahların toprağa gömülmesini istedi. Silahlı mücadele döneminin bittiğini ilan etti. PKK’nın silahlarını bırakması gerektiğini ifade etti. Demokratik ve siyasi yolla taleplerin dile getirilmesinin döneme uygun olduğunu söyledi.

Oysa PKK’nın silah bırakmayacağı mutlak bir denklemdi. Bunun nedenleri de açıktı: Ben de bu nedenleri senelerdir yazıyor ve televizyonlarda konuşuyorum. Üstelik 2013 Newroz’unda Öcalan’ın eline verilen mektup okunduğu gün katıldığım televizyon programında, PKK’nın mutlak anlamda silah bırakmayacağını açıklamıştım.

PKK’nın neden silah bırakmayacağını çok defa yazdım. O nedenleri tekrarlamayı doğru bulmuyorum. Çünkü bu nedenler açığa çıkmış ve deşifre olmuş durumdalar.

PKK, Suriye’deki konumu ve Suriye’nin çıkarları gereği silahlı mücadeleyi geçici olarak durdurmayı çıkarlarına uygun görüyordu. İran’ın talebi de o aşamada oydu. PKK’nın gücünü Suriye’de rejim lehine temerküz etmesini istiyordu.

Bu nedenle PKK, geçici ateş kes yaptı. Bu ateşkes ve çözüm süreci/müzakere süreci denilen süreçte de yolları kapatmaya, yollarda aramalar yapmaya, çocukları ve gençleri dağa çıkarmaya, okulları ve eğitim kurumlarını yakmaya, insanları kaçırmaya, iş adamlarından haraç almaya, zorla hukuk dışı insanları yargılamaya, HÜDA-PARlılara ve Ak Partililere saldırmaya devam etti.

Bu süreçte, silahlı adamlarını artırdı ve silahları yığınak yaptı. Silah adamlarını şehir merkezlerine yerleştirdi.

Hükümet de “çözüm süreci” devam etsin kaygısı ve başka hesaplarla bu gelişmeleri görmöedi.

Günümüzde olup-bitenler de çözüm/müzakere sürecinin, gerçekte çözüm için kullanılmadığını ortaya koyuyor.

***Hükümet dee çözümden, PKK’nın silahsızlandırılmasını anladı. Bunu da Öcalan eliyle yapacağını düşündü ya da buna ikna oldu. Oysa Öcalan’da varlığını ve gücünü silahlı güçten alıyordu. Silahlı gücün son bulması halinde kendisinsin kıymetinin kalmayacağını düşündüğünden, ikili oynayacağı hesap edilmedi..

Hükümet sadece PKK’yı Öcalan vasıtasıyla silahsızlandırmayı değil, Öcalan üzerinden Kuzeydeki ve Batı Kürdistan’daki Kürtleri egemenlik altına almayı, kontrol etmeyi, Güney Kürdistan Kürtlerini de baskılamayı hesap etti.

Hükümet bir bağlamda, Kemalistlerin mirasını devralmak istedi.. PKK eliyle Kürtleri yönetmeyi ve çözümsüzlüğün devamını sağlamak istedi.

Kürt milletinin kolektif haklarının teslimini, devletin Türklerin ve Kürtlerin devleti olmasını, Kürtlerle Türklerin egemenlik ve iktidarı paylaşmasını, Kürtlerle Türklerin eşit siyasi ve haklar statüsüne kavuşmasını istemedi. Evrensel hukuku ve milli meselelerin çözüm modellerini görmeye ve ele almaya gerek görmedi. Sadece Kürtlerle ilgili bazı bireysel hakların tanınması için uygulamalar yaptı. TRT Kurdî’nin açılması, Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı bölümlerinin açılması, Irkçı andın kaldırılması, mahkemelerde Kürtçe savunma yapma hakkının kabulü, partilerin siyasi propagandalarında Kürtçeyi kullanması, siyasi partilerin kapatılmasının zorlaştırılması gibi konularda adımlar attı.

Bu süreçte ortaya çıktı ki, hükümetin de ve PKK’nin de “Kürt Sorununu Çözme” ve Kürtlerin Kollektif haklarını kazanması, devletin uluslar, sınıflar, ideolojiler ve dinler/mezhepler üstü bir devlet olarak yapılandırılması için bir dertleri yok. Her iki tarafın derdi, kendi egemenlik ve nüfuzlarını genişletmek olduğu ortaya çıktı.

“Çözüm Sürecine”  kim son verdi?

Bu sürece, kimin tarafından son verildiği ön plana çıkarılarak tartışıldı. Halen de tartışılıyor. Oysa her iki taraf da sürecin belli bir noktasından sonra, gelişmelerin özellikle de Hükümet tarafın lehine gelişmediği görüldü. Bunun yanında PKK’nın da vekâlet savaşı sürdürmesine engel olan bu sürecin, son bulması gerekirdi.

Çözüm süreci denilen süreç, bir iktidar ve egemenlik savaşıydı. Bu egemenlik savaşının da mevcut enstrümanlarla son bulması olanaklı değildi.

Bundan dolayı, hükümet tarafı, Cumhurbaşkanının tutumuyla Dolma Bahçe Mutabakatına son verdi.

PKK/HDP de, 7 Haziran seçimlerinden önce, AK Parti muhalefeti ve düşmanı güçlerle ittifak ederek, “seni başkan yapmayacağız” stratejisinin belirledi. Bu strateji sonucunda 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin tek başına hükümet olmaması, bu sürece son verdi.

PKK/HDP, Kemalistlerin stratejini benimsedi. Bu strateji ile AK Parti Karşıtlarının tümünün desteğini kazandı.

AK Parti bunu bir darbe olarak değerlendirdi.

Her şeyden bağımsız olarak, ben de 7 Haziran Genel Seçimlerinde PKK/HDP’nin bir Truva Atı haline getirildiği düşüncesindeyim:

PKK, Suriye İç Savaşında Üç Sömürgeci Devlet Adına 2011’den Sonra Vekalet Savaşına Girdi…

PKK, Çözüm sürecinin Kürdistan’ın Kuzeyinde bir hazırlık süreci olarak değerlendirirken, Suriye’de de Kürtlere ve muhalefete karşı Baas rejimi adına savaşa girdi. Kürdistan’daki muhalefetin etkisiz hale gelmesi ve Arap genel muhalefetiyle birleşmemesi için Baas rejimiyle hareket etti.

Baas rejimi de, hem radikal İslamcı Hareketini Kürdistan’a yöneltmek ve hem de Kürdistan’da güçlerini kullanmamak için Kürdistan’da yeni bir plan uyguladı. PPKK/PYD eliyle silahlı güçler yaratarak, kendisi asıl yönetici olmak koşuluyla PKK/PYD’ye vekâlet verdi.

Baas rejiminin bu siyaseti sonucu PKK/PYD, bir alt iktidar ve egemenlik alanını kendisi için yarattı.

Zaman içinde bu statüsünü güçlendirdi. Genişletti.

PKK, bunun yanında Kürdistan’ın Güneyinde devletin oluşmaması için de mücadele etmeye devam ediyor.

PKK’nın Bu Aşamadaki Savaşı ve Hendek Stratejisi: Kürt Savaşı Değil, Bir Vekâlet Savaşıdır. Bir demokrasi ve Bir Özyönetim Savaşı Değil Bir Diktatörlük ve Yıkım Savaşıdır…

PKK, Suriye’de yarı-statü kazandıktan ve Türkiye Suriye’deki iç savaşa doğrudan müdahil olduktan sonra, yeni bir stratejinin tespit edilmesi gerekirfi. Bu strateji, İran’ın başını çektiği, Baas rejiminin yıkılmaması, tasfiye edilmemesi, rejimin devamı için mücadele eden devletler tarafından gündeme getirildi.

Bu strateji en genel anlamda: Türkiye’yi güçsüz düşürmek ve Türkiye’nin kendi içindeki gelişmelerle ilgilenmesine sağlayarak, Suriye’den uzaklaşmasını ve Suriye’deki etkinliğini azaltmak ve hatta ortadan kaldırmaktı.

Bu stratejinin siyaset ve diplomatik yoldan gerçekleşmesi olanaklı değildi.

İran öncülüğünde Baas rejimini yaşatmak isteyen devletlerin ve güçlerin kendilerinin doğrudan Türkiye’ye karşı savaşması olanaklı değildi. Çünkü bu savaşın devletler savaşına dönüşmesi göze alınamayacağı gibi, bu savaşın sonucunda İran’ın başını çektiği koalisyon devletlerinin kazançlı çıkması ve zaferle çıkmaları da olanaklı değildi. Böyle bir savaş, aynı zamanda Baas rejiminin yıkılmasını yol açacağı gibi, İran ve diğer müttefiki devletlerin başına da büyük bir belalar açacaktı. Neticede bu savaş, Türk Devleti ile İran’ın öncülük ettiği koalisyon devletlerinin ve siyasi güçlerin bir savaşı olmaktan çıkıp, İran koalisyonu ile NATO arasındaki bir savaş olacaktı.

İran’ın bu akılsızlığı yapması düşünülemezdi.

Bu nedenle, bu tehlikeyi bertaraf edecek bir güç eliyle yapması gerekirdi. Bu da Türkiye’nin iç muhalif gücü gibi görülen PKK eliyle bir savaş başlatmaktı. Bu savaşın dağlarda devam eden bir savaş olması, amaca hizmet edemezdi. Bu savaşın şehirlere taşınması gerekirdi.

PKK, İran’ın başını çektiği koalisyonun da bir parçasıydı. Bu nedenle söylenenleri de hemen de yapacak bir örgüttü. PKK’nın eskiden geleni stratejik işbirliği ve uydu ilişkisi de buna kolaylık sağlayacak bir temel oluşturuyordu.

İşte bu strateji ve siyaseti sonucunda, eski vekâlet savaş stratejisi güncel ve özgün farklı koşullarda İran güdümüyle yeniden gündeme geldi.

PKK’nın bu vekâlet savaşını yürütmesi en uygunu ve riskli olmayan bir savaştı.

Ayrıca PKK’nın kendisi için egemenlik alanını yaratma stratejisiyle de bir örtüşme gösteriyordu.

PKK de, “çözüm süreci” boyunca bu şehirlerdeki savaşa göre hazırlık yapmıştı. Şehirlerde, YDG-H eliyle kaçamak silahlı ve maskeli kontroller yapmaya başlamıştı.

PKK, bu stratejisini ilerleterek, silahlı güçlerini Cizre’de ve Sılopi’de bazı mahallelere sokarak kapsamlı hendek savaşı deneyini göstermeye çalışmıştı.. Buralarda da “Özyönetim” ilanları yaptığını da açıklamıştı.

Bu vekâlet savaşı stratejisi, PKK eliyle hayata geçirildi. Şehirlerimizin yıkımını getiren, belediye çalışmalarını engelleyen, belediyeciliği şehirlerin yıkına indirgeyen,  halkı güvenlik güçlerine boy hedefi haline getiren, kitlesel göçlere sebep olan, ölümlere keyfi bir şekilde yol açan, ekonomik ve toplumsal yıkım sağlayan “Hendek Savaşları” Varto, Lice, Silvan, Cizre, Diyarbakır Sur, Sılopi, Derik, Nusaybin’de başlatıldı.

Bunu büyük bir tehlike ve risk olduğunu, ta başında görerek yazdım. Her şeyden bağımsız olarak, gerilla savaşı veren halkçı hiçbir gücün, dünyanın hiçbir yerinde, halkı devlet güçlerine hedef haline getirmediğini ve getirmeyeceğini yazdım. Bunu televizyonlarda ve toplantılarda da ifade ettim.

Ne yazık ki, PKK bir halkın ve Kürtlerin çıkarlarını savunan, halka ve Kürtlere kulak veren bir örgüt olmadığı için bu savaşa ve tahribata devam etti.

Üstelik bu hendeklerin kazıldığı yer, PKK/HDP’nin yerel iktidar olduğu yerlerdi. Halk, buralarda yüzde yetmişin üstündeki oylarla onları yerel iktidar yapmışlardı. Bundan dolayı, PKK’nın “Hendek Savaşı” HDP belediyelerine karşı da bir askeri darbe anlamına geliyordu.

Hendek Savaşının bu niteliğinden dolayı, HDP Belediye Başkanlarının, herkesten önce, hatta hükümetten önce de PKK’nın şehir merkezlerindeki silah darbe hareketine, Hendek Savaşlarına karşı çıkmaları gerekiyordu. Bunu yapmadılar. Bunun tersine halka karşı olan, yıkım getiren, bu vekâlet ve yıkım savaşına destek oldular.

PKK, bu Hendek Stratejisi ile halkın iradesine saygılı olmadığını, demokrasi ve seçimle ortaya çıkan sonuçlara da itibar etmediğini açıkça ortaya koydu. Yerel seçimlerle Kürdistan’daki bir kısım şehir ve ilçelerde yerel iktidar olmasıylayla yetinmeyerek, silahlı güçleriyle yönetim yapmayı, halka rağmen zorbalıkla yönetim yapmayı istediğini gösterdi.

Bu da ortaya çıkardı ki, PKK’nın Hendek Savaşı, bir demokrasi ve halkın özyönetimi savaşı değil, bir egemenlik hem de silahla egemenlik kurma savaşıdır.

En azından “özyönetim” denilen hikâye, demokrasi ile irtibatlı bir müessese olsa gerek. Bu da demokratik yoldan, halkın talebiyle, halkın seçtiği yöneticilerle gerçekleşir.

PKK’nın Hendek savaşında olanların bununla hiç alakası yok.

Hendek Savaşında olanların çoğunun Kürtlerle de bir alakası yok. Bu savaşları yerel anlamda kimlerin yönettiği bilinmemektedir.

Demokratik bir iş yapılıyorsa, bu işin yöneticilerin tanınması gerekmez mi?

Ayrıca PKK’nın yerel iktidar olduğu Kürdistan şehirlerinde yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi için mecliste var olan milletvekilleri ile mücadele etmesi olanağı var. Ve bu mücadeleyi her düzlemde demokratik ve siyasi yollarla sürdürmek olanağı var.

Ama PKK bunu yapma yerine savaşmayı yöntem olarak seçiyor. Bu da sorunun bir yerel yönetim sorunu olmadığı, PKK’nın kendi silahlı gücüyle yerel iktidar olmak istediğini ve bir vekalet savaşı yürüttüğünü de gösteriyor.

PKK’nın Kürtler için bağımsız devlet, federal devlet, hatta kapsamlı bir otonomi de istemediğine göre neden savaşıyor sorusu, anlamlı bir soru olarak her zaman konuşulacak bir soru olmaya da devam ediyor.

                                                *****

Bu nedenle Hendekler Savaşı: Bir halk ve Kürt Savaşı değildir. Bir vekâlet savaşıdır. Yine bu Hendekler savaşı, bir özyönetim/demokrasi savaşı değil bir diktatörlük/totaliterlik ve yıkım savaşıdır.

 PKK’nın Cizre ve Sılopi’deki Stratejisi Daha Özel ve Tam Anlamıyla Kürtlere Yönelik bir Proje Olduğunu Açıkça Ortaya koyuyor…

Bilindiği gibi Cizre ve Sılopi’de 2014 yılında mahallelerde hendekler kazıldı ve “özyönetim” safsatası altında PKK Diktatörlüğü için adımlar atıldı.

PKK’nın bu bölgede yürüttüğü strateji özel bir stratejidir.

 PKK’nın bulunduğumuz aşamada Kürdistan’da özgürleştirdiği ve kurtardığı hiçbir alan yok. Tabi ki şehir hiç mi hiç yok.

Buna rağmen, bu stratejisini Nusaybin, Çizre ve Silopi gibi gibi: 1- On yıllardır Kürdistan halkına ekmek kapısı olan,  2– Ve Kürdistan Federe Devleti’nin Türkiye ile doğrudan, dünyayla dolaysıyla açılış kapısı olan yerde başlamak iyi niyetle yapılan ve Kürtlerin çıkarlarına uygun bir davranış olamaz.

PKK, Kürdistan’a olan ticari hayatı durdurmak, Kürdistan Federe Devletiyle Türkiye’nin siyasi ilişkisinin kesilmesini hedeflemektedir.

Bu strateji, Kürtlere ve Kürdistan’ Federe Devleti’ne zarar verdiğine ve çıkarına olmadığına göre, o zaman sömürgeci devletlerin çıkarlarına hizmet eden. Ortak, güçlü ve devletler koalisyonunu da barındıran bir üst tehlikeli sömürgeci akıl var.

PKK, bu kirli ve tehlikeli amacı geçmişte de güttü. 1990 yıllarımda da Baas/Saddam Yönetimindeki Irak üzerinde uluslar arası camianın ekonomik ambargosu devam ederken, Kürdistan’ın nefes borusu olan Cizre ve Silopi yolu kapatıldı. Kürdistan’a yiyeceklerin gönderilmesi engellendi.

Bundan daha tehlikeli olan, kendi hattı ve hukuku dışında olan, “Cizre-Behdinan Hükümeti” ve “Zap Cumhuriyeti” ilanları ve projeleriyle de, Türkiye Kürdistan Federe Bölge Yönetimi arasındaki ilişkilerin kırılması, ortadan kalması ve engellenmesi amaçlandı. İyi ki abu amacına ulaşamadı.

Yakın tarihte de Kürdistan’ın Şengal Bölgesinde yine hattı, hakkı ve hukuku olmayan “Şengal Kantonu” çabaları da bu kirli stratejinin bir ürünü ve sonucuydu.

Kürdistan bütün Kürtlerin ve Kürdistan’da yaşayan herkesin evidir. Bizim mücadelemiz, büyük evimizin yöneticisi ve reisi olma mücadelesidir. Bu nedenle evimizin korunması gerekir.

PKK de kendisine Kürt diyorsa onun da evimiz olan Kürdistan’ı koruması gerekir. Özellikle halkın oylarıyla yerel iktidar olduğu yerleri daha iyi koruması gerekir.

Ne yazık ki, PKK bu şehirleri tahrip ediyor. Bu şehirlerin “ölü şehir”, “harabe şehir” hale gelmesi için çaba gösteriyor ve uygulama yapıyor.

PKK’nın bu tutumu, uyuşturucu konumundan dolayı aklını yitiren ve evini yakan aile reisine benziyor.

 

Devlet ne yapabilirdi??

Devletin ya da daha doğru ifade ile hükümetin iki boyutlu yapacakları var. Yapacaklarının bir boyutu PKK ile ilgilidir. Yapacaklarının ikinci boyutu, Kürtler ve Kürt milleti ilgilidir.

PKK ile ilgili yapacağı iki şey var. Birinci yapacağı şey: PKK’ya karşı savaşmaktır. İkinci yapacağı şey: PKK’nın hendek savaşı yürüttüğü yerleri PKK’ya terk ermektir. PKK ile egemenlik ve iktidar paylaşımı yapmaktır.

Devlet/Hükümet, birinci şeyi yapıyor. PKK ile savaşıyor.

Kürtlerle ve Kürt milleti ile ilgili yapılacak şey: Türk devletinin bir elit, Kemalist devlet olduğunu kabul etmek. Yani devletin, Kürtlerin devleti olmadığını saptamaktır. Devleti, Kürtlerin de devleti olacak yeni bir devleti olması için yeniden inşa etmesine karar vermektir. O zaman bu devlet için yeni bir anayasa yapılması gerekir. Bu anayasa toplumsal sözleşme niteliğinde olmalıdır. Bundan dolayı da bu anayasanın, Kürtlerin, Türklerin ve diğer etnik gruplar arasındaki sözleşme olarak düzenlenmelidir. Bu yeni devletin ulus üstü, ideoloji üstü, dinler ve mezhepler üstü karakterde bir hukukla tanımlaması gerekir.

Bu devlet, evrensel modellere uygun olmalı. Bu da en azından federal bir devlet yapılanmasına karar vermektir. Bunun için gerekli olanları yapmak ve yeni devleti yapılandırmaktır.

Ancak böyle yeni bir devlet yapılanması, demokratik, çoğulcu, çok renkli yeni bir rejim ve devlet; yaratacaktır. Ancak böyle bir devlet egemenlik ve iktidarı yeniden düzenleme ve paylaşma olanağı yaratacaktır.

Bu yapılmazsa, Kürt meselesi şiddetin ve terörün, kötü niyetlilerin ve devletlerin hesaplarının dayanağı olmaya devam edecektir.

Amed, 28/30 Aralık 2015

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir